Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu
ödev metinleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödev metinleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Mehmet Saray Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler kitap tanıtım inceleme



Not: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Günümüz Türk Dünyası Çalışmaları Dersi için hazırlanmış olan bir Kitap tanıtım ödevidir.

Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler
(1775-1875)
    Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, 181 sayfa.

       Yazar eserinde Türkistan diye adlandırdığımız coğrafya üzerinde 18.yy ve 19 yy’da hüküm sürmüş Türk/Özbek Hanlıklarının son devirlerini işlemiştir. Çalışma içeriğinde bu bölgede kurulmuş üç hanlık (Buhara, Hive ve Hokand) ve onların münasebetlerinden bahsetmekte ve Türkistan coğrafyasının Rus işgaline nasıl uğradığını ve birer müslüman hanlık olan bu küçük devletlerin, devrin en büyük müslüman gücü olan Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkileri kitabın içeriğini oluşturmaktadır. Rus işgalinin bölgeye yoğunlaştığı ve işgal tamamlanıncaya kadar olan tüm geçmiş diplomatik yazışmalar ışığında aktarılmaya çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devletinin üç hanlık dışında bölgedeki diğer devletler olan İran, Afganistan ve İngiliz Hindistan sömürge yönetimi ile ilişkileride aktarılarak bölgenin o dönemki siyasi yapısı çok yönlü bir şekilde okuyucuya sunulmuştur.
  Önsöz’de yazar bu konuyu neden çalışmak istediğini ve konunun Türk tarihi için neden önemli olduğu üzerinde durmuştur.
  Giriş kısmın(1-18)’da ise 3 konu başlığına ayırarak Türkistan hakkında önce coğrafi ve demografik bilgiler vermiş, ardından bölgenin siyasi durumu hakkında kısa bir malumat verilmiştir. İkinci konu başlığında Rus işgalinin nasıl gerçekleştiği aktarılmıştır. Önsöz’ün son konu başlığında ise Osmanlı Devleti’nin Türkistan Hanlıkları arasındaki münasebetlerinin ne zaman ve nasıl cereyan ettiğini aktarmıştır.
  XVIII. Asrın Son Çeyreğinden XIX. Asrın Son Çeyreğine Kadar Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Münasebetler (19-142) adlı bölüm eserin tek konu başlığı olup, dört alt başlıkta düzenlenmiştir. Eserde kaynaklar, bibliyografya ve arşivler ile ilgili ayrıntılı açıklamalar olup, son kısımlarında da Osmanlının Türkistan hanlıkları ile yazışmalarında kullanılan mektup örneklerinin kopyalarını ve onların Türkçe transkripsiyonunu da eklemiştir.
  Birinci alt başlık (19-28) “Rusya’nın Osmanlı Devleti Aleyhinde Yayılmasının Osmanlı Türkistan Münasebetlerine Tesiri(1775-1792)” ’ta Osmanlı’nın 18.Yy’ın son çeyreğinde ani değişen bir politika ile Türkistan Hanlıklarıyla kurduğu diplomatik ilişkilerdeki artışın sebebinden bahsedilmektedir. Burada Osmanlı’nın Rusya ile ilişkilerinde gerileme pozisyonuna geçmesinin ardından, Rusya’ya karşı kullanılabilecek askeri bir güç olarak Türkistan Hanlıklarının öne çıkarıldığı anlatılmaktadır. Osmanlı’nın özellikle Kırım’ın kaybedilmesinden sonra, burayı geri almak ve Rusların balkanlara ilerlemelerine engel olmak için Türkistan Hanlıklarının birer askeri müttefik gibi görülmek istendiğinden yazar tarafından değinilmiştir.

14 Nisan 2015 Salı

Mesudi Muruc ez Zeheb Altın Bozkırlar kitap tanıtım inceleme




Not: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Günümüz türk Dünyası Çalışmaları Dersi için hazırlanmış olan bir Kitap tanıtım ödevidir.

Muruc ez Zeheb (Altın Bozkırlar)

    Mesudi, Muruc ez Zeheb (Altın Bozkırlar), Selenge Yayınları, İstanbul, 2004, 275 sayfa.
Mesudi Hicri 3. Asrın sonlarında (280/893) ve 4. Asrın başlarında(345/956–346/957) yaşamış bir müelliftir.    Bağdat doğumlu olup, buradaki medreselerde çeşitli ilimler tahsil etmiştir. Hicri 300 yılının başlarında Bağdat’tan ayrılmış ve çeşitli seyahatlarde bulunmuştur. Bugündü İran dediğimiz Fars ve Kirman coğrafyasında, Horasan, Afganistan sonrasında ise Hindistan ve ardından Çin’i gezmiştir. Çin’den sonra Afrika’ya geçmiş özellikle Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde dolaştıktan sonra Yemen’e ve Şam bölgelerini gezmiştir. Şam’ın ardından Mısır’a geçmiş ve ömrünün sonuna kadar burada yaşamıştır.
Yazarın 17-34 arasında değişen eseri olduğu tahmin edilsede, günümüze sadece 2 tanesi ulaşmıştır: Muruc ez Zeheb ve Kitab et Tenbih vel İsraf.
Muruc ez Zeheb’in ilk çevrisi 19.Yy’ın ortalarında Fransızca’ya 9 cilt olarak çevrilmiştir. Bunun dışındaki diğer çevriler ise kısım kısım olup genelde ilgilenilen dar bölgelerle alakalı kısımlar olmuştur. Arap Dünyası Mesudi’nin eserine çok fazla kaynak göstermemesi ve İsrailiyat denilen Tevrat kaynaklı rivayetlere çok sık yer vermesi ve de bilimsel tahkikli bir baskısı olmadığı için gerekli ilgiyi göstermemiştir. Yeniden Tıpkı basımı 1964 yılında Kahire’de basılmıştır. Bir yıl sonra 1965’te Beyrut’ta 5 cildi orijinal ve tahkikli ve tashihli metin, 2 cildi de dizin ve notlar olarak 7 cilt halinde basılmıştır. Eserin Türkçe çeviriside Ahsen Batur tarafından 1965 Beyrut baskısından özetlenerek çevrilmiştir.
Eserin Muhtevası ise o dönem yazılmış diğer eserler gibi önce dünyanın yaratılışı ve yeryüzünün şekli, iklimler ve coğrafyadan bahsetmekte, sonrasında ise dönemine kadar gelen çok farklı rivayetleri aktarmaktadır. Eserde ilahiyat/teoloji’den, tarih’e, coğrafya’dan ahlak ve siyaset’e ve felsefe’ye kadar çok geniş bir içerik barındırmaktadır. Bunun dışında ise özellikle gezip görmüş olduğu İslam dünyasını çevreleyen ülkeler ile ilgili Çin’den Hindistan’a Hazar bölgesinden Afrika’nın doğu ve kuzey kısımları ile bugünkü Ortadoğu coğrafyası ve milletleri hakkında değerli bilgiler vermektedir.
Eserin Türkçe çevrisinde, günümüz koşullarına göre uyarlanarak, bugün kullanabileceğimiz veriler, özetlenerek aktarılmıştır. Özet kısmında çevirmen Ahsen Batur özellikle Türk Tarih ve Coğrafyası ile ilgili olan kısımlar önem vermiştir. Burada Türklere komşu olan yada ilişkisi bulunan tarih ve coğrafyalarıyla ilgili kısımlardan, çevirmenin önemli bulduğu konular çevrilmiş olup bunun dışındaki o dönemde yazılmış eserlerde de çok sık karşılaşılan bilgiler ya özetlenerek alınmış ya da atlanılmıştır.

13 Şubat 2015 Cuma

Vasily Viladmiroviç Bartold Orta Asya kitap tanıtım inceleme


Not: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Günümüz Türk Dünyası Çalışmaları Dersi için hazırlanmış olan bir Kitap tanıtım ödevidir.
Orta Asya – V.V. Bartold
( Günümüz Türk Dünyası Kitap İnceleme Ders Ödevi)
Konya  2014

V.V. Bartold, Orta Asya, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010, 504 sayfa. Kaynakça, Dizin.
Yazar eserinde Türkistan diye adlandırdığımız coğrafya üzerinde 18.yy ve 19.yy da hüküm sürmüş Türk/Özbek Hanlıklarının son devirlerini işlemiştir. Orta Asya ya da Türkistan sadece Türk milletinin ana yurdu olmasının ötesinde dünyamız ve medeniyet tarihi açısından özellikle 9Yy’dan başlayarak 16Yy’a kadar büyük önem arz etmiş bir coğrafyadır. Bölgede yaşayan halkların ve özellikle Türklerin dünya mirasına yapmış oldukları katkının ilk başlangıcını oluşturmaktadır. Türk halklarının yerel siyaset sahnesinden başlayıp küresel ölçekte söz sahibi oldukları çağlardan müellif V.V.Bartold’un yaşamış olduğu 20Yy’ın ilk yıllarına kadar bölgenin daha önce hiç yapılmamış olan tarihsel gelişim kurallarını göz önünde tutarak, kıyaslama metodunun yardımıyla gözden geçirilmiştir. Ayrıca bu yeni bilimsel usulle yazıldığı için modern bilim dünyasındaki ilk Orta Asya incelemesi eseri olması dolayısıyla büyük önem arz etmektedir. Bartold’un ömrünü harcayarak yaptığı çalışmaların, incelediği ana kaynakların ve bizzat coğrafyayı dolaşarak ve gözlemleyerek elde ettiği tüm verilerin derlenmesinin yanında kıyaslama ile de değerlendirmeden geçirerek ortaya koymuş olduğu önemli bir kaynaktır.

Bartold ve Zamanı adlı bölüm (s.1-18) alanında ilk olması hasebiyle büyük önem arz eden eserde Bartold’un kendi bireysel düşüncesiyle ya da dönemsel itibariyle sahip olduğu önyargılar nedeniyle görmezden geldiği yahut tam anlamıyla inceleme yapmadan fikir beyan ettiği konuların Bartold’dan sonra yapılan çalışmalarla düzeltildiği/güncellendiği bilgisini vermektedir. Eserin çevirmeni Ahsen Batur tarafından kitaba henüz başlamadan aktarılmıştır. Çevirmen tarafından eklenen bu detay okuyucunun konu ile ilgili daha güncel ve doğrusal bilgiler edinmesi istenmiştir.
Birinci Bölüm (s.19-86) “Geçmişin İzleri” adını taşımaktadır. Türkistan’ın coğrafi olarak değerlendirilmesinin yanı sıra bölgede ulaşılabilmiş en eski kayıtlardan, bir değerlendirme perspektifi çıkartılmak istenmiştir. Makedonyalı İskender öncesi bulunan kaynakların düzensizliği nedeniyle çok derli toplu bilgilendirme olmasa da İskender’in bölgedeki fütuhat hareketi ve onunla beraber gelip yerleşmiş bakiyelerinin bölgede neden oldukları siyasi ve kültürel değişikliğe kadar pek çok ayrıntıya yer verilmiştir. Aynı zamanda bölgenin Türk yurdu olmadan önceki yerel halklarından da bahsedilmiştir. Göçebe Türklerin bölgedeki hâkimiyeti İrani unsurlardan ele serencamı ile Hıristiyanlığın bölgedeki durumu da ayrı bir bölüm halinde incelenmiştir.

İkinci Bölüm (s.87-145) “Yedisi Tarihinden Yansımalar” adlı bölümdür. Bu kısımda Türkistan coğrafyasındaki tüm siyasi ve etnik yapı daha geniş kavramda tahlil edilmiştir. Bölgedeki halklardan “Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Kara-Kitaylar, Mogulistan ve Kalmıklar” alt başlıkları altında incelenmiştir. Bu halkların yaşadığı yerlerden ve tarih sahnesine çıktıkları andan başlayarak, etkilerini ne zamana kadar sürdürdükleri ve neler yaptıkları anlatılmıştır. Bölgedeki bu unsurlara ulaşmak için tarihsel birikimi ve yazılı kaynaklara sahip beklide tek unsur olan Çin Medeniyetinin Orta Asya için neden önemli olduğuna da her bölümde ayrı ayrı değinilmiştir.

Üçüncü Bölüm (s.145-372) “Orta Asya Tarihinden Yansımalar” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde ise Timuriler, Şeybaniler, Tacikler, Kırgızlar ve Türkmenler ile Gardizi’nin eseri olan Zeyn’ül Ahbar ile Moğolların hâkimiyetine aldıkları Müslüman unsurlara verdikleri isim olan “Sartlar” hakkındaki bilgileri içermektedir.

3 Şubat 2015 Salı

Corci Zeydan - İslam Uygarlıkları Tarihi I Kitap tanıtım inceleme




T.C.
Necmettin Erbakan Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Tarih Yüksek Lisan

İslam Uygarlıkları Tarihi I - Corci Zeydan
(İslam Tarihi ve Uygarlığı I Dersi Kitap Tanıtım Ders Ödevi)  

Corci Zeydan, İslam Uygarlıkları Tarihi I, çev: Necdet Gök, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, 758 sayfa. Yazar Önsöz, Çevirmen Önsöz, Dizin.
Dünya Tarihi içerisinde İslam Tarihinin önemi büyüktür. İslam kendinden önceki medeniyeti, kendisi ile birleştirmiş ve eski uygarlık tarihine son vererek dünya tarihinde yeni bir medeniyetin nüvesini atmıştır. Orijinal adı Tarihu’t Temeddün’l-İslami (1-5, Kahire 1902-1906) olan bu eseri kaleme alan Corci Zeydan’da bu büyük İslam Medeniyet tarihinin daha önce yazılmadığını görerek bu ihtiyacı gidermek için beş ciltlik bir külliyat meydana getirmiştir.  Coci Zeydan’a göre bir milletin tarihi yalnızca savaş ve fetihlerden ibaret olmayıp gerçek manada tüm uygarlık geçmişinin de bir araya getirilmesiyle oluşacağını düşünmektedir. Kendisi de bu amaçla yola çıkmış ilk İslam tarihçilerinin kitaplarından başlayarak edebiyat alanında, coğrafya alanında olsun, hadis ve tefsir eserleri veyahut siyaset ve idare ile ilgili olmak üzere pek çok konuda otorite olan geniş bir kaynağı kullanmıştır. İslam tarihinin bu orijinal kaynaklarının dışında Batı’da da İslam dünyası ile ilgili yazılmış onlarca eserden de faydalanmıştır. Kısaca derleyecek olursak C. Zeydan bu beş ciltlik külliyatını meydana getirirken Arapça ve Farsça orijinal kaynaklar başta olmak üzere çeşitli dillerde yazılmış yüzden fazla kaynağı kullandığını belirtmiştir.
İslam Medeniyet Tarihi hakkında ilk kapsamlı derleme olan bu eser Necdet Gök Hoca tarafından “İslam Uygarlıkları Tarihi” adıyla iki cilt olarak 2004 yılında gözden geçirilerek ve değişen bilgiler ışığında güncellenerek Türkçemize kazandırılmıştır. Necdet Gök Hoca’nın bu eserde en çok dikkat çektiği husus da, C. Zeydan’ın İslam Tarihi’ni savaş ve fetihlerin yanında kültürel ve uygarlık geçmişini bir arada harmanlayarak ve de bilimsel tekniklerle yorumlamayı başarmasıdır. Bu sayede olayların direkt aktarımından ziyade sebep ve sonuç ilişkisini mukayese ederek daha orijinal bir değerlendirme imkânı bulmuştur.
Eserin ilk bölümü (s.35-54) “İslam Öncesi Araplar ve Arap Yarımadası” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Arapların geçmiş tarihine kısaca bir göz atılmıştır. İlk verilen bilgiler, Arapların soylarının dayanağına dairdir. Arkasından İslam öncesi dönemde Arap yarımadasının sosyal, idari ve kültürel hayatına dairdir. Arabistan’da öne çıkan olaylar ve Kâbe-i Muazzama’nın bu bölgede ki etkisi de değinilen konulardandır.
İkinci bölüm (s.57-94) “Hz. Muhammed(s.a.v.) (571-632) ve İslam’ın Doğuşu”dur. Bu kısımda Hz Peygamber’in doğumu hayatı ve Nübüvvet mücadelesi anlatılmıştır. Hz Peygamber’in İslamiyet’i yayışı ve Mekke’den Medine’ye Hicreti, İslam Devleti’nin kurulması ve Mekkeli müşrikler ile mücadelesi ve son olarak Arap Yarımadasının tamamen fethi ve İslam’la tanışma süreci özet halinde verilmiştir.
Üçüncü bölüm (s.95-148) “Raşid Halifeler ve Sonrası” adını taşıyan bölümdür. Burada Hz Peygamber(s.a.v.)’in vefatından sonra Müslümanların ilk halife seçimi, Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ali’nin halifelik dönemleri ve İslam Devleti’nin siyasi ve içtimai olayları işlenmiştir. İlk İslam fetihleri, İslamiyet’in Arap Yarımadasının dışına çıkarak yayılması, Bizans ve Sasaniler ile savaşlar ve İran’ın fethedilerek Sasani İmparatorluğunun yıkılış süreci anlatılmıştır. Hz Ali döneminde başlayan Hz Muaviye ile siyasi iktidar mücadelesi ve Ümeyye oğullarının iktidarı ele geçirerek Emevi Devletini kurmalarından bahsedilmiştir. Emevilerin iktidara gelmelerinden sonra bir kez daha hızlanan İslam fetihleri sonucu İslam Devleti’nin ulaştığı geniş sınırlar ve diğer milletlerin de İslamiyet ile tanışmalarından söz edilmiştir. Abbas oğullarının 747 yılında başlattığı isyan sonucunda Emevilerin yıkılarak Abbasi Devletinin kurulması ve İslam dünyasının ulaştığı bu geniş sınırlar içerisinde yeni devletlerinde kurulmasına değinilmiştir. Bu yeni kurulan devletler bahsine örnek olarak Endülüs Emevi ve Mısır Fatimi Devletlerinden de kısaca bahsedilmiştir.
Dördüncü bölüm (s.149-210) “İslam Devletlerinde Yönetim” ismindedir. Bu bölümde fetihler sonucu oluşan İslam devletinin yapısı incelenmiştir. İslamiyet’in hüküm sürdüğü yerler ve bu bölgelerinin idari mekanizmalarından bahsedilmiştir. Halifelik kavramı üzerinde durulmuş ve Halifeliğin misyonuna da değinilmiştir. Ardından bir devletin merkezi dışında ki yerlerde idari mekanizmanın en üst konumun da bulunan Valiler ile Abbasilerin iktidarında ortaya çıkan diğer yarı bağımsız devletlerin siyasi yapısından söz edilmiştir.
Beşinci bölüm (s.211-174) “Askeri Teşkilat”a ayrılmıştır. Bu kısımda yazar İslam öncesi genel bir askerlik ve savaş taktikleri hakkında bilgi verdikten sonra İslam öncesi Arapların savaş yapılarından bahsetmiştir. Ardılında Hz Peygamber’den Hz Ömer’e kadar olan dönemdeki askerlik durumunun ahvali anlatılmıştır. Hz Ömer zamanından itibaren kurulan ilk düzenli ve daimi askerler ve buna bağlı gelişen askeri idare yapısının kurulumu ve gelişmesine değinilmiştir. Sonrasında “cihad” kavramı ve İslam fetihleri arasındaki ilişkiden söz edildikten sonra donanma üzerine bilgiler verilmiştir. İslam devletinde Donanma’nın ortaya çıkışı ve bu minvalde dünya da ki o dönem deniz teknolojisi ile İslam devletinin denizlerde ki durumu aktarılmıştır.

18 Mayıs 2014 Pazar

Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar Doğu Akdenizde Savaş Diplomasi ve Korsanlık – Nicolas Vatin özet

Osmanlı Tarihi dersi için hazırlanmış bir ödevdir. Ödev içeriği Nicolas Vatin'in Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar: Doğu Akdeniz'de Savaş, Dİplomasi ve Korsanlık Kitabı için hazırlanmış bir bireysel yorum içerikli ve de bütün bölümlerden hususi olarak bahsedildiği uzun bir kitap tanıtım ve incelemesidir.

Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar: Doğu Akdeniz’de Savaş, Diplomasi ve Korsanlık – Nicolas Vatin
( Kitap İnceleme Ders Ödevi)


Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar: Doğu Akdeniz’de Savaş, Diplomasi ve Korsanlık
  “Yazar Nicolas Vatin bu eseri kalem almasının nedenini Doğu Akdeniz’de önemli bir yeri olan Rodos Şövalyelerinin tarihini efsanelerden arındırmaya ve belgesel bir zeminde oturtmaya girişmiştir.”
Coğrafya ve İnsan Unsuruna Toplu bir Bakış
    Yazar bu bölümde “Hospitaller” şövalyeleri tarikatının Rodos’a geliş sürecini anlatmıştır. Ardından Rodos’un coğrafi ve fiziki yapısını bize göstermiştir. Rodos ile 12 adanın Anadolu ile olan bağı ve fetih öncesi buradaki yaşam hakkında bize kesitler sunmaktadır. Son olarak bu bölgede Rodos Şövalyelerinin askeri bakımdan nasıl konumlandıklarını anlatmaktadır.  
    “Rodos Toplumu” başlıklı bölümde ise Rodos ve civarında şövalyelerin egemenliği altındaki bölgelerde yaşayan halkların sosyal durumlarıyla ilgili bilgiler verilmektedir. Ayrıca şövalyelerin hangi milletlerden oluştuğu ve idari yapıyı nasıl seçtiğine dair bilgilerde mevcuttur. Adada ki şövalyeler İtalya, Almanya, İngiltere, Fransa, Auvergne(Fransanın güneyinde bir bölge), Provence(Marsilya yakınlarında bir bölge), Kastilya (Portekiz), Aragon(Katalonya) milletlerinden oluşmakta ve her milletin başında bir amiral/baş balyos/ şansölye ve büyük komodor gibi adlar verilen liderler mevcuttur. Bir dini tarikat olduğu için adada ki dini masrafların tüm gruplar tarafından ortak karşılandığı bilgiside metnin son bölümlerinde verilmektedir.
 Yazar birinci bölümde “Ekonomiye Toplu Bakış” adlı bölümde Rodos’un etrafındaki adaların tarım için verimli arazilerin mevcut olduğunu ama etraflarında her daim tehlikenin mevcut olması ve düşmanlardan gelecek baskın tehditlerine karşı tetikte olunması nedeniyle yeterince gelişmediğini öne sürmüştür. Bundan dolayı bu bölgede ki ekonominin ana damarını ticaretin oluşturduğunu ve bunun aynı zamanda bir canlılık ve süreklilik arz ettiğini söyler. Bu ticaret Rodos ve çevresini daima dışa bağımlı bir hale de getirmiştir.
  “Rodos’un Gereksinimlerinin karşılanması” bölümünde Rodos ve çevresi için en hayati nesne olan gıda ihtiyacının ve Rodosluların baskın ve savunma için levazımat ve materyallerin nasıl ve nerelerden temin edildiği açıklanmıştır.  Burada yazara ilginç gelen nokta ise, Rodosluların dibinde Anadolu, Yunanistan, Kıbrıs ve Mısır dururken, ispanya ve İtalya’dan tahıl ithal etmesidir. Askeri levazımat ve gemi temin noktasında ise Rodos tamamen ithal edici konumdadır ve her türlü askeri malzeme ve gereçler Batı’dan gelmektedir.

Annales Ekolü/Okulu özet değerlendirme ödev metni

Sosyolojide yöntem sorunu dersi için 2014 bahar döneminde hazırlanmış ve deerste sunum yapılması için hazırlanmış ve ağırlıklı olarak Peter Burke'nin kitabından yararlanılmış Annales okulu/ekolü hakkında kısa ve özet bir bilgi çalışmasıdır.



Annales Ekolü/Okulu
1929 yılında Lucien Febvre ve Marc Bloch tarafından Fransa da kurulmuş olan Annales dergisi etrafında ortaya çıkmış olan ekoldür. Bu derginin amacı standart tarihi dergilerin aksine, diğer coğrafya, ekonomi, siyaset vb. bilimleri de kullanarak disiplinlerarası bir yöntem düşüncesi geliştirmektir istemişlerdir.[1]
Tarihçi olarak bu dergiyi kurmalarında diğer disiplinlerden neler öğrenebileceklerinin farkına varmayı amaçlamışlardır. “Bloch ve Febvre, sosyal bilimcilerin öncelikle çağdaş sorunlarla ilgilendiklerini belirtmekle birlikte, tarihçilerin kaynaklarına hangi sorunlarla yaklaşacaklarını ancak toplumsal bilginin diğer alanlarıyla uğraşan meslektaşlarının yardımıyla kavrayabileceklerini savunmuşlardır.[2]

Kurucular
Annales hareketinin ilk kurucuları 16.yy uzmanı Lucien Febvre ile Ortaçağ uzmanı Marc Bloch’dur. L. Febvre, Ecole Normale Superior’a 1897 yılında kaydolmuştur. “Bu okul o yıllarda Paris üniversitesinden ayrı küçük ama düşünsel etki gücü geniş olan bir kolejdir. Her sene 40 kadar öğrenci kabul eder ve bunları standart üniversite eğitimi yerine, seminer tarzında; bir öğretim üyesinin önderliğinde bir konuyu incelemek veya tartışmak için genellikle ileri düzeydeki öğrencilerden oluşan gruplara verilen metod ile işlemektedir.” L. Febvre’nin burada ilerdeki bilimsel çalışma hayatına etki edecek 5 önemli isimden ders alma imkanı bulmuştur. Felsefeci Henri Bergson, coğrafyacı Paul Vidal de La Blache, Felsefeci-antropolog Lucien Lewy-Bruhl, Snat Tarihçisi Emile Male ve Emile Durkheim’in öğrencisi olan dilbilimci Antoine Meillet idi. Özellikle Meillet’e hayranlığını, Febvre devamlı dile getirecektir. Kendisi ayrıca sol çizgide çıkarılan ekonomik ve toplumsal kurumlar hakkında incelemeler açısından çok zengin bir çalışma olarak nitelendirdiği “Historie Socialiste de la revolution Française’in (1901-03) etkisinden de söz etmektedir.”[3]
Marc Bloch’da Ecole Normale Superior’a girmiştir. Babası bu okulda eski çağ tarih kürsüsü olan bir araştırmacıdır. Marc bloch Ecole’de kendisine en çok etki eden kişinin Emile Durkheim olduğunu söylemiş ve özellikle onun çıkarmış olduğu “Anne sociologique” dergisinin kendisinde tesirinin büyük olduğunu ifade etmiştir. M. Bloch burada çağdaş siyasete ilgi duymasına rağmen orta Çağ tarihi üzerine uzmanlaşmayı tercih etmiştir.[4]
                                                          
Marc Bloch ve L. Febvre aynı okulda okumalarına rağmen Febvre, Bloch’dan 8 yaş büyüktür. İkili 1920 yılında Strasbourg üniversitesinde ki görevlerine başlayıncaya kadar ortak bir birliktelikleri olmamıştır. “M. Bloch’ün coğrafyaya ilgisi, Febvre’ün ise sosyolojiye olan merakı daha güçlüdür. Bununla birlikte ikisi de disiplinlerarası ve sorun odaklı bir düşünme tarzına sahiptiler. Bütün bunlar Strasbourg üniversitesinde hoca olmalarıyla aralarındaki bağın daha da güçlü bir şekilde oluşmasıyla sonuçlanacaktı.[5]
 “Bloch ile febvre’in her ün bir araya geldikleri 1920-1933 arasındaki Strasbourg dönemi Annales hareketinin filizlenmesi ve doğmasına yol açacaktır. Bu ikilinin çevresinde son derece canlı bir disiplinlerarası grubun yer alması, ayrıca onların bir araya gelmesine vesile olan Strasbourg kentinin Almanlardan daha yeni geri alınmasından dolayı ve de Strasbourg üniversitesinin yeni oluşturulmakta olması, ortamın da düşünsel yeniliğe elverişli olması sayesinde disipliner sınırların aşılarak fikir alışverişinin yapılmasını kolaylaştırıyordu.[6]
Avrupa da Annales Öncesi Tarih Yazımı

“Heredotus ve Thukydides’in çağından beri Batı’da tarih çeşitli janrlar içerisinde- manastır vakayınameleri, siyasi anılar, antika meraklısı denemeler vb.- yazıldı. Gelgelelim büyük adamların –şeflerin ve kralların- yaptıkları büyük işlerin öyküsü olarak sunulan siyasi ve askeri olayların anlatısı uzun bir süre tarih yazımının başat biçimi oldu. Bu başat biçim ilk ciddi itirazlarla Aydınlanma döneminde karşılaştı.[7]

“PİAGET’NİN AHLAKİ GELİŞİM EVRELERİNİ TESPİT ETMEYE YÖNELİK HAZIRLADIĞI HİKÂYELER” İLE 6-13 YAŞ ARASINDA ÇOCUKLARDA AHLAKİ GELİŞİM TESPİT ÇALIŞMASI



“PİAGET’NİN AHLAKİ GELİŞİM EVRELERİNİ TESPİT ETMEYE YÖNELİK HAZIRLADIĞI HİKÂYELER” İLE 6-13 YAŞ ARASINDA ÇOCUKLARDA AHLAKİ GELİŞİM TESPİT ÇALIŞMASI
( Ahlak Psikolojisi Final Ders Ödevi)


1 ) - Erkek –  9 Yaşında –  3. Sınıf
Hikâye 1
1- “Ali, odasında iken annesi onu yemeğe çağırır, fakat Ali annesinin çağırdığı odadan içeri girerken kapının arkasındaki sandalyede içinde on beş bardak bulunan tepsiyi devirir ve bardaklar kırılır.”
2- “Mehmet, annesi evde yokken kavanozdan şeker almak ister ve rafa uzanır ancak kavanozu yere düşürür ve kırılır”.

Soru 1: Hangi çocuk daha suçludur? Hangi çocuk daha yaramazdır? Neden?
Soru 2: Sence ceza verilmeli mi? Nasıl bir ceza verilmeli?
1 -  Ali suçludur çünkü 15 tane bardak kırıyor.
Mehmet’e normal, Ali’ye fazla ceza verilmeli.
Ali den bardakların parasını alalım; Mehmet’ten hem şekerin’ hem de şekerliğin parasını alalım.

Henüz Dışa bağımlı dönemi yaşamaktadır, olaylarda niyeti görememekte sadece sonuca göre değerlendirmektedir. Ceza değerlendirmesini ise sadece maddi olgulara göre vermiştir.

Hikâye 2
1- “Emre isminde küçük bir çocuk, babasının masasının üzerinde unuttuğu dolma kalemi ile oynamaya başlar. O sırada da masa örtüsünü küçük bir damla mürekkeple lekeler.”

2- “Can isminde başka bir çocuk, babasının masanın üzerinde bıraktığı dolma kalemin bittiğini görür. Babasına yardımcı olmak için kaleme mürekkep doldurmak isterken, mürekkep şişesine eli çarpar, masa örtüsü üzerinde kocaman bir leke oluşur.”
Soru 1: Hangi çocuk daha suçludur? Hangi çocuk daha yaramazdır? Neden?
Soru 2: Sence ceza verilmeli mi? Nasıl bir ceza verilmeli?
2 -  Emre yaramazdır, çünkü kalemle izinsiz oynamıştır.
Can da yaramazlık yapmıştır ama babasına yardım etmek istiyor.
Can’a da Emre’ye de ceza verilmelidir.
Can’ın cezası döktüğü mürekkepleri temizlemesi;
Emre den ise döktüğü mürekkeplerin parasını isteyelim.

Burada niyet görülmüş ve ona göre özerk dönem yaklaştığının ilk işaretleri sezilmiştir. Cezalar ise orantılıdır.


Hikâye 3
1- “Ali çok fakir ve küçük olan bir arkadaşı ile karşılaşır. Bu arkadaşı ona evde yiyecek bir şey olmadığı için o gün hiçbir şey yemediğini söyler. Sonra Ali bir fırına girer, parası yoktur ve fırıncının arkasını dönmesini bekler, bir ekmek çalarak kaçar. Ekmeği arkadaşına verir.”
2- “Ayşe dükkâna girer, tezgâhın üzerinde çok güzel bir kurdele görür ve kurdelenin elbisesinin üzerinde çok güzel duracağını düşünür. Böylece dükkân sahibesi arkasını dönünce onu alarak kaçar.

Soru 1: Hangi çocuk daha suçludur? Hangi çocuk daha yaramazdır? Neden?
Soru 2: Sence ceza verilmeli mi? Nasıl bir ceza verilmeli?
3 -  Ayşe daha suçludur çünkü kendini beğendirmek için hırsızlık yapıyor.
Ali de suçludur ama o arkadaşına yardım etmek için hırsızlık yapıyor.
Ali’ye biraz kızalım; Ayşe’ye çok kızalım ve 5 tane kurdele parası isteyelim.

Burada da niyet görülmüş ve ona göre ceza muamelesi verilmesi istenmiştir. Burada bağımlı dönemden çıkılmaya başlandığının işaretleri daha somuttur.

Genel Değerlendirme:
Bağımlı dönemden genel itibariyle çıkmaya başlanmıştır. Ama henüz bu devre tam olarak atlatılamamıştır. Özerk dönem’in ilk safhalarında bulunmaktadır. Cezalar ise olaylar ile orantılı ve bağım dönem ile özerk dönem arasındaki çocukların algılayışlarına göre verilmesi muhtemelen cezalardandır.










14 Nisan 2014 Pazartesi

AFFETME “pozitif psikoloji bağlamında affetme eylemi

2013/2014 eğitim yılı bahar döneminde aldığım Ahlak psikolojisi dersinde  "Affetme" eylemini pozitif  psikoloji bağlamında ele alarak yaptığım bir ödevi paylaşıyorum.  Ödev içerik bakımında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Ayten hocanın yaptığı çalışmalardan ve özellikle Uzman Psikiyatr Edward M. Hallowal un dilimize "Affetmek Üzerine" diye çevrilen kitabı üzerinden gidilerek ele alınmıştır. Bunun nedeni dilimizde özellikle "affetme kavramı" daha çok ilahiyat alanında ele alınmıştır; burada insan ilişkilerinden ziyade Kul ve Yaratıcı arasındaki  ilişki noktası üzerinde durularak, Cenab-ı Allahın rahmet ve merhamet sıfatlarının tecellisi üzerinden çalışmalar üretilmiştir. Onun dışında ise gene ilahiyat ve eğitim bilimlerinde Değerler eğitimi kapsamında alt başlık olarak kısıtlı ve sınırlı sayıda araştırma ve incelemeye konu edinilmiştir. Psikoloji ve bir insan davranışı bağlamında ise bu durum şuan için çok iç açıcı gözükmemektedir. türkçe olarak yapılmış bilimsel araştırma sayısı bir elin parmaklarını henüz geçebilmiştir. (tabi her şeyi sadece pozitivist temelli bir bilim kafasıyla açıklamak gibi bir düşünce yada fikriyatımız kesinlikle yoktur.) Bu kapsamda özellikle Hacettep üniversitesinde kurulan Affetmeyi geliştirme grubu şu an için en önemli çalışmaları yürüten bilimsel ekip olarak dikkat çekmektedir. "Affetme Arttırılabilinir mi?" "Hataya iliskin özelliklerin başkasını affetmeyi yordaması" gibi makaleler bize yardımcı olmaktadır.
Onun dışında da Marmara İlahiyat Din psikolojisi bölümünden Ali Ayten hocanın affetme ve dindarlık eğilim araştırmaları da ilgililer için kaynak olarak kullanılabilmektedir.
Bu çalışmamızda Öncelik pozitif psikoloji bağlamında olduğu için dinsel içerikler göz ardı edilmese de, Yaratıcı kul ekseninden ziyade kulların birbirleriyle ilişkiler dikkate alındığı için çok fazla atıf yapılmamıştır. Bir lisans öğrencisi tarafından ödev maksadıyla hazırlanmış bir çalışma olduğunu ve kişisel görüş ve değerlendirmelerden ziyade bolca alıntılar ile bir derleme çalışmasının yapıldığı da unutulmamalıdır. Çalışmada kullanılan alıntı ve dipnotlar kaynak gösterilerek alıntılanmıştır. Buna rağmen gözden kaçan bir durumun olma ihtimali her zaman için mevcut olabileceğini de unutulmamasını rica ederiz. Yapılan bu çalışmayı bir sonraki özellikle daha basit yapılacak ödev ve araştırmalara bir fikir vermesi amacıyla yayınlıyoruz. Ödevden her türlü alıntı yapmak serbesttir. Yapılan alıntılarda kaynaklarında göz ardı edilmemesi alıntı yapacak kişi için bir fikri mülkiyet hakkı doğurmaması için önemlidir.

M.T.G. Nisan 2014


AFFETME
“pozitif psikoloji bağlamında affetme eylemi”
( Ahlak Psikolojisi Ders Ödevi)


İstanbul, 2014

   Affetmek dilimize ’afv’ kökünden Arapçadan geçmiş bir kelimedir. Afv kelimesi; birinin suçunu bağışlama, özür dileme, görevden alma[1], mazur tutma, istismar etme[2] gibi anlamalara gelmektedir.
  Afv kelimesinden türeyen “affetmek” ise sonuç itibariyle bir ceza gerektiren, suç, kusur kabahat veya günah için ceza vermekten vazgeçmek, bağışlamak, kendisine karşı kötü kırıcı veya kaba davranışı olmamış saymak, özrünü kabul etmemek, mazur görmek[3], vazifesine son vermek, azletmek[4] anlamlarına gelmektedir.
  Terim olarak ise; ahlaki bir erdem. İnsani bir incelik, insanın iç dünyasında “sürekli salınım halindeki gönül sarkacı”nın yakalamaya uğraştığı “denge ve kıvam” hali. Belki de hayat denen, uzun, karmaşık temellerden biri. Olup biteni, farklı bir şekilde kavramam ve karşılama biçimidir.[5]  
Sözlüklerde affetme ile ilgili, “affedilme” ”affedilmek” ”affetme” ”affetmek” ”affetmemek” “affettirme” ”affettirmek” ”affeyleme” ”affeylemek” ”affolunma” ”affolunmak” ”af” ”afv” ”aff” ”affediliş” ”affetmez” ”afüv”  gibi ikisi olumsuz on beşi olumlu manada on yedi sözlük ve terim anlamı mevcuttur.
  Bir tek kökten bile bu kadar farklı terim manaları taşıyan ama neredeyse hepsi aynı minvalde ve büyük bir çoğunlukla olumlu yönde birleşen bu kelimenin türemiş olması af(afv) ve affetme kavramının insanoğlu için ne kadar büyük bir önem arz ettiğinin bir göstergesidir.
Süreç olarak ‘Affetme’
  Affetme aslında insanın kendisine dolaylı ya da direkt olarak maruz kaldığı bir haksızlık, eza, cefa veya adaletsiz bir davranışa karşılık, bulamış olduğu olumlu muamele halidir.”Gerçek bir affetme, gönüllüdür, koşulsuzdur ve aktif bir süreçtir. Bütün bir affettirme hem affedeni hem de affedileni dönüştürebilir[6]
   “Affetme suçluya karşı kurbanın (kendisine karşı suç işlenen) düşünce, duygu ve davranışlarıyla gerçekleşen digergam dönüşüme verilen bir isimdir. Affetmeyi redderek bunda ısrar etme durumu ise kin gütmedir. Affetmek suçu görmezden meydana gelmek ya da suça bahane bulmak anlamına gelmez. Suçlunun yaptığı bir şeyden suçlu olması, belki olayların daha farklı gelişmiş olmasını dileme, en azından suçlunun yaptığı şeyi bir daha tekrarlamayacağı konusunda iyimser olunması manasına gelir. Affetme, suçlunun sorumluluğunda kurtuluş anlamına gelmez. Affetme, manevi anlamda kırgınlık yaşayan kimsenin, bu kırgınlığı ve kızgınlığından suçlu lehine vazgeçmesidir[7].”
  “Ancak affetme, sadece “affediyorum” sözünden ibaret değildir. Bireyin davranışlarına, hayat tarzına ve başkalarıyla olan ilişkilerine yansıyan bir yönü vardır.[8]” Affetme kurbanın suçluyu affetmediği gibi onunla olan ilişkisine de bunu yansıtarak göstermesidir. Aksi hale affetme süreci tam olarak gerçekleşmemiş olacaktır[9].
 
Affetmeye neden ihtiyaç duyarız ve Ne için gereklidir?
     İnsan davranışları içerisinde yaparken en çok zorlandığı davranışlardan birisidir; affetmek. “Affetmek çok ender başvurduğumuz bir çaredir.[10]
  Aslında Affetmek kendimize sunduğumuz bir armağandır.[11] Boşu boşuna acı çekmememize engel olacak bir gönül eylemidir. ”Mantık olarak, büyük suçların bağışlanmasının neredeyse olanaksız olduğu sonucuna varabilirsiniz, özellikle de eğer yaşamınızın en güzel dönemi başka birisinin yaptığı bir hatayla mahvolmuşsa. Ama affetmek asla olanaksız değildir.[12]”Affetmeyi başarabilirse bundan en karlı çıkacak kişinin yine kendisi olacaktır. Tabi hala haklı olmayı geri kalan her şeye tercih edecek insanlar haricinde.
  Affetmek için ne gerekir? “Dış işleri bakanının diplomatik yetenekleri mi? Yukarıdan bir mucize mi? Ya da affetmek, suç gerçekten ağır olduğunda ortalardan kayıp mı oluyor? Üzücü hataları affetmek, dünyanın hala inandığı gibi yüzeysel ve eğitimsiz duygusallara özgü saf bir eylem mi?”[13]
  Affetmek insanı özgürleştirir, insanı aşağı çeken öfke ve dargınlıktan kurtularak beyninde ki kin ve öfkeye ait olan kelepçelerden kurtulabilirsiniz.[14]
  Affetmek ruhumuzu canlandırır. Kendimizi daha mutlu hissetmemizi sağlar ve düşüncelerimizi aydınlatır. Adımlarımız hafifler ve günlerinizi şikayetlerin gölgesinde geçirmekten kurtulursunuz.[15]

28 Ocak 2014 Salı

Selimiye Kışlası ve Tarihi araştırma ödevi

 Selimiye kışlası hakkında 2012-2013 eğitim döneminde istanbul toplum ve edebiyat dersinde hazırlamış olduğum, araştırma ödevidir. Akademik kurallara nispeten uyulmuştur. ana kaynaklar DİA(Diyanet İslam Ansiklopedisi) veMehmet Mermi Haskan'ın Yüzyıllar Boyunca Üsküdar isimli kitabıdır. Kendi değerlendirme ve görüşlerime neredeyse hiç yer verilmemiş olup metindeki tüm kelime ve cümleler neredeyse dipnotta verilen kaynaktan bire bir alıntıdır.
Faydalanacak kimselere şimdiden başarılar dilerim...



Selimiye Kışlası
Üsküdar’ın en maruf semti olan Selimiye Mahallesi’nde ve bu mahallenin yollarından olan bükücüler Hanı sokağı, Çeşme-i Kebir Sokağı ve Kavak İskelesi Caddesi ile çevrili çok geniş bir alanı kaplar. Kışla, Kavakdere vadisiyle Harem İskelesine inen vadinin arasında yükselen bir tepe üzerine yapılmış olup Ankara asfaltına bakan tarafı yalıyar halindedir. [1]
Kareye yakın dikdörtgen planlı (267 x 198 m.), iç avlulu yüksek istinat duvarları üzerinde yükselen üç katlı çok büyük ve ihtişamlı bir yapı olup köşelerindeki kuleler abidevi görünüşünü tamamlar. İlk defa Sultan III. Selim taraından 1800-1803 yıllarında Üsküdar’daki Kavak Sarayı’nın arkasına yaptırılmıştır. 1803’te müştemilatıyla birlikte tamamlanan kışla, bugünkü binanın üçte biri kadar bir alana sahip olmakla birlikte dönemi için büyük bir yapıdır ve İstanbul’daki büyük kışlalar döneminin başlangıcını teşkil eder. Nizam-ı Cedid Hareketini başlatan III. Selim, Kışlasını yeni düzenin askeri alandaki mekansal karşılığı olarak inşa ettirmiştir.[2]
   Yapının iki katlı ve iç avlulu olduğu, plan şemasının avlu tarafında açık bir koridorla dış cepheler boyunca sıralanan odalarda meydana geldiği, yirmi dokuz odalı kısmi bodrumu bulunduğu tespit edilmektedir. Bu dönemde köşelerinde kuleler yoktur. Binanın kuzey ve güney cephelerindeki kapıları özenle işlenmiştir. Talim meydanı deniz tarafındadır. İki kasrı hümayunu bir camisi olduğu gibi, hastahane, mutfak ve çamaşırhane gibi servis birimleride kışlanın doğusunda ve batısında olmak üzere ikişer tanedir[3]
Binanın dış duvarları düzgün kesme taş ara duvarları moloz taş örgülü, döşemeleri ve çatısı ahşaptır. Yapının içerisinde mimarbaşı Mehmed Arif Ağa’nın imzası vardır, mühendiside Abdurrahman Efendi’dir. III. Selim boyunca kışlanın özel bir ismi olmayıp bazı farklı isimlerle anılmıştır; Yeni kışla, Muallem Asker Kışlası, Neferat Kışlası gibi sıfatlarla tanımlanır. 1830’dan sonra Selimiye Kışlak-ı Alisi, Selimiye Kışla-i Hümayunu olarak adlandırılır.[4]
İnşaat defterine göre benzersiz biçimde ve “yoktan var edilerek” (icad ve ibda’) yapıldığı ve kütlenin  büyük olduğu ifade edilmiştir. Nizam-ı Cedid kapsamında kurulan Anadolu kışlalarında askerler getirilerek burada talim yaptırılmıştır. 1807 de Kabakçı Mustafa ayaklanmasıya Nizam-ı Cedid hareketine son verildiğinde kışlanın han yapılması için ferman çıkmış ve kışlanın süslemeleri büyük zarar görmüştür. Temmuz 1808 de II. Mahmud tarafından Sekban-ı Cedid Askerlerine tahsis edilmişsede daha sonra çıkan yeniçeri isyanıyla bir daha bina olunmammak üzere yakılmış ve arazisi 1809 da satışa çıkarılmıştır.15 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağının ilgasıyla birlikte kışlanın yeniden inşasına başlanmış ve kışlanın satılan arazisi tekrar kamulaştırılmış ve kışlanın hem mimari projesi hem de maketi hazırlanmıştır. Bina iç avlusu, avlu tarafındaki koridoru ve dış cepheleri boyunca sıralanan odalarıyla yeniden inşa edilen kışlanın dış ve iç duvarları taş, döşemeleri ve çatısı ahşaptır. Dört cphesinde birer kapısı olan yapının köşelerinde kuleler de bu dönemde inşa edilmiştir. 27 ocak 1829’da görkemli bir törenle açılan kışlanın mimarı Hassa başmimarı Seyyid Abdülhalim Efendi’dir. Binanın kapılarında farklı kitabelerin bulunması kışlada yapılan onarımları işaret eder. Toplamda 3 farklı tarih bulunmaktadır.[5]
 Kırım Harbi sırasında 2,5 yıl(1854-1856)boyunca Osmanlı Devleti kışlayı Himalaya Gemisi’yle ve zevceleriyle beraber İstanbul’a gelen İngiliz askerlerine tahsis edilmişti. Bu sırada İngliz askerlerine hemşirelik yapmak amacıyla İstanbul’a gelmiş olan Florance Nightingale(1820-1910) ve oda arkadaşı hemşire Miss Buracebridge ile bugün müze olarak kullanılan alt üst iki odada kalmıştır.[6] Kırım Savaşında büyük dikkat çeken bina avrupa basınında konu olmuştur.[7]
 Osmanlı ordusundaki ilk terhis töreni 26 mart 1844’te bu kışlada yapılmıştır. Büyük üsküdar yangınında harikzedeler(temmuz 1887) ve sonrasında muhacirler(1921) ve mübadele sırasında göçmenler(1950) Selmiye’de ağırlanmıştır. 1920 de İstanbul işgal edildiğinde kışla İtalyanların kontrolüne giirmiş, Kurtuluş savaşın esnasında kışladan Anadolu’ya silah kaçırılmış ve işgal sonrasında İstanbul’a ilk gelen piyada birlikleri Selimiye Kışlasında kalmıştır(1923). Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir süre boş kalan kışlanın maddi ve manevi değerinin iade edilmesine karar verilerek 1959’da askeri ortaokul yapılmıştır. Kışla 1964 yılından beri Türk Silahlı kuvvetleri’nin Birinci Ordu’sunun yönetim merkezi ve Birinci Ordu Komutanlığı karargahıdır.[8]

Değerler Eğitimi Kapsamında Müslüman İlim Öncüleri ve Müslüman İlim adamları çalışması


Aşağıda ki ödev DİA(diyanet İslam Ansiklopedisi) ve Şaban Döğen'in Yeni Asya yayınlarından çıkan Müslüman İlim adamları ve Müslüman İlim Öncüleri adlı iki ciltlik eserinden değerler eğitimi kapsamında belli bazı Müslüman İlim adamları seçilerek örnek çalışmalarda kullanılmak üzere yapılmıştır.


Kindi:  ilk İslam filozofu, kelamdan felsefeye geçişi gerçekleştirmiş, o güne kadar genelde Süryanilerin elinde olan bilim i yetiştirdiği talebeler ile Müslümanlarında söz sahibi olarak ilerlemesinde en büyük emeği geçen, İslami ilimlerin tasnifi üzerine ilk düzgün çalışma yapan, hatta izafiyet kavramı dediğimiz kavramı ilk ortaya çıkaran Avrupalıların “alchindus” diye bildiği ilim adı.

İbnül Heysem:  Optik ilmnin kurucusu, orta çağın en büyük fizikçisi, matematikçi, filozof, astronom. Batda “Alhozen, Aveneton” diye bilinir.

Harizmi(9. yy):  Cebir ilminin kurucusu, matematikçi, astronom, coğrafyacı. Onun sayesinde cebir ilmi hesap ilminden ayrılmış ve sistemleştirilmiştir.

Musanın oğulları (Ahmed, Hasan, Muhammed b. Musa)(9.YY) : Sistem mühendisliğnin öncüsü olmuşlardır. Otomatik sistemlerdeki yaptığı çalışmalar ile çağının en düst düzey mekanik aletlerini yapmışlar, dünyanın çevresini ölçmüşler ve neredeyse metre farkıyla doğru tahmin etmişlerdir.

Ali b. Abbas (10.yy):  1000 yıl önce kanser ameliyatı yapan cerrah, Doğumda kendisinden öne ta hipokrata kadar dayanan çocuğun kendisinin hareket ettiği görüşünü, rahimdeki kasların sıkışıp gerilemesiyle olduğunu söylemiş, yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan yunan tıp eserlerini kurtarmış ve onlardaki hataları düzeltmiştir.

Ali b. İsa(11.YY): Ortaçağın en büyük göz doktoru, Göz ile ilgili yazdığı kitabı 18.yy sonlarına kadar hem avrupada hem İslam dünyasında okutulmuştur.

Ali b. Rıdvan(11. yy): Modern tıb tekniklerinin kurucusu sayılan, hasta tedavi süreçlerini ve teşhis sürecini tafsilatlı olarak anlatan, Batılıarca “holy rocan” diye bilinir.

Battani(10.yy):  trigonometride sinüs ve kosinüs ü icat eden, yaptığı astronomik çalışmalar neticesinde ismi günümüzde aya verilen astronomlardan olan, Güneş yılını sadece 24 saniye fazlalıkla ölçmüş, batıda “albategenis” diye bilinir.

Birunu(10.yy): Dünyanın döndüğünü 10. Yy da yazdığı eserde belirten bu yüzden 17 yy a kadar eserlerine kilise tarafından yasak konulan  Batlamyus tarafından dünya merkezli evren fikrini, güneş sistemi şeklinde olduğu şeklinde değitren ve kopernik in  kendisinden sonra bu sistemi kopyaladığı düşünülen, matematikçi, fizikçi, astronom, jeolog, tarihçi, coğrafyacı, botanikçi, İslam alimi.

Cabir b. Hayyam(8.yy): atom bombasından ilk kez söz eden, kimyanın kurucusu sayılabilecek, ilk kimyevi sınıflandırmayı yamış ilim adamı.

Cezeri(12.yy): otomotik sistemin ve robot ilminin dahi öncülerinden.

Ebul Vefa(10.yy) : Trigonometriye tanjant , kotenjant, sekant ve kosekant ı kazandıran matematikçi.

Ebu Ma’şer(9.yy): Med cezir(gel git )olayı hakkında ilk ilmi çalışma yapıp avrupadan 600 yıl önce belirten alimdir, Avrupa ancak Newton un yerçekimi hadisesinden sonra ilmi bir açıklama yapabilmiştir. Avrupalılarca bilinen ismi ”Albumassen”