Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

12 Mart 2010 Cuma

Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2007

Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2007 yılı verilerine göre.


Not: 2007 yılı ile 2010 yılı arasında yapılan her iki araştırmada bağımsız 2 farklı kurum ve kişiler tarafından yapıldığı için arada bazı sayısal farklar bulunmaktadır. resmi olarak bu bilgiler doğrulanmamıştır.


Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2010 yılı verilerine göre.


Diyanet İşleri Başkanlığı camii envanteri çıkarttı: En fazla ve en az camiye sahip ilimiz hangisi? Peki nüfusuna göre en fazla camisi olan kentimizi biliyor musunuz? İşte ilginç envanter…


ANKARA Diyanet İşleri Başkanlığı, 79 bin 96 caminin envanterini çıkardı. Buna göre en fazla cami İstanbul ve Konya'da var. En az cami de Tunceli’de.


REKOR İSTANBUL’DA 
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cami envanteri çalışmasına göre Türkiye’de en fazla cami nüfusun en yoğun olduğu İstanbul’da. 12 milyon 573 bin 836 nüfusuyla Türkiye’nin büyük kenti İstanbul’da tam 2 bin 944.

KARAMAN 55 KEZ KÜÇÜK AMA 
Nnüfusu sadece 226 bin 49 olan, yani İstanbul’dan 55 kez küçük olan Karaman’da 475 cami var.  Konya’da 2 bin 893 cami var. Konya’nın nüfusu ise 2 milyon 192 bin 166. Konya ile Karaman ayrılmasaydı. Nüfus olarak İstanbul’un 6’da biri kadar olabileceklerdi ama cami sayısı olarak İstanbul’u geçeceklerdi.

SAMSUN Nüfusu 1 milyon 228 bin 959 olan Samsun da 2 bin 577 camii ile üst sıralarda yer aldı. Yine nüfusuna göre camii sayısı fazla olan illerden biri de Kastamonu. Bu ilin nüfusu 360 bin 366 ancak tam 2 bin 489 camisi var. 4 milyon 466 bin 756 kişinin yaşadığı ve Türkiye’nin ikinci büyük kenti olan başkent Ankara, camii sayısı olarak Kastamonu’nun ardından geliyor. Ankara’da 2 bin 694 camii var.

TUNCELİ’DE 96 CAMİ VAR 
En az camiye sahip illere bakıldığında ise; Tunceli 1 numarada. Nüfus olarak Türkiye’nin en küçük ikinci ili olan Tunceli’deki cami sayısıyla 96. Bu ilin nüfusu ise 84 bin 22.

Küçüklük sıralamasında 118 bin 457 nüfusu ile 4. olan Kilis’teki cami sayısı 181. Nüfusu 181 bin 866 olan yine küçük illerimizden Iğdır’da 200 camii bulunuyor. 246 bin 469 nüfuslu Hakkari’de 393 camii var.

Ortalamayı tutturan illere bakıldığında ise; 1 milyon 460 bin 714 nüfuslu Diyarbakır’da 1601, 1 milyon 523 bin 99 nüfuslu Şanlıurfa’da 1396, 979 bin 671 nüfuslu Van’da 1190, 784 bin 941 nüfuslu Erzurum’da ise 1481 cami bulunuyor.

YURTDIŞINDA 1805 CAMİ VAR Türk vatandaşlarının yararlanmaları amacıyla yurtdışında yapılan camilerin sayısı ise 1805. Bu camilerin mülkiyetine göre 211’i derneklerin, 937’si Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne ait. Belediyelere ait cami sayısı 52, Diyanet Vakfı’na ait cami sayısı 50, değişik cemaatlerin elinde olan cami sayısı ise 555.

1805 camiden 1377’sinde din görevlisi bulunurken, 428’inde görevli bulunmuyor. Kur’an kursu olan cami sayısı 725, lokali olan cami sayısı 1101. Camilerin 340’ında konferans salonu bulunurken, 703’ünde kütüphane var. 1040’nın bahçesi, 1064’ünün imam lojmanı, 989’unun dernek odası bulunuyor



Alıntıdır...



10 Mart 2010 Çarşamba

Irkçılık senai demirci

Yüz Karası: Yüzü kara olanlara sırf yüzü karadır diye yüz karartanların yüzü kara değil midir? Birinin "kara"sı doğuştan geliyor. Kendisi karar vermiş değil "kara"sına; "kara" takdir edilmiş. Diğeri "kara yüzlü"yü karalama kararını kendisi veriyor, "kara"da karar kılan Yaradan'ın takdirini beğenmiyor. Birinin "kara"sı tende; kalıcı değil, ölünce "beyaz"a eşitlenecek nasılsa. Diğerinin karası yüreğinde, özünde tortulaşmış, kalıcı. Ölse bile yüzünü kara çıkaracak bir kararın kurbanı... Irkçılık tam bir yüz karası...

Banka: Güvensizliğimizin Eseri Senai Demirci

Senai Demirci hocamızın Bankalar üzreine yazmış olduğu 01.01.2010 tarihli yazıyı sizlere aktarıyoruz......

Bankalar niye var? Birilerimiz artırdığı parayı güvenle emanet etsin diye. Bir kardeşine verirse ödünç olarak, istediğinde geri alabileceği konusunda emin olamaz çünkü. Bankalar niye var? Birilerimiz de eksik parasını faiz ödeyerek tamam edebilsin diye. Bir kardeşinden isterse, parası olduğu halde parası olduğunu söyleyeceğinden, olsa bile borç vermek isteyeceğinden emin olamaz çünkü. Bankalar niye var? biz "kardeşler", biz "muhammed-ül emin"in ümmeti sayılmayı uman şaşkınlar, borç verecek kadar birbirimizden "emin" olmadığımız için, borç istemeyi hak edecek kadar birbirimize birbirimizi "emin" edemediğimiz için. Eğer yaşadığımız şehirlerde bankalar ana caddeleri işgal ediyorsa, "emin" olamayışımızın heykeli dikiliyor gözlerimizin önünde. Bir kardeşimize borç verdiğimizde, ona güvendiğimizi gösteriyoruz. Böylece yeryüzünde güvenen bir kardeş ve güvenilen bir kardeş olmak üzere iki tane "emin" var ediyoruz. Bir kardeşimizden borç alabildiğimizde ise, karşımızda güvenen bir kardeş buluyoruz ve güvenilen bir kardeş olduğumuzu fark ediyoruz. Yine iki tane "emin" varoluyor yeryüzünde. Bir kardeşimize borç aldığımız parayı geri ödediğimizde, ona "güvenilir" bir kardeşi olduğunu gösteriyor ve "güvenen" bir kardeş olarak onu yeniden tanıyoruz. Borç verilen ve alınan paradan hiçbir şey eksilmediği halde, "para" yeryüzünde hiçbir şekilde satın alamayacağı bir şeyi bir kaç kez inşa etmiş olur: "güvenen"/"güvenilen". Eşsiz bir prim! Dahası, sahibinin elinde kalacak olsaydı borç verilen para, borcu alanın elinde olduğu kadar değer üretemeyecekti. Borcu veren, vermeseydi belki sadece biraz daha fazla parası olacaktı ama borcu alan "biraz daha" parası olmaktan fazlasını kazanır. Faizin ağır günahına girmekten ve insafsız yükü altında ezilmekten kurtulur. Borç aldığı para, onun elinde, borç aldığı kişinin elinde kalmasından daha fazlasını üretir. Ya işini düzeltir, ya çocuklarının acil ve zaruri ihtiyaçlarını karşılar ya da belki de sınırına geldiği bir ahlaksızlıktan (belki rüşvet, belki faiz, belki hırsızlık, belki miras haksızlığı...) yüz çevirir. Para ilk sahibine kazandırdığından daha fazlasını "satın alır"böylece: daha umulmadık sevinç, daha çok huzur, daha büyük rahatlık. Ve en önemlisi karşılıksız iyilik yapma iradesinin ölmediğinin seneti olur o banknotlar... Bu da şu fani ömürde hiçbir yatırım aracının karşılayamacağı yükseklikte bir prim! Parayı dünyada hiç kaybetmeden, ebedî kazanıyoruz ve hesapsız bir karşılıkla ahirete gönderebiliyoruz. Oysa, faiz almak için değil elbette, emaneten bankaya koyduğumuz paramız üzerinden bile, bankalar ihtiyaç sahiplerine "para satma" fırsatı yakalıyor, faiz alma avantajı elde ediyor. Ve unutulmuş ve belki hatırlamak istemediğimiz ama önemli bir not: Bediüzzaman Said Nursî, bankaları "faizin kabı ve kapısı" olarak tarif eder. Faizin kapısını açmaya niyetli olmasak bile, sırf bu alışkanlığımız yüzünden faizin kabını dolduruyoruz. Peki ya bizim 'finans kurumları'mız bir çözüm olamıyor mu?" diyecek olursanız, sıkı durun, sizi vicdanınızın suskunluğunu bozacak bir cevap geliyor. Bu yaşıma kadar zaruri bir ihtiyaç duymadım onlara. Ama ilk defa, Rehabilitasyon Merkezimiz için "destek" aradığımızda, beni çok seven ve hayran yöneticileri olduğu halde bile, ellerinden hiçbir şey gelmedi. Bizden alacakları "geri ödeme"yi sağlam bir ipotekle "garanti" etmeden, hiçbir şekilde bize destek olmuyorlar/olamıyorlar. Üstelik, sözüm ona "faiz değil" diye alabileceğimiz parayı, kâr payını "garantiledikten" sonra, yani hiçbir şekilde riske girmeden, diğer bankalardan çok daha fazla maliyetle alıyoruz. Yani, bankaların "bu tarafında" da "karz-ı hasen" anlayışının yerinde yeller esiyor. Sizin "garanti" olduğu için haram olan "faiz"e yatırmayıp da kâr payını (elbette ki zarar payı da göze alınmalı ki helal olsun) garanti etmek adına, destek verecekleri kardeşlerinizi, elinden tutacakları işletmeleri, istihdam sağlayacak yatırımları, zararı ihtimalini sıfırlamak adına, öylesine eziyorlar ki... (Meselâ şu anda, elimde hiçbir gayr-i menkul olmadığı ve kâr eden bir şirketim de olmadığı için, hiçbir şekilde "fon" alamam herhangi bir "kardeş" finans kuruluşundan. Aksinin ispatlanması için hodri meydan!) Sonuç: Birbirimize güvensizliğimiz birbirimizi isteyerek ezdiğimiz, piyasayı darlandırdığımız, istihdamı kösteklediğimiz ve en önemlisi "fonlama" ya da "faiz" yüküyle ürün ve hizmet bedellerini birbirimize zehir edecek denli yüksellttiğimiz bir sömürü kabını dolduruyor. Bireysel olarak "mümin" bir toplumuz; öyle umuyorum. Ama toplumsal olarak "mümin olmayan", birbirinden "emin" olamayan, inandığı Allah'a güvenmediği için risklerin hepsini sıfırlama yönünde her türlü örtülü cimriliği büyüten, cilalı istifleme yöntemlerini idealleştiren (kolllarda bilezik biriktirmeler, yastık altı paralarını kimselere yedirmemeler, kazancını garantilemeye "kâr payı" süsü vermeler...) bir düzen(bazlık) kuruyoruz. Çok mu ümitsizim?

Irkçılık Kitabının Kapağı ve C/ismi Hakkında...Senai demirci

Senai Demirci hocamızın Irkçılık üzreine yazmış olduğu 10.02.2010 tarihli yazıyı sizlere aktarıyoruz......

Hocam selamun aleyküm, isim hakkında fikir beyan etmeden önce kitabın kapak resmi ekrandaki resim mi olacak?
Siyah ve beyaz el resmi?



Ve aleykum selam, kapak resminde zenci beyaz ayırımı var. Ama bizim Türkler olarak sorunumuz bu değil. Bizim sınavımız olmadığı için bu resim üzerinden ırkçılığı düşünmek,topu taca atmak olur, mesaj ıskalanır, boşluğa düşer.
Bizim ırkçılığımız, türk-kürt eksenli de değil sadece, sünni-alevi eksenli, zengin-fakir eksenli olanları da var. Öyle renkler üzerinden ayırdedilebilecek kadar da görünür değil; örtülü, gizli, sinsi, hatta din kisvesine bürünmüş gibi. Bilinçaltımıza yumuşacık yerleşmiş şöyle bir kabullenme var meselâ: biri bir hata ederse, onun kanının bozukluğundan açarız sözü, değil mi? Konuşan da dinleyen de razı olur bu kabullenmeye: "Türk olsaydı, bu namussuzluğu yapmazdı.." Yani, tıpkı Yahudilerin kendi ırklarını ari/saf/temiz varsaymaları gibi, biz de Türk ırkı üzerinden Yahudileşme eğilimi gösteriyoruz. Oysa, birinin doğru olmasının tek yolunun Türk ırkından olmaktan geçmediğini, Türk olanların da hata yapabileceğini pekâlâ biliyoruz.

Bir başka sorun daha var bu ülkede ki, dokunmaya elvermiyor yüreğim, ama kanatacağız bu yarayı, patlatacağız bu çıbanı... Namazında niyazında hacı ablam, hacı babam, pekâlâ namaz kıldığını, müstakim bir müslüman olduğunu bildiği halde kızını isteyen delikanlı için, "Ben sağ oldukça, bu eve kürt giremez..." diyebiliyor, "Biz de Doğululara verecek kız yok..." diye rest çekebiliyor. Ya da tam tersi, "Doğululardan gelin alınmaz; bu eve kürt gelin girmez!" diyebiliyorlar. Kimim kızını kime vereceği beni ilgilendirmez elbette, kızı/oğlu isterse ailesine rağmen tercihini kullanabilir ya da bu sevme/seçme sınavını kaybedip anne babasının onayladığı biriyle yaşamaya razı olabilir. Ama secdelerinde, "Allah'tan secdesini esirgeyen şeytan"a muhalefet ettiklerini sanan bu kardeşlerimiz, tam da şeytanın şeytanlık kariyeri olan ırkçılığın yanında bulunuyorlar, şeytanla yoldaşlığı sürdürüyorlar. Bu düşüncenin altında, ahlaksız da olsa Türk, ahlaklı Kürt'ten daha iyidir gibi şeytani bir kabullenme var. İşte ben buna karşı, bir mümin olarak tavrımı koymak zorundayım. Siz de öyle.. Böyle yaşayamazlar; böyle iman olmaz, böyle bir iman'a itibar edilmez. Kişilerinin imanının derinliğini ben ya da siz ölçecek değilsiniz elbette ama "Muhammed'in [asm] dini" yerine "atalarının dini"ni koyanlara, "sünnet-i seniye" yerine "töre"yi koyanlara karşı sessiz kalamayız, tavırsız olamayız. Dinin yerine "yeni bir din oluşturmak"tır burada yapılan.

Aynı tür "örtülü ırkçılığı" çoğunlukla "sünni"ler "alevi"lere, "alevi"ler "sünni"lere karşı yapıyorlar. Tırnak içinde kullanıyorum kelimeleri çünkü, ne sünni sünnidir, ne de alevi alevidir bu bağlamda.. Sözüm ona bir "sünni", ahlaklı bir alevîyi bir sünniden-ahlaksız ya da ahlaklı- hiç koşulsuz aşağı görüyorsa, "sünni" değildir.. Gerçi, insanların ahlak düzeyini nasıl belirleyeceğiz diyebilirsiniz? Hadi ahlakı ve dürüstlüğü göz önüne almadan konuşalım:"sünni"nin ahlaksızlığını kendi şahsına mal ederken, "alevi"nin ahlaksızlığını "aleviliği"ne mal etmek ne kadar ahlaklılıktır? Bu Batılı iktidar odaklarının topyekün biz müslümanlara yaptığı şeyin aynısı değil midir? Bir müslüman terörislik yaparsa, "İslamî terör" ama bir Hıristiyan ya da Yahudi ya da başka inançtan biri eşdeğer bir eylemde bulunursa, "Hıristiyanî terör" ya da "Yahudi fundemantalizmi" ya da "şintoist köktencilik" olmaz...

Kendimi "Türk ve Sünni" kabul ettiğim için bu taraftan bakıyorum olaya.. Ki doğrusu da budur... En önce kendi eteklerimde taşları dökmem gerek, çuvaldızı kendime batırmam gerek. Hiç şüphesiz "Kürtlerin" ve "Alevi"lerin oradan bakıldığında da benzer ırkçılıklar okunur...

Ha bir de, gözbebeğimiz bu ülkede, bin beş yüzyıllık İslam medeniyetinin önde gelen mirasçısı olan Türkiye'mizde yaklaşık 100 yıldır, özellikle resmi ideolojinin dayatmasıyla, "Türk ırkı" üzerinden "ırkçılık" meşru sayılır; ama "Kürt ırkı" üzerinden aynı şeyi yapanlar terörist ya da PKK sempatizanı sayılır.. Biz eğer dupduru bir mümin isek, saçaklı püsküllü bir imanımız yoksa, "Türk ırkı" üzerinden yapılan ırkçılığa da "Kürt ırkı" üzerinden yapılan kadar tepki duymalıyız, duymalıydık. İkisi de terördür, ikisi de terör örgütlerini besler. Bakın, hep "yasadışı terör örgütü" ile savaşırken unutturmuşlar bize; meğer bir de "yasal/yasa içi terör örgütü" de varmış. (Bakınız; Balyoz, Sarıkız, Eldiven, Kafes, Ayışığı...)

Ama hâlâ, bu yazıyı yayınlayacak olursam, "Ne varmış 'Ne mutlu Türküm diyene'" sözünü söyleyip arkasından da bana Türk düşmanı, vatan haini gibi hazır etiketleri yapıştırmaya hevesli "muhafazakâr" kardeşlerim var.. "Ne mutlu Türküm diyene..." sözü bu kadar masumdu da, niye bizim gibi aynı kıbleye dönen Kürt kardeşlerimizin memleketinin dağına taşına, meydanına duvarına ısrarla yazıldı? İnadına değil mi? Ezilsinler diye değil mi? Sindirmek için, aşağılamak için değil mi? Neden bu yazının her yazıldığı yerde tanklar ve tüfekler de geziyordu? "Zor"la demek ki...

Ve neden biz aklı başında insanlar hâlâ daha, yalan konuşmasını hiç bilmeyen küçücük Kürt çocuklarına, kara gözlü sarı saçlı utangaç Berfin'lere, ayakkabısız ve elbisesiz fukara Baran'lara, bal gibi yalan olduğunu bildikleri halde, her sabah "Turkimm, dogriyim..." dedirtilmesine en azından kalben buğz edemedik? Ve neden herkes "damarlarındaki asil kan"a güvenmek zorundaymış? Bu kan başkalarında olunca asaletini mi kaybediyor? Neymiş alyuvar ve akyvurlarda ibaret kanın içindeki o asillik, neredeymiş o asalet? Biz kardeşlik bağımızı "kan"la değil "iman"la kurmuyor muyuz? O yüzden "kanından" olduğu halde öz oğlunu "ailesi"nden saymaması konusunda uyarılmadı mı Nuh (as)? O yüzden değil mi ki, hepimiz imanca "İbrahim milleti"nden sayılma şerefiyle şerefleniyoruz da, İbrahim'in (as) putperest babası "İbrahim milleti"nden sayılmaz?

Hem sonra biz "Millî" eğitimimiz sayesinde yıllarca[şimdilerde de bizim çocuklarımız] "misak-ı millî" sınırları içinde "renkli" ama dış tarafında "kimliksiz" ve gri bir haritayla beyin yıkama telkinine maruz kaldık? Çok değil seksen doksan sene önce, bize rağmen çizilmiş o zalim sınırların ötesindekileri "yabancı" ve üstelik "düşman" diye sürekli tanımlayan eğitimin "milli"si değil midir? Biz de uzunca bir süre, düşman deyince Yunanlı'yı, hain deyince Şam'da oturan Arab'ı akla getirmedik mi? Sırf sınırlarımız dışında diye her Rus'u ve Gürcü'yü öcü saymadık mı? Sınırlarımız içinde değil diye Bağdatlı, Filistin'li, Lübnan'lı kardeşlerimizin başına atılan bombalara kayıtsız kalmadık mı? Benim evimde ve isterim ki çocuklarımın sınıfında "sınırsız" bir harita olsun; sonradan koyulan "ulus-devlet" sınırlarının bizi fiziksel olarak engellemesine bir de zihinsel olarak engellenmemiz eklenmesin...

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Az daha unutuyordum: Irkçılık ve Devletçilik başımızdaki en büyük belâ.. İkisi de din yerine din koymak için tasarlanmış.. İki siyasi partimiz var ki, birinin varlık sebebi ırkçılık, birininki devletçilik.. Şimdi bakın, bir zamanların "sağ" ve "sol"u olarak karşı uçlarda duranların, özünde nasıl da aynı tavrı paylaştıklarına...

Üstad Bediüzzaman Hazretleri yıllar yıllar önce, "ırkçılar ve halkçıların" birlikte koalisyon oluşturacağını haber vermişti.. Bakın, oldu bile...

Bugün ırkçılığa ve devletçiliğe karşı çıkmak, Efendimizin (asm) Veda Hutbesi'ne sahip çıkmanın en güncel ve kritik göstergesidir bana göre.. Veda Hutbesi'nin Türkçe mealinde şöyle yazar: "Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur.." Biz Türkler de bunu pek güzel tekrarlarız. Çünkü bize batmaz. Çünkü onca yıldır beslediğimiz "Türklük gururumuz"u tehdit etmez. Oysa, bu sözü Efendimiz (asm) Arapça olarak Araplara söylemişti. Şimdi biz de o hutbeyi bir Türk olarak Türklere şöyle söylesek mahkemelik oluruz, Türklüğe hakaretten içeri tıkılırız: "Türkün Türk olmayana üstünlüğü yoktur." Ne garip ki, bizim bilinçaltımızda da "Bir Türk dünyaya bedel"dir, "Türkün Türkten başka dostu yoktur" yazar. Bu bilinçaltıyla, bu "bilinç"le, hiç şüphesiz hiçbirimiz Türklüğe hakaret maddesini ihlalden hesaba çekilmeyiz dünyada ama asıl hesap günü çekileceğimiz hesaptan yakamızı kurtaramayız. Avrupa'daki müslüman Türk kardeşlerimizin bir kısmının, ihtida ederek müslüman olmuş, iman bağıyla kardeşleri olmuş Alman'ı, Fransız'ı, İngiliz'i, Danimarkalısını vs. hâlâ "yabancı" saydıklarını hayretler içinde gözlemlemiştim. Umarım, bir gün bize de hidayet nasip olur...

Şimdi söyleyin bakalım, bizim sorunumuz "siyah-beyaz" ayrımımı mı?

7 Mart 2010 Pazar

İKTİDARDA MAZLUMLARIN HİSSESİ VAR

İKTİDARDA MAZLUMLARIN HİSSESİ VAR
Hamza Eroğlu, YAŞ Kararı ile, Üsteğmen iken, re’sen emekli edilen, şuurlu, çalışkan, dinamik, duyarlı, gayretli, heyecanlı,vefalı ve öz veri sahibi bir üyemizdir. Halen, peyzaj ile ilgili, kendi kurduğu bir işi yürütme gayreti içindedir.

Eroğlu, İstanbul’un bir ilçesinin Belediye Başkanına yaptığı bir iş ziyareti sırasında, aralarında geçen diyoloğu, bir mesajla bana iletti. Belediye Başkanımız bir hikaye anlatıyor;
“Bağdat kadısı yada valisinin, Bağdat’ta ki bir teftiş esnasında, hemen konağının yanı başında, yıkık ve harabe bir gecekonduyu görür. Mahiyetine ‘Benim şu heybetli konağımın güzelliğini bozan bu virane nedir?’ diye sorar. ‘Kocası filan muharebede şehit olan, filancanın dul hanımı ve çocuklarının evidir,’ cevabı karşısında derhal yıkılmasını emreder ve anında yıktırır. O sırada evde olmayan kadın eve döndüğünde korkunç manzarayla karşılaşır. Bu esnada şiddetli bir yağmur da başlamıştır. Hacer anamızın timsali, yana yakıla çocuklarını ararken bir ağacın kovuğunda sırılsıklam olmuş olarak bulur. Onlardan neler olduğunu öğrenince elini kaldırır ve ‘Ey rabbim kocam senin yolunda şehit oldu. Biz bu uğurda yokluğa düştük. O başımızda yoktu ama sen neden müsaade ettin’ diye naz makamında ilticada bulunur. Bunun üzerine yağmur şiddetini artırır ve güzelliği ile meşhur o heybetli konak yerle bir olur. Çünkü Allah her an ve daim mazlumun yanındadır.”

Hikaye bittikten sonra Belediye Başkanımız ilave ediyor ve:
“YAŞ kararlarına maruz kalanların, mağduriyetleri karşısında eli ve nefesi kuvvetli hiç kimse yokmuydu ki, Bağdatlı bir kadın gibi dua ederek bu haksızlığı yapanları sarsacak bir ilticada bulunamadı, ben de sizlere hakkımı helal etmiyorum” diyerek serzenişte bulunuyor.
Hamza kardeşimiz kendine uygun cevabı veriyor. Ama, Belediye Başkanımızın sözleri, iktidarda olanların, mazlumlara bakış açısını yansıttığı ve işin sırrına vakıf olamadıklarını ortaya koyduğu için biz de düşüncelerimizi açıklama ihtiyacı duyduk.

Feraset sahibi bir Müslüman, İnançlı insanların kıyımının başladığı tarihten bu güne kadar; Milletimizin, Devleti yönetmek için, görevlendirdiklerinin haline bir bakmaz mı?
300'e yakın kişinin tasfiyesinin altına imza atan Sn. Erbakan, Başbakanlık koltuğunu ne kadar işgal edebildi? Şimdi evinde göz hapsinde değil mi?

Yine 300'e yakın kişinin kararını yürürlüğe sokan, zamanın Başbakan'ı Mesut Yılmaz'ın durumunu anlamaz mı? Hem siyaset sahnesinden silindi. Hem Mahkemelerde süründü. Hem de itibarı sıfıra inmedi mi?

Yine 200'e yakın arkadaşımızın silahlı Kuvvetlerden tasfiyesine onay veren Ecevit’in halini hatırlamaz mı?

Yine, bütün bu olanlar sırasında, ortak olduğu hükümetlere destek veren Tansu Çiller ve Devlet Bahçeli ile partilerinin düştüğü halleri bir değerlendirmez mi?
Sn. Erbakan’ın, Mesut Yılmaz'ın ve Ecevit'in Partilerinin geçtiğimiz süreç içinde yerle yeksan olduğuna bakmaz mı?

Bunlara ne oldu. Neden eski tas eski hamam devam ettiremediler. Bunların tepetaklak olmalarının gerçek sebebi;

6 Mart 2010 Cumartesi

Kullanılan, kullanılacak, kullanılmış gazeteciler

Ergun babahan'ın 06.03.2010 tarhinde yayınlanan yazısını size sunuyoruz..Yazının asıl konusu oktay ekşi gibi darbeci yalakalığı tescilli bunak..Ama bu yazı sadece oktay ekşiye değil,,,Ertuğrul özkök,,Yılmaz özdil,, M. yılmaz,, ilhan selçuk gibi darbe yalakalarının hakkında da bilgi veriyor..

"Sizi Ergun Babahan ın yazısı ile başbaşa bırakıyoruz"


1998 yılındaki Andıç’ı çıkardım. ‘Kullanılacak Yöntem’ bölümünde, böyle aşağılık iftiraların nasıl gerçekleşeceği açıkça anlatılmış. Basından ‘seçilen birine’ sahte ifadeler aktarılacak...

O da bunu yazacak.”

Mehmet Altan, soyadı gibi ekşi suratlı adamı böyle rezil etmişti.

Çünkü olay aynen böyle gerçekleştirildi ve Oktay Ekşi, emir-komuta zinciri içinde o meşhur “Alçakları tanıyalım” yazısını yazdı.

Şak emredilince tak yazan bir başyazar.

İşte o kullanışlı gazeteci şimdi bana saldıran.

27 Mayıs’ta da kullanıldı, 28 Şubat’da,12 Eylül’de de, ıslak
imzada da...

Adam 100 yaşına geldi kullanılmaktan yorulmadı.

Kullanılan da aynı,
kullanılan da...

Haklısın sen ajan değilsin.

Özür diliyorum ama senden değil.

Ajan provokatör gazeteci-
lerden.

Çünkü o iş zeka ve kıvraklık ister sende ise ikisi de yok.

Sen kullanılmaya elverişli, ulak gazetecisin.

Anlama kapasiten kısıtlı olduğu için sana darbeci ve ulak sıfatını uygun gördüğümü bile anlamamışsın.

Sen kullanılan bir kalemsin, askerin uşağısın.

Ya asker, ya patron bir şeyler hazırlar, sen de bir gün “Alçakları tanıyalım” yazarsın, bir gün Petrol Ofisi’nin vergi meselelerini.

Senin gibi bir Doğan Grubu’nun her gazetesine lazım aslında.

Siyasete müdahale belgesine sahip çıkarsın, darbeye de.

17 Eylül 1980 günü, “Türkiye tam bir onarım yönetimi altına girmiş bulunmaktadır. Bu yönetim, özgürlükçü demokratik sisteme ve Atatürk ilkelerine bağlı olanları tatmin edecek bir tutum içindedir” diyerek darbe şakşakçılığı yapan bu adam, asker emriyle bir konsey kurmuş ve kendini ebedi şef ilan etmiştir.

Kimsenin takmadığı abuk subuk kararlar alıp sağa sola gönderiyor.

Kenan Evren’in suda çekmiş modeli, çünkü boyu 1 metre 50 santim galiba.

Elinde kalem habire iktidarı, Meclis’i tehdit etmekten başka bir şey bilmeyen Ekşi, iki de bir ‘’Sonunuz Menderes gibi olur’’ tehditleri savurmaya bayılıyor.

Çok hoşuna gider değil mi?

Yine koşarak kurucu Meclise
girersin.

Sonra da hiç utanmadan milletvekili emekli maaşı alır, kırmızı pasaport ve VİP salonlarını kullanmaya devam edersin.

Eli kanlı darbecilerin kurduğu bir Meclis’te hizmet etmiş olmanın utancını bile yaşamazsın.

Şimdi yaptığın gibi.

Bana bak pırasa bıyıklı adam.

“Doğduğun yere kadar kovalayacağım” diyerek anama dil
uzatmışsın.

İzmir’de Eşrefpaşa’da büyüdüm, sokak dilini ve sana nasıl cevap verileceğini iyi bilirim ama terbiyem Basın Konseyi Başkanı seviyesine inmeye elvermiyor.

Yalnız bir daha anneme laf edersen seni doğduğuna pişman ederim.

Bu sözünü yaşın itibariyle bunamana veya terbiye özrüne
bağlıyorum.

Mahkemeye gidelim ama önce zihni melekelerine hakim olduğunu kanıtlaman gerekecek.

Çünkü anladığım zihni melekelerin Hürriyet’te başyazar olmaya yetebilir ama hukuki ehliyete yetmeyebilir.

Not: yazarın yazısındaki 2. kısma katiyyen katılmadğımızın altını çizeriz

Yüreğimizen tınılar

Hayal meyal hatırlarım evde dinlenilen Itri ve Dede Efendi'yi. Daha sonra kasetçalar çıktı piyasaya, biz teyp dedik ona. Evimizde o zamanlar bizim bant dediğimiz kasetler türedi. Samime Sanay, Muazzez Abacı, Emel Sayın, Bülent Ersoy ve Burhan Çaçan ilk hatırladıklarım. Özellikle Samime Sanay'ı severek dinlerdim. Daha sonra Fadime Güneş diye bir türkücünün bandı geldi eve. Komşu kadınlar bizim eve gelip o bandı teybe koyar dinleyip dinleyip ağlarlardı. Kadın yanık yanık türkü söylerdi. Meşhur bir türküsü vardı, "evladım diyerek yanar yüreğim", komşu kadınlar en çok bu türküde ağlarlardı.

90'ların başında, evde kaset sayısı artmaya başladı. Müziklerin tarzı değiştiği gibi bant yerine kaset demeye başladık, ancak kasetçalara hala teyp diyorduk. "Diriliş Muştuları" kaseti dinlemeye başladık. "Bayramsa bayramınız mübarek olsun" ve "Başını örtmüşsün hanım olmuşsun" ezgileri ile uyumaya başladık. Daha sonra "Kalksam ve Dirilsem" geldi eve. Eşref Ziya Terzi, Hakan Aykut ve Taner Yüncüoğlu solo albümüydü. "Bağdat", kanayan bir yaraydı. Bütün ezgileri ezberlemiştik. Ağlar, Dillerimi Bağlayansın, Kalksam ve Dirilsem, Nereye, Bağdat, Gel Arkadaş, Seriyyem...

Uyan Artık kasedi vardı bir yerlerde, "uyan ağır uykudan" diyordu. Daha sonra "Diriliş Muştuları"nın diğer serisi geldi eve. Ama en çok sevdiğimiz kaset "Bir Güneş Doğuyor" idi. Abdülbaki Kömür, Adil Avaz, Eşref Ziya Terzi, Ömer Karaoğlu, Taner Yüncüoğlu, Hakan Aykut, Aykut Kuşkaya, Mesut Çakmak, Selçuk Küpçük, Orhan Çakmak, Grup Genç, Grup Kıvılcım, Grup Kardelen, Grup Yeniçağ, Mustafa Cihat...

"Umut Sancı"mız olmuştu beklentilerimiz, "Gökyüzü Depremleri" vardı bir yerlerde ve "Gül Bahçesinde İbrahim" diyorduk. "Özgürlüğün Gölgesinde" "Hasret Güllerimiz" olmuştu. Bir taraftan "Sen Ağlama" derken diğer taraftan "Olmadı Dost" diyorduk. "Her şeye rağmen" "Ve Hüzün Mısralarımız" oldu. "Gampare" ile hüzünlendik. "Endülüsten Kudüse" selam eyledik. "İzler" yüreğimizdeki izleri yansıtıyordu. Klasiklerimiz oldu velhasıl. Adı için yaşayanlar, doğ ey güneş diyenler ve birileri elbette "bilemezler" diyecekti.

"Yansın içim yansın alev alev, yansın derim çöl kumları gibi" diyenler vardı, diğer tarafta "Kan Toprağa Düşünce" vardı. Kan toprağa düşmüştü bile. Selçuk Küpçük ise İstanbul (Mona Roza)'yı bir başka söylüyordu. Eşref Ziya Terzi'nin "Ağlama Karanfil"i yüreğimizdeydi ve hala yüreğimizde. Ve Taner Yüncüoğlu ile hiçbir şeye "Aldırma"dık.

Ömer Karaoğlu'nun yeri ise hep bir başka oldu yüreğimizde. Adı olmadı bu sevdanın. Olamazdı da. "Kuşlar" olmuştu özgürlüğümüz...

Kuşlar
Sizin kadar hür olmaktı hayalim
Kuşlar
Sizin kadar hür olmaktı hayalim

Güneşin doğduğu yerden güneşle birlikte doğmak
Kafdağının arkasındaki Zümrüd-ü Anka olmak
Kanat açmak gökyüzüne
Sevdaların ülkesine
Kuşlar

********

Şüphesiz bizde kalan izler vardı ve onlar bizim yüreğimizdeki tınılardı...

26 Şubat 2010 Cuma

İmam ve Müezzinlere Zam Müjdesi

Yıllardır diğer kamu görevlilerine göre daha düşük maaş alan din görevlilerinin mağduriyeti sona eriyor.


Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan Teşkilat Yasası'yla din adamlarının ek göstergeleri yükseltilecek. Yeni düzenlemeyle Diyanet teşkilatında en büyük grubu oluşturan lise mezunu imamlar, Kur'an kursu öğreticileri ve müezzinlerin maaşlarına 117 TL zam gelecek. İlahiyat fakültesi mezunu imamlar ile ilahiyat mezunu Kur'an kursu öğreticilerinin aylığı ise 161 lira artacak. Vaizler de 111 lira zam alacak. Düzenlemenin ardından il müftüsünün maaşı 277 lira, Ankara, İstanbul ve İzmir'de görev yapan müftülerin aylığı ise 519 TL yükselecek. Öte yandan Diyanet İşleri başkanının maaşında 1.023 TL, strateji geliştirme başkanının maaşında da 1.738 liralık artış olacak.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hazırladığı taslak, Diyanet'ten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik tarafından Meclis'te grubu bulunan partilerin grup başkan vekillerine sunuldu. Tasarıya, Alevi çalıştaylarında alınan kararlar doğrultusunda eklemeler yapılacak. Bu değişikliklerin ardından tasarının komisyonlarda görüşülmeye başlanması bekleniyor. İmamlara kariyer sistemi getirecek olan yasa, din görevlilerini gruplara ayıracak. Uzman imam, uzman vaiz, baş imam, baş vaiz, uzman müezzin gibi sınıflara ayrılacak. Tasarı ile din görevlilerinin maaşları da yeniden belirlenecek. Buna göre 1.492 TL maaş alan lise mezunu Kur'an kursu öğreticisi, imam ve müezzinlerin aylığı, ek göstergelerinin yükseltilmesiyle birlikte 1.609 TL'ye çıkacak. Uzman imamlar 1.795, baş imam da 1.902 lira aylık alacak. Din hizmetleri uzmanının maaşı 40, Diyanet teşkilatındaki memurların maaşı 34, şoför, aşçı, bekçi gibi görevlilerininki ise 30 lira yükselecek.

Maaşlarda yapılacak artış Diyanet çalışanlarını sevindirirken, sendikalar, merkez teşkilatındakilerin korunduğu görüşünde. Din-Bir-Sen Genel Başkanı Lütfi Şenocak, Teşkilat Yasası'nın bu haliyle geçmesi durumunda asıl yükü çeken imam ve müezzinler ile merkez teşkilatının alacağı arasında büyük fark olacağını söyledi. Tasarının eşit işe eşit ücret prensibine aykırı olacağını belirten Şenocak, "Şube müdürünün üstündeki kadrolara senede 4 kere verilen ikramiyenin, şube müdürünün altındaki kadrolara da hiç olmazsa yılda 2 kez verilmesini istiyoruz." dedi. Personelin yaklaşık yüzde 95'inin Teşkilat Yasası'nın getireceği mali haklardan belli oranlarda yararlandığını, teknik hizmetler, sağlık hizmetleri gibi sınıftaki personelin ise hiç yararlanamadığını kaydetti.

23 Şubat 2010 Salı

TSK duyurusundaki değişim!

Sizce de öyle değil mi?

Eskiden ne olurdu?

Bir haber mi çıktı?..

Örneğin “TSK içinde bir komutanın, illegal bir eylemin içinde olduğu”na ilişkin, bir haber mi yayınlandı?..

Açıklama ne olurdu?

“Yayınlanan haberle ilgili olarak soruşturma açılmış olup..” diye başlardı açıklama..

Sanırdınız ki; “İllegal eylem içinde olan subayla ilgili bir soruşturma”dan bahsedilecek.

Ama açıklamanın devamından anlardınız ki; soruşturma illegal eylemin faili subayla ilgili değil, “illegal eylem içinde olan subayın bu fiilini dışarıya sızdıranlarla” ilgili!

Dün de TSK içinden bir illegal eylem basına yansıdı.

İzmir'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki bir birlikte, Şubat ayı içinde bir günün parolasının da “Adi Başbakan” olarak belirlendiği basına intikal etti.

Habere, Şubat ayında kullanılacak parolaların tam listesi de eklenmişti.
Böyle bir haber üzerine, Genelkurmay'ın, eski alışkanlıklar çerçevesinde ne yapması gerekirdi?

“Gizli niteliğindeki bir parola belgesini basına sızdıranlar hakkında soruşturma açılmış olup, sızdıranlar hakkında yasal işlem yapılacağı duyurulur!”

Hatta açıklamada şöyle bir ifade bile yer alabilirdi: “Tesadüfen yanyana gelen iki kelimenin ardında bir kasıt aranması, TSK düşmanlığının açık göstergesi olup, ...”

Alıştık çünkü, bu tür duyurulara!..

Ama dünkü TSK açıklaması, bu bildik duyurulardan değildi.

Dünkü açıklama, “Bugün bir gazetede yer alan parola konusundaki haberle ilgili olarak, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nca soruşturma başlatılmıştır..” şeklinde idi.

Demek ki artık TSK, illegal eylemleri soruşturma yerine, illegal eylemlerin deşifre edilmesini soruşturmaktan vazgeçmiştir.

Evet, “Ahlâksızca bir ifade içeren o parolayı belirleyen subaylar hakkında soruşturma başlatılmıştır” da denilmiyor, o açıklamada ama.
Bu da bir adımdır.

Ve daha atılacak çok adım var...

Atılacak adımlardan sonra, nedir olması gereken?

“Suç niteliğindeki parolayı oluşturanlar, bir saat gibi çok kısa bir sürede tespit edilmiş, başlarındaki komutan da dahil olmak üzere, şu kadar subay açığa alınmış, askerî savcıya cezai soruşturma emri verilip, soruşturmanın açılması sağlanmış, en kısa sürede de bitirilmesi hususunda gerekli takibin yapılacağı hatırlatması, emirle birlikte yetkili makama ulaştırılmıştır.”

Olması gereken bu..

Fakat daha, TSK yeni yeni, bilgi sızdıranların peşinde koşmaktan vazgeçip, illegal eylemin esas failini soruşturmaya geçti..
Haber verene değil, kanunsuz fiilleri işleyenlere odaklanmaya, daha yeni başladı.

TSK'da bu olumlu gelişme yaşanırken, Balyoz harekâtında da, dün önemli gelişmeler yaşandı..

“Vatan kurtarma ulvi gayesi” için, gerekirse “cami bombalama”yı bile planlayanların gözaltı işlemleri, “Hukuk Devleti” adına, sevindirici bir başka gelişme idi.

Bakalım, gerçekler tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarılacak mı?

Sadece askeriyedeki darbe taraftarları ile mi yetinilecek?

Yoksa, yargı içindeki, yüksek yargı içindeki darbe taraftarları da deşifre edilecek mi?

Çok satan gazetelerdeki darbe taraftarları ortaya çıkarılacak mı?..

ALİ KARAHASANOĞLU-VAKİT

TSK de neden Garson erler var?

Habertürk yazarı Umur Talu Genelkurmay'ın asker kadrosundaki vatani hizmet dışındaki hizmetleri ve hizmetli olarak çalıştırılan erleri sorguladı. İşte yazısı:

MESAJ YAĞDI
Dünkü yazıda bir merak ve soru denemesı vardı. Mesajlar yağmur oldu yağdı. Belli ki soruyu sormaya hazır "dertli, deneyimli" nüfus çok kalabalık. Sıra geldi, sivil veya askeri sorumlu mevkilerin cevaplamasına.

Konu şuydu: Genelkurmay, "Kozmik hâkim"i takip gerekçesiyle durdurulan iki askeri araç olayını, belki bu kez haklı olarak, "Paranoya" diye teşhis etmişti ya... Hani kimileri de dalgasını geçmişti; "suikast silahı erzaklar" babından.

Açıklamalar şunu da ortaya koymuştu: Bir uzman çavuş ve iki er bulunan ilk araç bir Kuvvet Komutanı "konutuna tahsisli" idi ve alışveriş yapıyordu. O sırada dondurma, yaş pasta, kuruyemiş görevindeydi. İkinci araç, içindeki iki şoför, bir marangoz, bir elektrikçi asker ile başka bir komutan "konutuna tahsisli" idi; konutta tadilat işinde görevli olup bir yandan da yaş pasta şevkinden sorumlu idi.

FİİLİ ANGARYA
Çorba yapmadan ayırmaya çalışırsak:
1. Elbette "askeriye"nin de gündelik işleri vardır; bir kısmında, uzmanlıklarına göre, mevcut geçici veya sürekli personelden yararlanılır.

2. Lakin, "genel işler" ile "özel, çok özel,epeyce keyfi, hatta keyif işi" olanları, fiili angaryayı, hatta köleliği karıştıranlarda insanı hiçe sayan bir çorba yapar.

RÜTBE HİYERARŞİSİ
Rütbe hiyerarşisi, "ordunun sevk ve idaresinde mana taşır tabii. Lakin, "askerlik görevi ve askeri hiyerarşi" sayesinde, "ev işleri"nin "bedava emek"le görülmesinde, görev icabı bir hiyerarşinin ezeli ve ebedi üstün ve aşağı insanlık olarak telakkisinde, olsa olsa "rütbe, statü ve de kınalı kuzu istismarı"ndan bahsedilebilir.

Bakın, Anayasa açık: "Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır." Gördüğünüz gibi, mesele Anayasa ihlali! Aynı Anayasa, her özgürlük ve hak maddesindeki gibi, tabii "istisna" da koyar:

BADANA, DONDURMA İŞLERİ ÜLKE İHTİYACI MI
"Kanunda düzenlenmek üzere hükümlülük ve tutukluluk sürelerindeki çalıştırmalar, olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler, ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz."

BU SORULAR İLK KEZ SORULUYOR
(Mahpus ile başka görevlerin aynı maddede düşünülmesi bile bilinçaltı bir şey olmalı!) Şimdi kıymetli hükümet ile değerli komutanlar bize; kuruyemiş, yaş pasta, badana, dondurma, ev işleri, ayak işlerinin "ülke ihtiyacı ve vatandaşlık ödevi" olduğunu kanıtlamak zorunda! Tabii şu soruların cevabıyla birlikte: Önce, Milli Savunma Bakanı cevaplamalı; çalınmış haklarını arayan emekli askerlere, "Kaynak yok" diyen hükümetin "Sabret Gönül'ü:

1. "Terörle mücadele"de onca şehit olduğu için "Asker açığı var" denen yurt sathında, "vatani görev"de kaç asker, "özel hizmet müdafaasında çalıştırılıyor?

2. Posta kapsamında, fiilen kaç er, erbaş mevcut?

3. Kaç askeri araç, devlet (ve millet) yakıtıyla özel işlere tahsisli?

4. Lojman, kamp, orduevi, özel konutlarda ve (hakikaten zorunlu koruma dışında) emekli ler emrindeki "Angarya ordusu"nun insan ve araç mevcudu nedir?

BU SORULARI SORMAK İÇİN HÜKÜMETİNDE DEMOKRASİ KÜLTÜRÜNÜN OLMASI LAZIM
Soru peşine düşebilmek için, "sivil" hükümetin de, "darbe korkusu" dışında, hakiki insan hakları, demokrasi, cumhuriyet kültürü olması lazım tabii. Emrindekini köle gibi gören, mebusları parmak çocuk yapan, itiraz edeni kesen, işçi ve memur hakkını ve hak arayışını hainlik sayan, emir kulu, biat eri, itaat neferi, cemaat postası kültürüne sahip olanlar... vatandaş azarlayıp memura, polise uşak gibi buyuranlar, kamu kaynaklarını babadan miras sananlar bu soruların peşine düşemez tabii!

TSK miadını doldurdumu ???

21.02.2010 tarihinde taraf gazetesinde yayınlanan "adi başbakan"skandalı (asil adi ler TSK nın içinde çöreklenmiş ,kök salmış durumdalar) aslında TSK nin ne durumda olduğu hakkında net bir bilgi verebiliyor. dünyanın en büyük 6. ordusu olmakla övünen ordusu kendi içerisinde can çekişiyor, iç hesaplaşmalar geçiriyor. Ulul emre itaatsizlik baş göstermiş ,astlar üstlerine sayıyor. Erler Orduevlerinde ayyaş subaylara ,sarhoş paşalara İçki ve meze ikramı yapmak için garsonluk yapıyorlar sesi güzel olanlar gazinolardaki sarhoşları eğlendirmek için gazinolarda türkü çalıyorlar. Her ne kadar TSK ordu evlerinde görevli askerlerin net bir sayısını vermesede içerden sızan sesler bu sayının çoktan 80 bin ereatı bulduğu yönünde. Bu sayıya gazinolar eklendiğinde toplam 90-100 bin er ordudaki ayyaş komutanlara resmen modern kölelik yapıyorlar... 650 bin civarında erata toplamda 1 milyon 100 bin personele sahip bir ordu 30 yıldır dağda olan bir alay(alay dediysem düzenli ordudaki alay kadar bile sayıları yok belkide 2 - 2,5 bin kadar) PKK lı terörist ile başedemiyor yada (bundan nemalandıkları artık çok açık ve nettir.)bu pkk yı resmen bitirmek istemiyorlar.Çünkü resmi olarak TSK nın PKK ile bir mücadele eylem planı ve savaş stratejisi bulunmamaktadır.TSK sadece Darbe yapmak için hazırlık yapmak senaryo hazırlamak ve iç tehdit diye düşündüğü müslüman dindar halkın (yüzde 60 nı) irtica tehlikesi adı altında milletin vergileri ve öz evlatları ile oluşan silahlı güç ile tehdit etmeye çalışmaktadır. Bugün kimse kimseyi kandırmasın (bizim saf milleetimiz hariç)dünyada kimse TSK nın bir savaş kazanabileceğine bu kadrolar ile ihtimali geçin söylentisine bile göbeğini kaşıyarak gülmektedir. TSK resmen savaş kabiliyetini yitirmiş Sadece para yiyen [[ Yıllık sadece TSKnın yemek ve istikat harcaması 25 milyar $ dolardır.Bu savunma giderleri ile(örtülü ödenekten olduğu için hala net değildir ama komşu yunanistandan bir kaç kat fazla savunma harcaması gerçekleştirdiği için tahmini bir rakamdır) 55-60 milyar doları bulmaktadır ]] Eski kızıl ordu durumuna düşmek üzeredir. Eğer böyle giderse kızıl ordudan hiç bir farkını kalmayacağı kesindir.Bugün Rusya, ordusundan 600 binin üzerindeki personeli emekli yada ihraç etmiştir. Çünkü artık dünyada kalabalık ordular değil teknolojik geliştirmelere ayak uydurabilen ordular ayakta kalmaktadır.Bakınız ırak ordusu 1,000,000 nun üzerinde askere sahip iken 80-90 bin işgal gücüne 1 ay bile dayanamadılar.

Sözün özü işi kısa tutmaktır... Hasılı kelam Bugün TSK nın durumu bir kızıl ordu yada Ulul emre itaatsizlik gösterip padişah katleden Yeniçeri ocağından farkı yoktur.(kii Bir başbakan ve 2 bakanı asıp 1 bakanıda penceren atıp şehit etmişlerdir) Yeni bir Asakiri Mansurei Muhammediye ordusu gerekirmi derseniz ;Tarih en açık cevaptır. Boş işlerle abes olanlar bir gün teneke yuvarlanıp giderken çıkarttığı gürültüyü bile çıkaramadan bu dünyadan ebedi cehennemine doğru yol alacaktır.

Uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim gafletten uyan

Uyan Ey halkım Artık gün senindir
Caddelerde Zalimlere haykıracağın gün senindir.
Mazlumun hakkını arama günü senindir
Zalimler için yaşasın cehennem diyerek haykıracağın
bu günler senindir....