Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu
Alıntı yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Matematiksel olarak hâlâ şansımız var; hayatım futbol bahadır bozkurt


Matematiksel olarak hâlâ şansımız var; hayatım futbol

Futbolu sevmişimdir, hayatımda hiç bir saçma şeyi bu kadar sevdiğimi de bilmiyorum ve hala da seviyorum. Sanırım futbolun basitliği, sadeliği ve herkes için olması bunda büyük etken. Ayrıca kazanmak ve kaybetmenin çok olağan olduğu bir oyun olmasıda bundan olsa gerek.
Ama modern çağda futbolun işine teknoloji ve sayısal verilerin devreye girmesiyle futbola dari çok fazla yeni şeyler ortaya çıkıyor. bunlardan birisi de istatiksel futbol ile mantaliteyi birleştiren sistem ortaya çıkaran Danimarka Ekibi FC Midtjylland takımına dair Hayatımfutbol sitesinde bahadır bozkurtun kaleme almış olduğu yazıyı da paylaşayım istedim.
Futbolun içerisindeki birçok kişinin ortak kanısı, istatistiklerin tam olarak futbolu etkisi altına alamayacağıdır. Peki ya yanılıyorsak? Bugüne kadar rakamları doğru okumadıysak? İşte Danimarka’nın küçük bir şehrinde bunun için küçük bir laboratuvar kuruldu: FC Midtjylland Rasmus Ankersen’e emanet
Yazar: Bahadır Bozkurt

“Bir kartalın pençelerinden kayan kaplumbağanın kafanıza düşerek ölümünüze neden olması ihtimali 2 milyar 500 milyonda bir.”
Murat Menteş – Dublörün Dileması
Bir antropolog yazar ve bir bahisçi bir gün futbol takımına sahip olsa ne olur? Hiç düşündünüz mü? Hatta o yazarın eski bir futbolcu olduğunu, bahisçinin Oxford’da eğitim almış bir matematikçi olduğunu varsayalım. Futbolcu yazarımız altyapısında oynadığı takımın başkanı olsun, profesyonel matematik dehası bahisçimizin ise kazandığı servetle çocukluk takımını satın aldığını düşleyelim. Hatta bir adım daha öteye geçip onlarla tanışalım; Midtjylland başkanı Rasmus Ankersen (eski futbolcu ve antropolog yazar) ile Brentford FC’nin ve Midtjylland’in sahibi Matthew Benham (bahis uzmanı).
Matthew Benham
Matthew Benham
Ankersen ve Benham ortaklığı
Rasmus Ankersen birçok genç gibi futbola gönül verip Midtjylland takımının altyapısında oynayan, profesyonel olmayı düşleyen genç bir yetenektir. Geçirdiği ağır sakatlıkların ardından bu hayaline son vermek zorunda kalır. Futbola gönülden bağlı olan bu genç adam uzun bir dünya seyahatine çıktıktan sonra tekrar ülkesine döndüğünde futboldan kopamayacağına karar verir. Alt kategorilerde hocalık yapmaya başlayan  Ankersen, kısa sürede Midtjylland’ın U17 takımının yardımcı antrenörü olur. Bu takımda, şimdilerde  West Ham United forması giyen Winston Reid ve Lille forması giyen Simon Kjaer gibi Danimarka’nın önemli gençlerine mental destek vererek, kariyerlerine yön veren isimlerden biridir. Futbolun psikolojik  yönüne önem veren Rasmus Ankersen mental yönden oyuncularını geliştirmek için sayısız kitap okumaya başlar. Okuduklarını insanlarla paylaşmak isteyen Ankersen “DNA of Winner” ( Kazanın DNA’sı) isimli bir kitap yazarak yazarlığa ilk adımı atar.  Kitap, ülkedeki tüm sporcuların dikkatini çekmeyi başarır.  Midtylland’daki görevini bırakan Ankersen, Kopenhag’a taşınır ve burada farklı sporcularla çalışma imkânına erişir. Ankersen  farklı spor disiplinlerinden edindiği deneyimlerle “Leadership DNA” (Liderliğin DNA’sı) ve “The Gold Mine Effect” (Altın Madeni Etkisi) adlı kitapları yazarak spor dünyasına katkılar vermeye devam eder. Özellikle “The Gold Mine Effect” kitabı tüm dünyada dikkat çeken bir fenomen yazar olmasına katkıda bulunur. Kitabını İngilizce yayınlamak adına Londra’da kendine yayınevi aramaya başlar.
Matthew Benham ise futbol tutkusunu matematik dehasıyla birleştiren ünlü bir bahisçidir. Oxford Üniversitesi’nde eğitim gören Yetenekli Bay Benham kazandığı paralarla bahis ve analiz siteleri kurar. Bu sektörde servetini oluşturan İngiliz iş adamı, 2006 senesinde Londra’da çocukken taraftarı olduğu Brentford FC’nin sahibi olur. Takımını 2. Lig’den Championship’e yükselten Benham, global anlamda da bir atılım planlar.  Benham’ın aklında, Afrika’da veya Amerika kıtasındaki akademilere yatırımcı olmak ya da Avrupa kulüplerinden bir tanesine ortak olmak vardır. İngiltere’de futbolculara çalışma izni zor alındığı için bu yolu tercih etmektedir. Amacı bu akademilerde gördüğü ve uygulayacağı sistemin tutması durumunda, Brentford’a bu modeli uygulayarak takımı Premier League’e çıkarmanın yolunu bulmaktır. Benham, Belçika’da takım aradığı sırada Rasmus Ankersen’in kitabı bir İngiliz yayınevi tarafından basılır. Kitabının tanıtımı için Londra’da kalan Ankersen, Benham’la tanışma fırsatı bulur. Ankersen, futboldaki olasılıkları hesaplayarak büyük bir servet edinen Benham’ın teklifi üzerine kendisine  danışmanlık yapmaya başlar. Avrupa’da  yeni bir kulüp almayı hedeflediğini açıklayan Benham’a, Ankersen’in önerdiği ekip ise 1999 yılında kurulan Danimarka’nın küçük ekibi Midtjylland olur. Danimarka’daki çalışma ortamının uygun olacağına karar veren ikiliden Benham 2014/15 sezonu başlamadan takımı satın alır, Ankersen ise başkan olarak takıma atanır.
ankersen 1
Altın madenlerinde arananlar

19 Ocak 2015 Pazartesi

Mücahit Bilici Hegemonya ve müsbet hareket Said nursi'de müspet hareket


Taraf yazarı Mücahit Bilici bugünkü "Hegemonya ve müsbet hareket" başlıklı yazısında "Dünyayı değiştirmek için tahripkâr olmayan iktisatlı bir yöntem var mı?" sorusuna cevap aradı. 
Said Nursi'nin verdiği son dersin "Müspet Hareket" prensibi olduğunu hatırlatan Bilici; dünyayı değiştirmek, iktidar ve muhalefet açısından müspet hareket modelini inceledi.
Mücahit Bilici'nin yazısında ilgili bölüm şöyle:
resim risalehaber'den alınmıştır. yazıyı taraf gazetesinde ki orjinalden okumak için tıklayınız.

Tanıl BoraBirikim’deki haftalık bir yazısında hegemonya kavramı çerçevesinde siyasi iktidarın kendisine itiraz edenleri hep kendi gündemiyle meşgul ederek, menfiliğe esir edişini farketmek gerektiğini hatırlatan isabetli bir eleştiriyi dile getirdi. Akif Emre de geçenlerde bir gazete yazısında “inşa edici olmak, dayatılan zihin haritasından, örgütlü, sistematik ilişkiler ağından uzakta durmayı yeğlemektir” derken benzer bir kaygıyı daha farklı bir düzlem için dillendirmiş oldu. Güncel ifadesiyle soru siyasi veya kültürel iktidarlarla olan ilişkilerde sağlıklı bir muhalefet dili yahut dönüştürme üslubu nasıl olmalıdır sorusudur. Ancak daha kalıcı ifadesiyle soru şudur:Dünyayı değiştirmek için tahripkâr olmayan iktisatlı bir yöntem var mı? Bu soru kişisel dünyalarımız için olduğu gibi bütün bir dünya için de sorulabilir.
Dünyayı değiştirme kaygısının diyalektiklik gelgitine ziyadesiyle teslim olduğu bir dünyada hegemonik olana itiraz bile sadece bir karşı-hegemonya olarak tasavvur ediliyor. Ama bu ne kadar doğru?Başkasının yanlış şarkısına bağırarak itiraz etmek yerine kendi türküsünü çağırmak, kendi şiirini mırıldanmak elbette mümkün. Öteki ile ilişkisini düşmanlık olarak kuran tüm yaklaşımlar menfi bir tarza mahkûm kalırlar. Karikatür krizinden, etnik ve dinî milliyetçiliğe, yerel iktidarlara muhalefettenküresel kapitalizme karşı direnişe kadar pek çok konuda bu problemi görüyoruz. Muhalefetinle bilegüçlünün elinde oyuncak olmamanın bir yolu var mıdır?

Said Nursi vefatından önceki son dersinde hayatı boyunca takip ettiği “müsbet hareket” prensibini hatırlatır ve “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir, menfi hareket değildir” der. Peki, müsbet hareket ne demektir?
Müsbet hareket, bir ortamın dönüştürülmesine ilişkin bir ilkedir. Bu ilkenin özü kendi doğrusunun inşasıyla meşgul olmaktır. Hiç yanlış yapmadan ve yanlışla meşgul olmadan sadece doğruyu yapmaktır. Kötünün yıkımından çok iyinin inşasıyla kendini doldurmaktır. Yani karanlığa küfretmek yerine aydınlık için bir mum yakmaktır. Müsbet hareket, sabitleyen, üreten, ortaya koyan bir yapmadır. Bir yerine getirmedir. Menfi hareket ise bir mevcudu yerinden etmek, sürgüne göndermek veya ortadan kaldırmak için çalışan bir bozma veya yıkmadır.
Bozma ve yıkma, bozacağı ve yıkacağı şeye bağımlı; yapma ve inşa ise bağımsızdır. Müsbet hareketmuhabbet (biriktirme, yapıştırma) dilini kullanır, menfi hareket ise adavet (dağıtma, silme). Ötekinin yanlışına öfke –ki menfi bir konumlanmadır– reaktiftir ve ümitsizlik üretir. Kendi doğrusunun muhabbetiyle hareket etmek ise başkasının gündem ve hamlelerine bağımlılıktan sizi azad eder. Hatta düşmanlık yapan muhatabın vicdanıyla da bir koalisyon kurduğu için yanlışla olan savaşını, kendini zafer gururuna, karşı tarafı da yenilgi zilletine uğratmadan kazanır.
Müsbet hareket bir karşıtlık üzerinden kurulmadığı için gerçek anlamda bir alternatif üretir. Karşıtlık bile karşı olunana bir merkezilik kazandırmaktadır. Hegemonyanın en önemli başarısı düşmanını bile kendisiyle meşgul etmesidir ki bu siyasi iktidarlar için böyle olduğu gibi medyanın gündem belirleyiciliği için de böyledir. (Yani bir fikre katılmasan bile onunla zihnen meşgul olmaya mecbur kalıyorsun).

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Gazze, melekler şehrisin sen Mustafa Ulusoy

Yazar Mustafa Ulusoy'un İsrail'in Gazzede yaptıkları karşısında vicdanından dökülen haykırışı...

Sen, o ince çizgide duran bir şehirsin Gazze.
Herkesin kolay kolay başaramadığı, ya bir tarafa ya diğer tarafa kaydığı bir noktada, milim eğilmeden dimdik duruyorsun.
Sen, derin acılara gark olurken, hüzün bağrını delik deşik ederken, isyana düşmeyen mümtaz bir şehirsin.

Bilirsin ki Gazze, insanı zehirleyen acılar değildir.
Yine bilirsin ki güzel kent.
Bağrında sızısı eksik olmayan yaralı kent.
Bilirsin ki, İsrail'in bombaları da seni zehirleyemez.
İsrail'in bombaları senin evlatlarını sadece öldürebilir adı gibi kendi de güzel kent.
İnsanı zehirleyen, ne zehirli gazlardır, ne mermiler, ne namluların ucundan çıkan o koyu is ve sis.
İnsanın ruhunu zehirleyen isyandır.
Tevekkülsüzlüktür.

Kaderi senin kaderini andıran Adam var ya Gazze, hani şu Zamanın Bedii.
Hani der ya o:  ''İman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve şua’dır ki…..İnsanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviyye husûle gelir ki, insan, o kuvvetle her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir.''
Sanki senin de bir kalbin var da imanla dolu Gazze.
İşte bu yüzdendir ki sen  isyansız bir şehirsin ve tertemizsin.
Evlatların zalimlerin kurşunlarıyla bir bir ölürken, senin gözlerinden akan yaşta Kevser kokusu var.
Mahallelerini döven, evlerini yıkan, taş üstünde taş bırakmayan sahra topları, senin imanına, inancına, tevekkül ve teslimiyetine zerre kadar zarar veremiyor.
Senin hüznün başkalarının hüznüne benzemiyor işte bu yüzden Gazze.
Sen isyansız, tertemiz bir hüzünden müteşekkil nadide bir şehirsin.

Bilirsin ki, dünya fanidir Gazze.
Bilirsin ki, dünyanın acılı şehri olarak sen de fanisin.
Zalimler de fani.
Kainatta fani.
Gazze, senin ve evlatlarının acıları da geçici ve fani.
Şu ayeti de biliyor olmalısın: ''Kullu şey’in hâlikun illâ vechehu.''
Her şey helak olur, gider, kaybolur  Gazze.
O'na bakan veçhi dışında.
Senin de güzel şehir, O'na bakan bir yüzün var.
Sen de tecelli eden Sonsuz İsimler var.
İşte, onlar baki kalacak Rabbin güzel kenti.

Her şey ölüyor, her şey gün gelecek ölecek.
Her nefis ölümü tadacak.
Senin evlatların ölmüyor Gazze.
Senin evlatların şehadet mertebesine yükseliyor.
Senin evlatlarının ölümü başka ölümlere de benzemiyor.
Herhangi bir savaşta ölür gibi ölmüyorlar.
Alçakça bir savaşla ölüyorlar.
Senin ölen evlatlarının çoğu asker bile değil Gazze.
Çocuklar, yaşlılar ve kadınlar.
Masum evlatların ahiret alemlerine zalimlerin kurşunlarıyla gidiyor.
Zalimler, senin evlatlarını ebedi ahiret alemlerine taşıyorlar sırtlarında.
Zerre kadar haberleri yok bu aptalların bundan Gazze.
Baksana, Allah'ın işine akıl sır ermiyor.
Senin masum evlatlarına inkar ehli zalimleri hizmetkar yapıyor.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Gülen Cemaati’ni bitirmek Mücahit bilici Taraf gazetesi

gündem yoğun, hem cumhurbaşkanlığı seçimi var, hemde başbakan Erdoğan'ın bir siyasi lider olarak inatla ve kararlılıkla sürdürdüğü cemaate yönelik tasfiye planı var. bütün bunlar olurken gözden kaçan noktalar için Mücahit Bilici Bey'in yorumlarını bir müslüman olarak göz ardı etmemeliyiz şeklinde düşünüyorum.
bu yüzden mücahit bilicinin 26.07.2014 tarihli yazısını yeniden paylaşmak istedim.

yazıyı orjinalinden okumak için tıklayınız.


Gülen Cemaati’ni bitirmek

Şahsi birkaç dostluğum hariç Cemaat’ten hayatımdasadece zarar gördüm. 90’ların sonu, 2000’lerin başında Cemaat’in şimdi sıradanlaşmış eleştirisini yaptığım için sansüre uğradım. O zamanki kimi yazılarımı kitaplaştırmak isteyen yayınevleri (bana özgü olmayan, her eleştiriye uygulanan) yayın-dağıtım şirketinin tehdidi nedeniyle basmak istedikleri kitabımı basamadılar. Sözlerimden zerre taviz vermedim. Şimdi cemaatsavar kaplan kesilseler de o yayıncılardan bazıları vaktiyle Cemaat korkusundan süt dökmüş kedi gibiydiler. Cemaat eleştirilerimin başında iktidar ve devlet merkezli olması ve Türk milliyetçiliği geliyordu. Cemaat her zaman yalakalığı dürüst eleştiriye tercih etti. Kendisinden başkasını düşünmedi. Sadece kendi davasına ihlas ile gömüldü. Gücü ve iktidarı araç olarak kullandığı için adalet’ten çok siyaset’e yakın düştü. Tedbir kültürü, otoriter ortamda hizmet ve siyaset yapmanın bir sonucuydu. Şimdi hükümetin devralıp daha az Türk daha çok Müslüman ettiği milliyetçi-mukaddesatçı söylem de yıllarca Cemaat’in elindeydi. Bugün hükümet, dün Cemaat’in sahip olduğu kibirle hareket ediyor. Ve Cemaat’i yapmakla suçladığı yanlışları Cemaat’e karşı işliyor.

Evet, bugün yaşanan krizin temelinde Müslüman’ın Müslüman’ın bencilliğiyle karşılaşmasıvar. O hiç anlayamadığımız diğer Müslüman ülkelerdeki Şii-Sünni çatışmaları, Sünni geleneğin hatırlamak bile istemediği sahabeler arası savaşlar hep böyle farklı içtihatların politizasyonu ile ortaya çıkan trajik durumlardı. Farkında değiliz, bugün onlardan biri yaşanıyor. “Mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesi” ile intikam alınmaya çalışılıyor.

Cemaat’e yönelik tasfiye ve tutuklamaların artacağı yazılıyor. Doğrusu Cemaat, yollarını ayırdığı AK Parti aleyhinde (hangi sebeple olursa olsun) elindeki bürokratik inisiyatifi kullandığı için bunun bir siyasi bedelinin olması normaldir. Fakat siyasi hesaplaşmanın, kimi kadro tasfiyelerinin ötesinde Cemaat’i topyekûn yok etmeyi amaçlayan bir hâle bürünmesi ne demokrasiyle ne de İslam’la bağdaşır. Gülen Cemaati’nin siyasetini ve kimiaraçlarını yanlış bulabilirsiniz ancak Cemaat’in amacı konusunda ortaya atılan itham ve iftiraların hakikatle ve insafla alakası bulunmuyor. Siyasi düşmanınızı aynı zamanda dinin düşmanı gibi göstermek, size ihanet etmiş bir siyasi aktörü vatana ve İslam’a ihanet eden bir aktör gibi sunmak insafsız bir sığ siyasettir.

Gülen Cemaati’nin itici çok tarafı vardır. Ama Allah için bu cemaat İslam’a çok hizmet etmiş, yüzbinlerce gencin imanının kurtulmasına vesile olmuştur. Cemaat’in amacının iyi olduğunu nereden biliyorsun diye sorabilirsiniz. Elcevap: Bir ağaç verdiği meyvelerinden tanınır. Gülen Cemaati’ndeki insanları komitecilikle, bencillikle, yanlış siyasetle suçlayabilirsiniz ama onları vatan haini hele hele dine ihanet eden tipler gibi gösteremezsiniz. Bunu vicdanlar kabul etmez. Gülen Cemaati’ndeki insanlar maneviyat noktasında takva insanlardır.

8 Nisan 2014 Salı

Mustafa Akyol Nur ve Topuz, Kopenhag Kriterleri yerine Bediüzzaman kriterleri


star gazetesi yazarı Mustafa Akyol'un 07.04.2014 tarihinde Bediüzzaman ve siyaset noktasında özellikle AB kopenghang kriterleri üzerinden temel hak ve kriterlere yönelik getirmiş olduğu yeni bir yorumla ile yer alan köşe yazısı...
Nur ve Topuz
Geçen hafta sonu Risale-i Nur Enstitüsü’nün organize ettiği 9. Risale-i Nur Kongresi’ne katıldım. Büyük alim, mütefekkir ve dava adamı Bediüzzaman Said Nursi’nin bugüne bakan teşhislerini bir kez daha öğrendim, hatırladım, düşündüm.

Evvela, bu ve benzeri çalışmaları istikrarla, titizlikle, ihlasla sürdüren enstitüyü ve onu destekleyenYeni Asya camiasını tebrik etmek isterim. Şu günlerde Bediüzzaman’ı yeniden hatırlayanlar, ona referans verenler çoğaldı. Bu, tabii ki, iyi bir gelişme benim gözümde. Ama bu hatırlamalarda siyasi ihtiyaç ve seçicilik eğilimi ağır basabiliyor bazen. Buna mukabil, daha tarafsız ve siyaseten kaygısız Bediüzzaman okumaları da lazım ki, ben her yeni Risale-i Nur kongresinde buluyorum bunu.
Peki ama Bediüzzaman niçin önemli?
Kuşkusuz, evvela, modern dünyanın sekülerist felsefelerine karşı imanı ve İslam hakikatlerini ustaca savunduğu için. Ancak, bunun da ötesinde, çağımızın demokrasi, hürriyet, modern devlet gibi kavramlarıyla yüzleştiği ve bunlara dair özgün bir yorum getirdiği için.
Nedir bu özgün yorum?
İslam’a hizmeti, devlet gücüyle değil, sivil alanda yapmayı hedefleyen, devletten sadece “hürriyet” isteyen bir yaklaşım.
Örneğin şöyle diyor Bediüzzaman:
Biz Nur talebeleri, kat’iyyen siyasetle iştigal etmeyiz. Bizim yegâne emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakiki surette temini, din ve din ehline... tazyikin tamamen bertaraf olmasıdır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 553)
Bu, dikkat ederseniz, devlet gücünü ele geçirmek ve sonra da onu din hayrına kullanmak isteyen “siyasal İslamcılık” yaklaşımdan farklı. Aynı sonuca daha örtülü bir yolla varmayı ifade eden “bürokratik İslamcılık”tan da farklı...
Peki nedir bu farkın sebebi?  Bediüzzaman, ceberrut Tek Parti rejiminin ağır saldırısı karşısında mecburen sivil alana çekilmiş, popüler tabirle “takiyye” yapmış olabilir mi?  
Bence hayır. Çünkü Risale-i Nur külliyatına baktığımızda, Bediüzzaman’ın devlet gücünden konjonktürel değil ilkesel sebeplerle istiğna ettiğini görüyoruz.
Üstad’ın farklı risalelerinde kullandığı “topuz” ve “nur” sembolizminde görüyoruz bunu örneğin. Bu konuyu yazılarında çok iyi analiz eden Prof. Ahmet Battal’ın ifadesiyle, “topuz”, “devlet eliyle ve resmî ve cebrî yolla” yapılan din hizmeti anlamına geliyor. “Nur” ise, sivil hareketlerle hizmet etmek demek.
Peki bunların her ikisi bir arada olsa fena mı olur?
Bediüzzaman’a göre fena olur ve oluyor. Çünkü “topuz”un din adına ele alınması, din konusunda “mütehayyir” (şaşkın) olanları büsbütün itiyor:

5 Haziran 2013 Çarşamba

Bu gece sahne benim Ferdi kusura bakma.. - Oğuz Karasu

Bu yazı münferitvakalar.com adresinden alıntılanmıştır, yazının orjinaline ulaşmak için tıklayınız.
Bu gece sahne benim Ferdi kusura bakma.. - Oğuz Karasu
Sen güzel kız,
Hayallerim olmasaydı eğer, seni sevmeyi isterdim..
Hem niye şimdi çıktı ki karşıma..
Ölümün pençesi hüküm sürecekken gözyaşlarımda..
Hayallerimin içine kusmuşum zihnimi..
Kötü alışkanlık vesselam..

Siz beyamcacım afbuyrun,
Ben sizin kızınızı pek beğendim amma velakin hayallerim müsaade etmiyor izdivacımıza.. Hayal bakanlığına başvursak bize de bir yasa hazırlayabilirler mi acaba?.. Benim belgelerim hazır, onlar yasayı çıkarsalar ben hazırım hayallerimden vazgeçmeye. Hem bir yasacık yeter beni bütün suçlamalarımdan kurtarmaya..

Siz de sayınkızınpeksevgiliabisiyimbenonunkimseyeyaretmemci bey sizin de paşa gönlünüz pekçe moderen aklınıza yattıysa bu izdivaç artık bitsin bu hayal uyandırın artık beni ne olur.. Zira ben kaldıramam gerçeğin bu kadar güzelini hem ben layık da olamam olmamalıyım da.. Ne olur beyamcacım vurun beni sizde abi dövün beni öldüresiye ama yeter ki uyandırın beni bu uykudan.. Zira güzel rüyalar bu kadar uzun sürmemeli tadında bırakılmalı herşey.. Hem kimsenin ağzının tadı bozulmasın değil mi? Hem bakın kızınız da pek güzel ben haketmiyorum onu.. İzin verdiyseniz bile vazgeçin lütfen.. Ben mutlu edemem onu..
-evet!
-evet mi? Bir dakika ama nikah masasına ne ara geldik ki hem? Güzelim senin gelinlik provalarını hangi arada yaptık? Peki ya benim damatlığımı kim seçti? Yo hayır olamaz hem çeyizler tamamlanmaz iki günde böyle evlilik olur mu hakim bey?
-ben hakim değilim damat evladım ve sen de evet diyeceğine göre sizleri huzurlarınızda belediyenin de bana verdiği yetkiye dayanarak
- hayır efendim ben evet demedim henüz benim bir dayanağım bile yok şu dünyada ne sigorta ne maaş nede ev arabam yok efendim yalvarırım yapmayın benim sadece kelimelerim var.. Hem de hepsinin içi boş durun isterseniz hepsini açıp göstereyim hem evet demedim ki ben desemde sayılmaz bir kere o evet çamlak çömlek patladı kimse de mi duymadı
-Alkıştan olsa gerek
Ne alkışı sen kimsin hem
-ben bakanım senin de şahidin
Ben yokum ki beyfendi siz kime bakmıştınız? Hem ben bişey görmedim beni şahit olarak yazmayın lütfen bu davaya. Ayrıca neden herkes sonsuza kadar susmayı tercih etti, kimse de itiraz etmedi mi bu evliliğe kimse de göremedi mi yokluğumu?.. Bak sen geline etrafa gülüp el öpüp fotoğraf çektiriyor ne saçma adet bunlar kızım evlendik iki dakika düzgün duramıyorsun.
-ama aşkım
Aşkım falan geç artık karı kocayız biz; kocacım diyeceksin
-peki kocacım, yanağa bir öpücük
Şu Mehmet değil mi üniversite döneminden 4 senelik dostluğumuz.. Şimdi hayta evlendim diye beni kutluyor bak eşşeğe ulan sen de adam ol sen de evlen kolay mı lan bu devirde kız alıp vermek?.. Önce adam olacaksın sonra tahsilin iyi bir okuldan olacaksın, efendikibarpekyakışıklıamabirokadardavarlıklı olacaksın hee bir de paran olacak yahut benzin istasyonu ki dünyada cenneti yaşayabilesin yaşatabilesin.. Biraz anlamsızlık çok az zamanın olacak -yani o kadar çok çalışmaya vakit harcayacaksın ki karın da sensiz vakitlerinde durmadan kazandığın parayı harcayıp aylaklık edip varlığını çevrende rahatça sergileyebilsin.. Bir de çok düşünmeyeceksin Mehmet bak ben seni hatırlıyorum sen hep biraz fazla düşünürsün halbuki iki antidepresan alsan varya ne hoş çocuk olurdun hani pek de talibin olurdu yani.. utandı bak sen keretaya..Amaan Mehmet asma hemen suratını bak bana olum ben evleniyorum da ne oluyor? Yine aynı tas aynı hamam peh. İşte bu kadın milleti iyi beceriyor değersiz birşeyi değerliymiş gibi addetmeyi.. Altın'ın değerini belirlemekle kalmıyorlar bizim değerimizi de hergün mihenk taşında bigüzelkalaylayıp pazarda teşhir ediyorlar ondan sonra da tekrar salondaki vitrinin tozu alınmış cam raflarına hiç dokunulmamış gibi yerleştirıyorlar..
Hoop o da ne bir davul sesi..halay mı ama ben düğünde halay istemedim! Hayatım sen istedin mi?
-kalk Beyer kalk!
Yahu durun ben oynamayı bilmem ki
-kalk damat kalk mazaret yok bügün
Beybabacım ne olur ısrar etmeyin ben becere..
-aa ama enişte hadi oturmaya mı…
Oğlum hadi kalksana
Anne sen bari..anne?
Hadi bak bugün de geç kalacaksın derslerini yine ihmal etmeye başladın bügünlere 23 yaşına geldin bitir evladım artık şu okulu hem bak hemen hazırlan misafirlerim var bugün uğraşamam seninle baban da para bıraktı sabah faturaları da giderken yatırırsın geri kalan para da senin olsun hadi hadi kalk daha temizliğimi bitirmedim bak hala yatıyor ben kime dil döküyorum burada
Hani o meş’un(hani damağınıza bir tat gelir acımsı hiç hazzetmezsiniz ama yine de içten içe sizi cezbeden bir tarafı olan bir tat vardır ya işte o tat gibi bir histir; meş’un) bir bulut gibi çöker ya üzerinize uyanıklılık.. o tatlı uykunun yerinde şimdi yeller esmekte günlük hengamenin bütün yükü yorganın üzerine binmektedir..bigane kalamayacağın tüm bu hakikate karşılık gözlerini kapama iradesini büyük bir iradesizlikle tıpkı rüyalarında olduğu gibi gösterirsin ya.. hem sanki az önceki o rüyaya devam edebilecekmişsin gibi bir de onu düşünmeye başladıysan anla ki sen artık uyandın!
            Uyandın..uyku artık bitti ve az önce canlı kanlı olduğun rüyanın hatıraları yavaştan kanına karışmaya şimdiden başladı; tansiyonun yükseliyor, kalp hızını almaya başladı.. bu kalp daha fazla dayanmaz benden söylemesi
-Kalk diyorum kalk hazıra dağ dayanmaz olum diyorum bak benden söylemesi
Şimdi kalkıcam yataktan ve bu rüya hatırasını günboyu yüzüme çarpacak ve ben her seferinde bir daha uyanık olduğumu hatırlayacağım, bin kahır ve bin pişman, uyandığıma hayıflanacağım.. keşke hiç uyumasaydım gece hem rüyayı görmemiş olurdum hem de gece uyumadığım için sabahta uyanmamış olur, bütün gün uyurgezer halde dolaşırdım.. yalan mı?..sahi rüyamda Ferdi'yi göremedim, neyse bu gece sahne benimdi Ferdi kusura bakma..

27 Mart 2013 Çarşamba

Havayı Ne Zaman Özelleştireceksiniz? Fİkret Başkaya


türkiyenin önde gelen düşünürlerinden fikret başkaya hocanın son yazısı özelleştirmeler ile alakalı her ne kadar yazıda katılmadığım bazı noktalar olsa da hocanın hakkını yememek gerek, gerçekten üzerine parmak bastığı noktaların iyi incelenmesi şart? 15 yıldır dinmeyen bir özelleştirme furyasında olan ülkemizde  hala bir denetleme mekaniz mamasının olmayışının acı sonucunu İDO örneğinde ve iptal edilen köprüler projesinde gördük... umut ediyoruz gi her şey daha güzel olacak ama bu arada yapılan iyi niyetli uyarılarında dikkate alınması temennisiyle sizleri fikret hocanın yazısıyla baş başa bırakıyoruz..

 Havayı Ne Zaman Özelleştireceksiniz?
ankbaskaya1

Özelleştirme [privatisation], neoliberal saldırının üç sloganından biri. Diğer ikisi  serbestleştirme [libéralisation] ve kuralsızlaştırma [déréglementation]. Özelleştirme kamu mallarının, kamuya ait işletmelerin özel sermayeye, kapitalistlere satılması,  devlet tarafından sağlanan kamu hizmetlerinin de özel sektöre havale edilmesi demek. Velhasıl tüm bu alanların meta kategorisine indirgenmesi, metalaştırılması, paralılaştırılması, kâr etmenin hizmetine sunulması demek. Aslında asıl söz konusu olan, topluma/kamuya [socium‘a] ait varlıkların ve değerlerin kapitalistler tarafından yağmalanmasıdır... İşe önce bizde bir zamanlar KİT [Kamu İktisadi Teşebbüsleri] denilen, kamuya ait işletmelerin satışıyla başlandı. Fakat önce özelleştirmenin neden gerekli, neden vazgeçilmez olduğuna insanların inandırılması gerekiyordu.
Bu amaçla ünlü iktisat profesörleri, “konunun uzmanları”, bilimi kendinden menkûl zevat sahaya sürüldü. Gazete köşelerine çöreklendirildiler, televizyon ekranları özelleştirmecilere sonuna kadar açıldı. Her akşam neden özelleştirmek gerektiği, özelleştirmenin nasıl hârikalar yaratacağına dair tartışma programları düzenlendi. Nakarat kabaca şöyleydi: Devlete ait işletmeler verimsizdir, kaynak israf ediyorlar, bütçe açığını azdırıp enflasyona ve işsizliğe neden oluyorlar. Bir kere kamu işletmelerinin ve kamu hizmetlerinin “verimsizliği” bilim erbabı tarafından kanıtlanınca, artık üretilen yalanı medya büyütüp yayabilirdi ve insanların üretilen yalana inanması için fazla zaman gerekmedi. Politikacıların da devreye girmesiyle iş tamam oldu... Artık ortalama insan kamu işletmelerinin ne büyük bir bela olduğuna, tüm kötülüklerin kaynağı olduğuna  inandırılmıştı.

Oysa özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerin tamamı uydurmaydı. İki nedenden dolayı: Birincisi bu tür işletmeler ve hizmetler başlangıçta kâr etmek amacıyla oluşturulmazlar. Ekonomik kalkınma, kamu sağlığı,  sosyal refah gibi amaçların gerçekleşmesi için kurulurlar, orada kapitalist mantık dışı kaygılar ve amaçlar söz konusudur; Ve ikincisi, verimlilik kavramıyla ilgilidir. Bir kurum, bir hizmet kimin için verimlidir? Verimlilikten ne anlaşılması gerekir? Mesela 1930’lu yıllarda Karabük Demir Çelik Fabrikaları kâr amacıyla kurulmuş değildi. Ekonominin sağlıklı gelişmesi için gerekli görüldüğü için kurulmuştu. Aynı şekilde 1970’li yıllarda Et ve Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu vb. kâr amacıyla kurulmadılar. Dolayısıyla bir işletme veya bir hizmet kamunun elinde zarar eder, özel sektörün elinde kârlıdır demek saçmadır. İstenirse bir işletme “verimli” bir şekilde kullanılabilir. Nasıl kullandığınıza bağlı olarak. Zira kamu işletmelerini yönetenler başka dünyadan gelmiyor, başka bir kumaştan yapılmış da değillerdir... Asıl saçmalık bir kamu hizmetinin bir kâr aracına dönüştürülmesidir. Aksi halde insanlardan neye onca vergi alınıyor sorusu akla gelir... Tabii hala birazcık akıl kalmışsa. Şimdilerde bir tek havadan vergi alınmıyor ve buna rağmen kamu hizmetleri ve sosyal hizmetler de dahil, her şey özelleştiriliyor. Bu işte bir yanlış yok mu? Bu sefil durum neden sorun edilmiyor. Kaldı ki, kapitalist için kârlı olan herkes için iyidiranlayışı saçmadır. Eğer verimlilik eşittir kâr anlayışı geçerliyse, çelişkiden yakayı kurtarmak mümkün değildir.
Bu anlayış daha baştan kavramın kendinde [ contradiction dans le terme] bir çelişki barındırıyordu. Zarar eden, “verimsiz”  bir işletmeyi yegane amacı azami kâr olan bir kapitalist satın alır mıydı? Siz kapitalist olsaydınız satın alır mıydınız? Sorun verimlilik-verimsizlikle ilgili değildi. Asıl amaç “yapısal kriz” koşullarında değerlenme sıkıntısı çeken sermayeye yeni değerlenme alanları açmakla ilgiliydi ve o alan açıldı... Özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerden biri de söz konusu işletmeleri rekabete açmaktı. Zira rekabet “etkinliğin” vazgeçilmezi sayılıyor. Mesela Tüpraş nerdeyse tuz-sabun parasına, belki bir kaç yıllık kârına eşit bir fiyattan satılınca rekabete açılmış mı oldu? Daha önce bir devlet tekeli olan, bir özel sektör tekeline dönüştü. Hangi babayiğit Tüpraş gibi bir işletmenin karşısına dikilip, onunla rekabet edebilir? O halde iki şey: Birincisi, verimsiz hiç bir işletmeyi hiç bir kapitalist satın almaz; ikincisi, zaten kârlı olan işletme özelleştirmenin hemen ardından işçilerin en az üçte birinin işine son verir. Azami kârın bir gereği olarak... Fakat ona işten atmak denmez, “esneklik” denir...
Tabii bir başka önemli sorun da özelleştirilen [ sermayeye peşkeş çekilen] işletmelerin değerinin nasıl saptanacağıyla ilgilidir. Zira satılacak olan domates, biber değil ki, bilinen bir fiyatı yok. Tabii fiyat tespiti için emperyalist ülkelerin “uzman kurumlarına” milyonlarca dolar ödenmesi ayrı bir kepazelikti... Fakat satılan işletmelerin fiyatı ekseri alıcılar tarafından belirleniyor. Eğer özelleştirmeci bir iktidar varsa, zaten fiyat teferruattır. Böylece kamu kaynaklarıyla, yurttaşlardan toplanan vergilerle oluşturulmuş kamu işletmelerinin yerli/yabancı sermaye tarafından yağmalanması büyük bir başarı olarak sunulabildi...
Fakat o kadarı sermaye sınıfı için yeterli olmazdı. “Verimli” hale getirmek için eğitim ve sağlık hizmetleri, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb. de özelleştirme kapsamına alınıp, sermayeye peşkeş çekilmeliydi ve çekildi. Artık kimse bunların “verimliliğinden”, “kârlılığından” şüphe etmiyor. Şimdilerde tüm kamu hizmetleri sermayenin etkinlik alanı haline getirildi, metalaştırıldı, paralılaştırıldı, amaçlara ve varlık nedenlerine yabancılaştırıldı. Giderek üniversiteler bile birer kapitalist işletmeye, öğrenciler de müşteriye dönüşmekte...
Kalkınma yolunda hızlı adımlarla ilerlemek, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” için, topluma ait ne varsa özelleştirilmeliydi. Özelleştirmenin bir biçimi de 49 veya 99 yıllığına kamu mallarının, kamuya, hazineye ait varlıkların kapitalistlere kiralanmasıydı... Bu, kapitalistler için kaymaklı ekmek kadayıfı gibi bir şeydi... Devlet Üretme Çiftlikleri bu yöntemle peşkeş çekildi. Sonra özelleştirme sırası yollara, köprülere geldi. Şimdilerde DDY’nin satışı gündemde ama özelleştirilmeden önce “güzelleştirilmesi” gerekiyor. Bunların kapitalistlere hediye edilmeden önce yüksek kâr edecek hale getirilmeleri, “modernize edilmeleri”, bu amaçla da kamu bütçesinden milyarca dolar harcanması gerekiyor. Aksi halde aşırı kâr mümkün olmaz...
Gazetelere yansıyan haberlere göre sıra milli parklara gelmiş ama ona özelleştirme demiyorlar. Haber şöyle: “Milli Parklar İmara açılıyor”. Tabii imar iyi bir şey, Arapça ümrân’da türeme, “şenlendirme, bayındır hale getirme” demeye geliyor. Şenlendirmeye kim karşı çıkabilir? Eğer bu operasyonu haber yapan gazeteci, işin esasından haberdar olsaydı ve ikiyüzlülüğü sevemeyen biri olsaydı, nasıl bir başlık atması gerekirdi? Kim bilir belki şöyle: “Kamu mallarının yağmalanma sırası Milli Parklar’a geldi...” Yine yakın tarihte Bodrum’da bir belediye parkının özelleştirildiğine dair haberler yayınlandı.

21 Mart 2013 Perşembe

‘Helal daire keyfe kafi’ ama... Dr. Birsel Banu Okutan

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden Dr. birsen Banu Okutan Hocamızın bu haftaki Star Gazetesi açık görüş ekinde  yer alan ‘Helal daire keyfe kafi’ ama... başlıklı tesettür kavramı ve son yıllarda çoğalan tesettür dergiciliği! üzerine eleştirel bir bakış açısı ve bir hatırlatma ihtiyacı duyarak kalema almış olduğu yazısı



Dr. Birsen Banu Okutan / İstanbul Üniversitesi
Popüler kültür, genel hatlarıyla kapitalist pazar mekanizmasına bağımlı, kitle iletişim araçları tarafından yayılan, geniş kitlelere seslenen gündelik hayat tarzı olarak adlandırılmaktadır.
Sinema, müzik, televizyon programları, diziler, reklamlar gibi popüler kültür ürünleri farklı kimlikler üzerinde ortak zevkler, tüketim alışkanlıkları oluşturmakta ve standart eğilimler yaratmaktadır. Kendini tekrar tekrar üreten popüler kültür ürünlerinin tüketiminde ‘kadınlar’ aktif özne olarak yer almaktadır.
Modanın yörüngesinde gezinirken...
Güzellik üzerine kurgulanmış bir kadınsallık algısı ile kadınlar, genç ve zayıf gözükmek için güzellik merkezlerine gitmeye, kozmetik malzemeleri kullanmaya özendirilmekte; bir yandan da şık görünmek için modayı takip etmeye ve alışveriş yapmaya teşvik edilmektedir. Modanın yörüngesinde oluşturulan standart “ideal kadın tipolojisi” tüketim toplumunda kimlik oluşum ve kimliksel özelliklerin yerleşim süreçlerini de etkisi altına almakta; parçalı, değişken, kırılgan kadın kimlikleri yaratılmakta, bir bakıma da kimlik bileşenleri bulanıklaşmaktadır.
Popüler kültür bombardımanı
Dine önemli paye verdiği için örtünen kadın da diğer bireyler gibi popüler kültürün bombardımanı altında kalmaktadır. Popüler kültür ürünleriyle başörtülü kadınların girdiği ilişkiselliğin boyutu ve derinliği yapılan çalışma verileriyle günbegün aydınlanmaktadır. Tüm örüntüyü uzun uzadıya açıklamak bu yazı özelinde mümkün olmadığı için muhafazakâr, örtülü kadınlar için hazırlanan popüler ‘yaşam stili dergileri’ üzerinden yapılacak ilişkisellik analizi, mikro ölçekte de olsa konuyu anlaşılır hale getirebilir.
Son yıllarda, muhafazakâr tüketicilerin beğeni ve zevklerini oluşturma veya geliştirme amacıyla hazırlandıkları iddia edilen yaşam stili dergileri “helal daire keyfe kafidir”, “Müslüman kadın güzel olmasın mı?”, “İslam’ın da estetiği vardır” gibi mottolar altında varlıklarına meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Güzellik-moda-alışveriş sarmalında oluşturulan dergilerde makyajlı ve örtülü kadınlar modellik yapmakta; “Vakko cüzdan” “Rubenis gözlük”, “iPhone 4S”, “Flormar rimel”, “Christian Dior ruj” gibi markalı ürünler, alınması tavsiye edilen ürünler olarak sunulmaktadır. Bu sunumun skalası değişmekle birlikte bu tip dergilerin diğer moda veya yaşam stili dergileriyle benzerliği farklarından daha çoktur. Hedef kitle hangi tabaka olursa olsun iki tür dergi de piyasa mekanizmasının dinamiklerine göre işlemektedir. Dergiler moda, güzellik-estetik, ünlülerle söyleşi, kişisel gelişim örnekleri, sağlık haberleri gibi konular çerçevesinde oluşmakta, bol miktarda reklam kullanmaktadır. Mesela Ala dergisi tıpkı Elle dergisi gibi Chanel, Kenzo, Gucci, Burberry, Versace, Guess gibi markaların reklamlarını vermekte; bunlara ek olarak İklim, Olcay, İşbilir gibi daha az bilinen veya bilinmeyen tesettür giyim mağazalarını tanıtmaktadır. Reklam verenlerin mottoları ise yer yer farklılaşmaktadır. Elle dergisinde “Clinique, 3 saniyede harika bir cilt yaratılabilir mi? Evet” şeklinde seküler mottolara rastlanırken; Ala dergisinde “Helal sertifikalı Mihri güzellik ve bakım ürünleri ile siz de güzelliğinizi keşfedin” biçiminde dini terimleri ve muhafazakâr söylemleri kullanan reklamlarla karşılaşılmaktadır. Sonuçta değişik kitlelere hitap eden dergilerin mantalitesi aynı ‘tüketim yörüngesinde’ hareket etmektedir. Dergiler, ister muhafazakârlık olsun ister olmasın, değer veya inançları kendi kurallarına bağlayan piyasaya adapte olmaktadır.
“Böyle bir muhafazakâr yaşam stili dergisinin başörtülü dindar bir kadın veya birey için ne gibi sakıncaları olabilir?” sorusu hem üreticiler hem de alıcı kitle tarafından zaman zaman gündeme getirilmektedir. Bu sorunun cevabı, sosyolojik olarak ‘amaçlanmış davranışın niyetlenmemiş sonuçlar doğuracağı’ ilkesine dayanarak iki madde özelinde açıklanabilir. İlk olarak, dergilerde makyajlı, beden hatları ortaya çıkan başörtülü modellerin varlığı, örtüyü kıyafet-makyaj-stil üçgenine yerleştirmektedir. Esasen, “başörtü” dini bir göstergedir. Gösterilenin “dini amaç”, gösterenin “örtü” olduğu denklemde, “gösterenin” piyasa mekanizmasına göre çeşitlenmesi, renklenmesi, hızlı bir değişim sürecinden geçirilmesi “göstereni” şeyleştirmekte; “gösterilenin” ise varlığını unutturmakta, onu tanımsızlaştırmaktadır. Anlamından kopartılan stilize örtü şekilleri muhafazakar kitleler tarafından takip ve taklit edilip, sokağa düşmektedir. Sokağa düşen her model gözlerde aşinalık yaratmakta, aşinalık yadırgama oranını azaltmakta ve alışkanlıklara dönüşmektedir. Ticari döngünün motor imgesi olarak modanın arzuladığı da bu değişim takibinin alışkanlığa dönüşmesidir.
İsrafı prestijle eşitlemek...

17.03.2013 tarihli star gazetesinin açık görüş ekinde nazife şişman tarafından kalme alınmış son günlerin en tartışmalı ve şahsen benimde çok fazla tereddüt ettiğim bir konu olan Süt Bankası hakkında kaleme aldığı yazıyı paylaşıyoruz... 
Laboratuvarda pastörize edilerek endüstriyel bir ürüne dönüşüyor anne sütü. Ve bu esnada nasıl bir nitelik kaybı olduğuna dair araştırmalar da fazla gün yüzüne çıkarılmıyor. Böylece bütün doğallık vurgusuna rağmen karşımızda bir ürün olduğu göz ardı edilmiş oluyor. Halbuki süt bankası kurmak yerine bir sütanne vakfı kurulması düşünülemez mi?
Nazife Şişman

Bugüne kadar gerçekleşen 8 Mart kutlamalarında kadınlar konserler dinledi, çiçeklerle karşılandı, her yerde “kadın” diye başlayan nutuklar dinledi, çeşitli kurumların kutlama mesajlarına maruz kaldı. Ama ilk defa bir süt bankası hediye edilecekti kadınlara. Sağlık Bakanlığı, bu yıl Dünya Kadınlar Günü’nde İzmir’de bir anne sütü bankası açacaktı, ama olmadı. Belki de 23 Nisan Çocuk Bayramı’na ertelenmiştir, kim bilir? Süt, çocuklara hediye edilse daha anlamlı diye düşünülmüş olabilir. Nihayetinde anonim bir anneler topluluğundan alınıp anonim bir bebekler topluluğuna ulaştırılmayacak mı, bu nadide olduğu söylenen besin?
Şaka bir yana bu anonimlik üzerinde önemle durmak gerekiyor. Gerçi Sağlık Bakanlığı hangi kadının sütünün hangi çocuğa verildiğinin çok titiz bir kaydının tutulacağını vadediyor. Süt akrabalığıyla ilgili bilginin aktarılabilmesi için. Ama bu vaad endişeleri bertaraf etmiyor, çünkü çok karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Adı üzerinde bu bir banka ve kurumsal niteliği anonimlik üzerine kurulu. Siz hangi numaralı banknotun hangi müşteri tarafından yatırıldığının ve hangi müşteriye kredi olarak verileceğinin dökümünü yapabilen bir finans sistemi tahayyül edebiliyor musunuz? Biraz abartılı görülebilir bu benzetme, ama nihayetinde benzer bir durum söz konusu ve mahiyeti itibariyle böyle bir hukuki düzenleme yapmak çok zor görünüyor. Çünkü işin bizatihi kuruluşu, sütü, anneden ayrı bir madde olarak kabul edişe dayanıyor. Anne sütü bir maddedir, emzirmek ise bir eylem. Esasında anne sütüyle beslemenin biyolojik ve psikolojik faydalarını tesis etmek için hem maddeye hem de eyleme yoğunlaşmak gerekir. Mesela ememeyen prematüre bebeklere biberonla anne sütü verilmesiyle ilgili çalışmalar, anne sütünün materyal olarak faydaları üzerine yoğunlaşırken emzirmeyi konu alan çalışmalar bir pratik olarak emzirmenin duygusal ve gelişimsel faydaları üzerinde yoğunlaşır. Süt bankasının arka planındaki yaklaşım, anne sütünün emzirme pratiğinden tamamen kopuk bir şekilde sadece bir materyal olarak içeriğine odaklanıyor.
Bilimsel süt ve mamalar dönemi
Belki de ilk insandan beri kadınlar bebeklerini emzirmelerine rağmen anne sütünün bilimsel olarak faydasının tescili için yirminci yüzyılı beklemek gerekti. Zaten doğum, ölüm gibi insan hayatına dair pek çok evrenin tıbbileştirildiği ardından da teknolojikleştirildiği bir dönemdir yirminci yüzyıl. Nitekim üçüncü dünya ülkeleri bir sağlık programı çerçevesinde1960’lı yıllarda süt tozu ile ve bebekler için “bilimsel süt ve mama” ile tanıştı. Kalkınma programlarına içkin olarak servis edilen yapay süt ve mama, pek çok üçüncü dünya ülkesinde emzirme pratiklerini değiştirdi. Ama ne zaman ki Dünya Sağlık Örgütü, anne sütü muadillerinin pazarlama şartlarıyla ilgili uluslararası bir kod oluşturdu, işte o zamandan, yani 1981’den itibaren anne sütü ile beslemenin önemi küresel düzeyde kabul edilmiş oldu. O zamandan beri anne sütü bebekler için en uygun besin maddesi olarak kabul ediliyor. Anne sütü bankalarına ivme kazandıran “anne sütünün faydalarına dair söylem”in önemli bir aşaması olarak görülebilir bu dönem. Esasında ilk süt bankası 1909’da Viyana’da kurulur. O zamandan günümüze inişli çıkışlı ilerler bu serüven. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında erken doğan bebekler için süt bankaları ile ilgili bazı düzenlemelerin olduğu görülür. 1980’lerin ilk yarısında hızla artan süt bankalarının sayısı ikinci yarıda AIDS’in yaygınlaşmasıyla hızla azalır. Çünkü hastalık bulaşmasından korkar insanlar. Fakat 1990’larla birlikte süt bankaları yeniden artışa geçer.
2001’de ilk defa uluslararası İnsan sütü bankası kongresi düzenlenir. O zamanki rakama göre Fransa’da 18, Brezilya’da 154 süt bankası vardır. İngiltere’de ise 17 banka mevcuttur. Brezilya’daki rakama dikkatinizi çekmek isterim. Kalkınma programına içkin formül mamaların servis edildiği ve kültürel olarak emzirme pratiklerinin tamamen bozulduğu bir tarihsel tecrübesi var Brezilya’nın. Önce bebekleri emzirmekten vazgeçirten bir mama furyası ardından süt bankası kuruluşu. Bu nüfus ve kalkınma politikası ayrıca ve ayrıntılı olarak ele alınmayı hak ediyor. Ama günümüzde sadece bu ülkelerde değil pek çok ülkede süt bankaları sayıca artış gösterdi ve toplamda 500’e ulaşmış görünüyor.
‘Alternatif annelikler’…

3 Şubat 2013 Pazar

Başörtülü kadınların “simgesel imha”sı

not: bu yazı 02.02.2012 tarihinde agos gazetesinde Sevag Beşiktaşlıyan tarafından kaleme alınmıştır; yazıya orjinalinden ulaşmak için bu linki tıklayınız.


Başörtülü kadınların “simgesel imha”sı

Sevag Beşiktaşlıyan, “laiklik ve “modernizm” kaygısıyla erkekliğin iç içe geçtiğinde, kolay kolay yan yana gelemeyecek grupların başörtülü kadınlara karşı aynı noktaya gelmelerini” yazdı.

Sevag Beşiktaşlıyan
besiktasliyan@agos.com.tr
Mehmet Ali Birand’ın hayatını kaybetmesinin üzerinden yaklaşık iki hafta geçti. Merkez medya içinde liberal bir ses olduğu ve bu anlamda, gayet cesur bir duruş gösterdiği herkesin malumuydu. Bunun yanı sıra, gerçekten iyi ve güleç bir insan olmasıyla büyük kitlelerin sevgisine mazhar olmayı başarmış bir insandı. Ölümünün arkasından yazılıp çizilenler de, insanların ona karşı nasıl büyük bir sevgi beslediğinin ve ortaya koyduğu işlere ne kadar saygı duyduklarının bir göstergesiydi. Türkiye merkez medyasında haberciliğin belki de en iyisiydi, evet ama Türkiye’de Kürt sorunu ve ordu söz konusu olduğunda, içinde bulunduğu çevrelerde hiç alışılmadık tavırlar içinde olan Birand, Türkiye’nin en büyük fay kırığı laiklik tartışmasının bir tezahürü olarak başörtüsü olayını da içine alan dini özgürlükler konusunda çok kereler sınıfta kalmıştı.
28 Şubat sürecinin “cesur” ve “güvenilir” televizyoncusu Uğur Dündar’la aynı tonu tutturarak, arkada sanki dakika dakika bir cinayetin görüntülerini veriyormuşçasına gelen gerilim müziğiyle birlikte Adana’da okulda namaz kılan lise öğrencileri haberini ‘yorumsuz’ verebilmişti. Hem de sanki organize bir suç örgütünden bahsediyormuşçasına “toplu” vurgusuyla birlikte.
Aynı şekilde, ölümünden kısa bir süre önce “başörtülü muhabir çalıştırabileceğini fakat ekrana çıkartmayacağını” açıklamış ve gerekçe olarak da “kanalın markasına zarar verir” diyebilmişti. Birand, bu sözlerinden dolayı daha sonra özür dilemiş, kendisine yapılan eleştirileri haklı bulmuş ama yine “düşündüklerini söylediği için suçlu olduğunu” ifade etmeyi de ihmal etmemişti.

Görünür olmadığı sürece “zararsız”

Birand’ın bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere “başörtüsü elbette ki özel alanda bulunabilir, fakat kamusallaşamaz.” Başka bir deyişle, başörtülü kadınlar görünür olmadıkları sürece “zararsız”dırlar. Biraz önce belirttiğim gibi merkez medyanın en liberal ve saygıdeğer insanı bile söz konusu dini özgürlükler olduğunda bu noktada ise geriye kalanın ne boyutta olabileceği tahayyül sınırlarınıza kalmış bir mesele.
Aslında çok da uzağa gitmeden, 19 Ocak sonrasına bir göz atmak, bu noktayı tahmin etmek için yeterli olacaktır. Bilindiği üzere bu seneki anmada Agos’un penceresinden ilk konuşmayı Hidayet Şefkatli Tuksal yaptı. Evet 19 Ocak ertesinde bu detay, neredeyse tüm gazetelerde yer aldı; fakat eksik bir şeyler vardı: Tuksal’ın konuşması. Tuksal’ın neden bahsettiğine tam metni veren Taraf dışında birkaç gazete biraz değindi, çoğu gazete ise görmezden geldi. Hele ki Radikal’in tutumu ise tam bir fecaatti. Radikal’de yayınlanan haberde, konuşma yapanlar olarak sadece Noam Chomsky ve Rakel Dink yer alıyordu, yani Tuksal tamamen yok sayılmıştı. Haberi yazan Serkan Ocak, tüm konuşmalardan bahsetmiş olsa da, sayfa editörü, “Radikal’in sayfalarının küçük olması” bahanesine sığınarak, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın ismini dahi silivermişti.

Simgesel imha

Kristina Boreus, söylemsel ayrımcılık üzerine yazdığı makalesinde, bir toplumsal grubun, medyada nüfusun içinde yer aldığından çok daha az oranda temsil edilmesine “görünmez kılma yoluyla dışlama” olarak isimlendiriyor ve bunun, o toplumsal gruba sosyal olarak daha az önem atfedildiğinin işareti olduğunu belirtiyor. On yıllardır çekilen acılara ve verilen mücadeleye rağmen, başörtülü kadınların hala “kenar süsü” olarak görünürlük kazanabilmesi, tam da bu şekilde açıklanabilir. Laiklik ve “modernizm” kaygısıyla erkekliğin iç içe geçtiği böylesi bir alanda, kolay kolay yan yana gelmeyecek güçler, başörtülü kadınlara karşı aynı noktaya gelebiliyorlar. Bu güç birliği tarafından, görünmez ve değersiz kılınarak adeta “simgesel olarak imha” ediliyorlar.  
Aylardan yine Şubat geldi. Hâlihazırda yargılama sürecinde olan 28 Şubat Darbesi’nin tartışmasız en büyük mağdurları olan başörtülü kadınlar içinse çok şeyin değiştiğini söylemek mümkün değil. Halen milletvekili olamıyorlar, hatta sadece “aday yoksa oy da yok” dedikleri için gizli bir ajandayla rant peşinde koşmakla suçlandılar. Halen şirketlerde imaj kaygısıyla bırakın önemli pozisyonları, neredeyse yer alamıyorlar. Kendi mesleklerini icra ettiklerinde dahi sindirilemiyorlar ve bir taraftan Ercan Akyol gibilerinin en hafif tabiriyle sığ “şaka”larına, bir taraftan Ali Bulaç’ın mizojen çıkışlarına maruz kalıyorlar. Halen kendi sözlerini kamusal bir alanda söylediklerinde dahi sözleri duyulmuyor bile… Birisi 28 Şubat süreci bitti mi demişti?