Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

5 Nisan 2010 Pazartesi

İHLSÖZLÜK Ahlatt'ı neden Banladı

İHLSÖZLÜK Ahlatt'ı neden Banladı


 Kurulduğunu ilk duyduğum andan itibaren mensubu olduğum İHL camiasının ismini Online ortamda temsil etmeye çalışan ihlsözlük'e üye olup birinci nesil üstad olduğum ihl sözlük bugün 05.04.2010 tarihinde şahsım tenzil-i rütbe yaparak onay bekleyen talebe durumuna düşürmesini şahsım adına büyük bir üzüntü ile karşıladım ... Bu değişimin yada banlanmamın gerekçesinin ne olduğunu merak ediyorum.... Severek dahil olduğum ve üyesi olmaktan gurur duyduğum ihlszölük.com un saygı değer adminlerinin en kısa zamanda bu durumu düzelteceklerine inancım ve güvenim tamdır

Schengen Vizesi Almak Kolaylaşıyor - Kolaylaştı


Vize başvuruları basitleşecek, haftalar süren beklemeler son bulacak, reddedilen başvurulara itiraz hakkı  gelecek.
25 Avrupa ülkesinde serbest dolaşım sağlayan  Schengen Vizesi’nde  kolaylık sağlayacak yeni düzenleme 5 Nisan’da yürürlüğe giriyor.

Yeni değişiklikler şöyle:
  • Vize başvurusunun  en geç iki hafta içerisinde Büyükelçilik ve Başkonsolosluklar tarafından alınması gerekiyor
  • Bundan sonra, başvurunun ardından en geç  15 takvim günü içerisinde, başvuru sahibine yanıt verilecek, yanıtın olumsuz olması durumunda gerekçesi belirtilecek
  • Olumsuz yanıt alanlar, o ülke nezdinde itirazda bulunabilecek
  • Schengen Vizesi başvuru formları basitleştirilecek ve tüm ülkeler aynı başvuru formu ve süreçleri kullanacak
  • AB ile vize anlaşması olan ülkeler için kısa dönemli vize ücreti 35 euroya düşürelecek
  • Tüm ülkelerden başvurularda, 12 yaşın altındaki çocuklar için vize ücreti 60 eurodan 35 euroya düşürülecek

Schengen ülkeleri şöyle: Toplam 25 ülke Schenen'e dahil. Bunların 3'ü AB üyesi değil.
  • Almanya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İtalya, İspanya, İsveç,Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, Yunanistan.
  • AB üyesi olmayan, Schengen'e dahil olan ülkeler:  İzlanda, Norveç, İsviçre
  • AB üyesi olmasına rağmen Schengen'e taraf olmayan ülkeler:
  • İngiltere, İrlanda, Güney Kıbrıs, Bulgaristan ve Romanya

Not: Bu haber ab-ilan.com tarafından derlenmiştir.  ab-ilan.com’un adı kullanılmadan ve sitemize link verilmeden kullanılması yasaktır.

İngilizce özet:

As from 5 April, the EU Visa Code will become applicable. The Visa Code gathers into a single document all legal provisions governing decisions on visas. It increases the transparency, develops legal security and ensures equal treatment of applicants while harmonising rules and practices for the Schengen States (22 Member States and 3 associated states) applying the common visa policy

Commissioner Cecilia Malmström, responsible for Home Affairs, stated: "As from 5 April, the conditions for issuing visas for the Schengen area to third-country nationals will become clearer, more precise, transparent and fairer. Getting an EU visa will become faster. The EU Visa Code will ensure that the application of EU visa law is fully harmonised."

The Visa Code draws together all existing legal provisions on visas and lays down common rules on conditions and procedures for their issuing. It includes general provisions, as well as rules determining the Member State responsible for a visa application and it harmonises provisions on processing of applications and decisions.

The uniform EU visa application form has been slimlined. The content of individual fields has been clarified for the benefit of both applicants and consular staff.

Further categories of persons will benefit from a visa fee waiver and children of 6-12 years of age should only pay a visa fee of €35 (the general fee remains €60).

Nationals of third countries with which the Union has concluded Visa Facilitation Agreements shall continue to pay a visa fee of €35.

Moreover, the Code increases the transparency and legal certainty. It requires providing a motivation for refusals of visa applications and gives the opportunity for appealing against negative decisions.

Finally, it foresees a greater role for the Union Delegations in coordinating Member States' cooperation within the "local Schengen cooperation" in third states. This will also contribute to enhancing harmonisation of procedures.

To ensure equal treatment of visa applicants, the Handbook for the processing of visa applications has been drawn up (adopted by the Commission on 19.3.2010) and will be available to all consular staff of Member States.

The Visa Code was adopted in June 2009 by the European Parliament and the Council.

1 Nisan 2010 Perşembe

BELCIVAN


BELCIVAN FERYADIM BOĞSUN DÜNYA'NIN BÜTÜN VARLIĞINI; 
ÜMİDİM SON İPİNİ DE KOPARIP ATSIN! 
GAZAPTAN TİTREYEN GENÇ BİR YİĞİDİN 
DOLMUŞ MERMİLER SİNESİNE TAŞ GİBİ, 
DAĞLARDA ÖZGÜRLÜK DİYE GEZEN BİR GEYİĞİN 
MATEMLER İNMİŞ KARA GÖZLERİNE. 
DERYALAR, DALGALAR TİTRETEN BİR YİĞİT, 
YEDİĞİ DARBELERİN KAHRINDAN YIKILIP KALMIŞ, 
KURTULUŞ YILDIZI SANKİ HİÇLİĞE KARIŞMIŞ 
SENİN SON CANINI DA DÜŞMANLAR ALMIŞ. 
MARMARA BOYLARI, EDİRNE YOLU 
ÇATALCA OVASI, BOĞAZ GEÇ İD t, 
KARPAT DAĞLARI, TRABLUS ÇÖLLER! 
GÜZEL SELÂNİK'İN ŞİRİN BAHÇELERİ. 
ŞEHİTLERİN YÜZÜNE DAMLAYAN NURLAR, 
BİZİ KAN AĞLATTI BU KARA HABER. 
BERLİN SOKAKLARI YİĞİDİN BİRİNİ 
DOPDOLU KOYNUNA ALIP SARDI, 
TİFLİS'İN HAVALARI DA BİR KURTARICI YİĞİDİ 
KARA KANLARA BOYAYIP TOPRAĞA SALDI. 
TARİHİN RENGİNİ KANLARLA KARARTIP DOLDURAN 
EN SON ÜMİDİMİZİ DE KANA BOYADI O BELCİVAN 
AH NASIL UĞURSUZ ZAMANLAR GELMİŞ, 
FERYADIM DÜNYA'NIN VARLIĞINI BOĞUP ÖLDÜRSÜN, 
KAPKARA BAHTINA ŞEYTANLAR GÜLSÜN!
 
Özbek şairi Çulpan'ın Enver Paşa'nın şehâdeti üzerine yazdığı şiir 
SEMERKANT - 1992

23 Mart 2010 Salı

Halk iradesi hakkında


İnsanları mezarsız bırakacak bir zulüm anlayışın bölük bölük mağdur yarattığı, askeriyenin hukuka rahatça silah çektiği ve kısmi bir anayasa değişimine bile statükonun barikat kurduğu bir manzara...
Tümünün hakkından “referandum” gelir...
Çünkü bu doğrudan “halk iradesi” demek...

20 Mart 2010 Cumartesi

Resul Tosun ,18 Mart'ın Gerçek Hahramanları

18 Mart'ın gerçek kahramanları Hakkında Mütalaa:


18 mart 1915 gününde Mustafa Kemal nerde idi ne yapıyordu... Evvela bu sorularımıza Resmi Tarihin bir cevap yazması lazım, Öyle bedavadan kahramanlık yok.Kimin ne işler yaptığı nasıl haltlar işlediği belgelerle açıktır . Artık kimse Dürzilik yapıp milletin kafasını bulandırmasın. Hayali uyduruk kahramanlara son..


18 Mart'ın gerçek kahramanları
Çanakkale Deniz Zaferinin 95. yıldönümünde bir yazı yazmak için oturduğumda 18 Mart 2006 tarihinde yayınladığım yazıyı tekrar okudum ve ona herhangi bir ilave yapmaya gerek görmedim. 4 sene önce şunları yazmıştım:

"20. yüzyılın en büyük savaşlarından ilki olan Çanakkale savaşlarında Osmanlının 2 zaferi vardır: Birincisi 19 Şubat 1915'de başlayıp 18 Mart'ta yenilmez zannedilen düşman gemilerinin kiminin batırıldığı, kiminin yan yatırıldığı kiminin savaş alanı dışına kaçmaya zorlandığı Deniz Zaferidir.
İkincisi de 25 Nisan 1915'te başlayıp 8 Ocak 1916'da biten Çanakkale Kara Savaşlarıdır.
18 Mart 1915 günü elde edilen büyük deniz zaferinin asıl kahramanları, başta boğaz savunmasının devam etmesi kararını sağlayan devrik Sultan II. Abdulhamid'dir. İkinci olarak da savaşın seyrini değiştirip zafer yolunu açan, Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Paşa, Müstahkem Mevki Mayın Grubu Komutanı Binbaşı Nazmi, Nusret gemisi mürettebatı ve kıyılardaki topçularımızdır. Eğer II. Abdulhamid'in tarihi tavrı olmasaydı İttihat ve Terakkiçiler ta baştan boğaz savunmasını terk etmişlerdi.

19 Şubat 1915 tarihinde düşman donanması Çanakkale Boğazı'na hücum etmeye başlamış, boğazın girişini ele geçirmişlerdi. Donanma Komutanı Amiral Carden İngiltere'ye bir telgraf çekerek, "14 gün sonra İstanbul'da olacağız" diye yazmıştı.

19 Mart 2010 Cuma

Ahmet Altan: Müslümanlık ve Milliyetçilik Yazısı


 
Ahmet ALTAN'ın 19.03.2010 tarihinde Taraf gazetesinde çıkan  Müslümanlık ve milliyetçili ile ilgili yazısı hakkındaki şahsi fikirlerim:
  
Öncelikle ahmet bey bu cesur yazınızdan dolayı sizi tebrik ediyor, ayrıca teşekkür ediyorum. Türkiyenin 87 yıldır kaynayan yarasına cesurca bastığınız bu tuz  inanın ilerde bu ülkenin evlatları için bir kandil ışığı ilerde bir meşaleye dönüşüp sizin isminizin yanında daima yanacaktır ... Yıllardır bu ülkenin çocujlarını birbirine düşüren bu "izm'ler" ,"devrimler" , "ilke ve inkilaplar" gibi insan yapımı, insanlığı birbirine düşüren ve insancıl bir düşünce örneği olmayan bu fikirler sizinde yazınızda belirttiğiniz gibi bir toplumun birlik ve beraberliği için en büyük engeldir. Bir toplum için gerekli olan en önemli unsur birlik ve beraberliktir. Birlik ve beraberliğini tamamlayamayan toplum örneği olarak 1970 ve 80 arasındaki geçmişimiz en büyük tarihi vesikadır. Başka bir örnek aramaya lüzum dahi yoktur... Tarihin bu ışığı altında sizi bu güzel yazınızdan ötürü bir kez daha en içten muhabbetlerimle tebrik eder,  muhabbetlerimi sunarım.


Sayın okuyucu eğer bugüne kadar okuma fırsatı bulmadıysanız sizi Ahmet altanın o güzel yazısı ile baş başa bırakıyorum..

--------------------------
Bu ülkenin “kimliğinin” belirlenmesinde önemli bir yeri olan “muhafazakârların” tercihlerini iyi anlayabilmemiz için bizim Müslümanlıkla “milliyetçilik” arasındaki ilişkileri tartışmamız, bu konudaki soruları aydınlığa kavuşturmamız gerekiyor.
Özellikle “din vurgulu” siyasi partilerin bilinçli bir şekilde birbirine karıştırdığı, birlikte sahip çıkmaya çalıştığı bu iki kavram gerçekten de “birlikte” var olabilirler mi?
Daha açık ve net sorarsak...
Müslüman biri milliyetçi olabilir mi?


Eninde sonunda biz bunu tartışmak zorunda kalacağız.
Çünkü Türkiye’nin çizdiği zikzakların en önemli nedenlerinden biri, bizim bu kavramları açıklığa kavuşturmamamız.
Siyasilerin bu “iki kavramı” hep bulanık tutması. Bir kere, bu ülkenin kimliğini bulmasını, ne siyasilerin, ne askerlerin, ne yargıçların, ne aydınların sağlayabileceğini düşünüyorum, bu ülke, “kimliğini” burada yaşayan insanların “ortak değerleri ve ortak vicdanıyla” bulacak.


O “ortak vicdan” bizim nasıl bir toplum olduğumuzu belirleyecek.
Görünürde biz “Müslüman” bir toplumuz.
Ama gerçekte “milliyetçiliğimiz” ağır basıyor.
Ben milliyetçiliğin “vicdanla” biraraya kolayca gelemeyeceğini ama Müslümanlığın bir vicdanı olduğuna inanıyorum.


Din, dünyevi bir çıkara dayanmaz çünkü.
Milliyetçilik ise “bir grup” insanın diğer insanlardan üstün olduğuna, o “grubun” çıkarının dünyadaki bütün diğer insanların çıkarından daha önemli olduğuna inanır.
Milliyetçiliğe göre “bir grubun” çıkarını savunmak en “kutsal” değer ve haktır.
Din, bilebildiğim kadarıyla herhangi bir “grubun” diğerinden daha üstün olduğunu kabul etmez.


Eğer bir tanrıya inanıyorsanız, yeryüzündeki bütün insanları yaratan o “kudretin” bazı insanları diğerlerinden daha üstün yarattığına inanmak, o “yaratıcının” hakkaniyetini, adaletini, şefkatini, “rahmetini” daha baştan yaralamak anlamına gelmez mi?
Bir Türk milliyetçisi için en yüce değer “Türk olmaktır”, Türklerin çıkarları ve hakları diğerlerinden üstündür ona göre, Türkleri diğer insanlardan ayırır.
Türkleri diğer insanlardan ayırmıyorsa, Türkleri diğerlerinden daha farklı ve üstün görmüyorsa, zaten “Türk milliyetçisi” olmasına, “Türklerin çıkarlarını” diğerlerinden üstün tutmasına gerek yoktur.


Bütün insanlar eşitse, bütün insanlar aynı haklara sahiplerse neden kendi “ırkımızı” önde tutacağız, kendi ırkımızın çıkarlarını diğer insanların çıkarlarından daha önemli göreceğiz, neden insanları “ırklarına” göre tanımlayacağız?


Milliyetçilik, insanları “böler”, gruplara ayırır, kendi grubunu, ırkını, soyunu yüceltir.
İnsanları birbirinden ayırdığınız, böldüğünüz, bir grubu diğerinden üstün bulduğunuzda da zaten vicdanınız yaralanır, kararlarınızdaki hakkaniyet kuşkulu hale gelir.
Din ise insanları bölmez.
Irklarına göre gruplamaz.
Hatta dinlerine göre bile ayırmaz, böyle bir ayırımı yapmak hakkı yalnızca Yaradan’ındır.
“Irk” zaten bir tercih değildir ve bizzat “Yaradan” tarafından insanlarına doğuştan bağışlanmıştır, kimse “tanrının” verdiği bir özelliği küçümseyemez, aşağılayamaz.
Böyle bir hakkı yoktur.


Bir Müslüman, bir ırkı nasıl olur da diğer bir ırktan üstün görür?
Bir grubu nasıl bir başka gruptan daha ayrıcalıklı kabul eder?
Bir ırkı ya da bir grubu diğerlerinden daha “önemli” görmeden de milliyetçi olunmaz.
Bu nedenlerle ben Müslümanlıkla milliyetçiliğin bağdaşamayacağını düşünüyorum.
Bu ülkenin “muhafazakâr” insanları hangi değeri benimseyecekler, Müslümanlığı mı milliyetçiliği mi?


Biraz daha keskin soralım.
Bir Müslüman, Türklerin, Kürtlerden ya da Ermenilerden daha önemli olduğuna inanır mı?
Ben, gerçek Müslümanlığın “vicdana, adalete, hakkaniyete” sahip olduğunu, eşitliği savunduğunu, ırkları birbirinden asla ayırmadığını, “inançların” ya da “inançsızlıkların” cezasının Allah tarafından verileceğini kabul ederek bu dünyada kendini “cezalandırıcı” konumunda göremeyeceğini, bütün bu özelliklerinden dolayı da “eşitliğe” ve özgürlüğe önem veren demokrasiyle bir sorunu olmayacağını düşünüyorum.


Buna karşılık milliyetçiliğin “eşitliği” kabul edemeyeceğine ve asla demokrat olamayacağına inanıyorum.
Kabul edeyim ki bunlar benim çok da iyi bildiğim konular değil.
Din hakkında yanlış şeyler söylemiş olabilirim.
O zaman, bu işi daha iyi bilenler “Müslümanlıkla milliyetçilik” arasındaki ilişkiyi anlatsınlar.


Anlatsınlar ki Müslümanlıkla milliyetçilik birarada olur mu yoksa birileri bizi kandırıyor 
mu net bir şekilde öğrenip anlayalım.

ahmetaltan111@gmail.com


Çanakkale geçildi mi, geçilmedi mi?


M.Ali Bulut Ağabeyim gerçekten acı gerçekleri bir bir haykırmış zalimlerin yüzüne artık bize bir şey düşmez, Gerçek Tarihi bilip de inanmayanlar inanmak istemeyenler utansın...


Çanakkale savaşı bir Ali Cengiz oyunudur beyler. Bir milletin tüm zinde güçlerinin yok edildiği, millete kendi mezarının kendi elleriyle kazıtıldığı ve bunun da kahramanlık diye yutturulduğu bir oyun!


  Bugün yine biraz canınızı sıkacağım ama siz zaten benden sıkılmaya alışıksınız!
Çünkü bildiğiniz, hakkında destanlar yazılmış, en dindarından en solağına kadar herkesin göklere çıkardığı bir olaya tersten bakacağım. 
Hani Akif’in, “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi”  diye medh u sena ettiği Çanakkale Savaşı’na… 
Size savaşı anlatmayacağım elbet. Herkes biliyor o savaşın ne büyük bir savaş olduğunu, nasıl da büyük cenk ettiğimizi? Ve nasıl Çanakkale’yi geçilmez kıldığımızı! 
*  *  *
Siz de inanıyor musunuz Çanakkale’nin geçilmediğine? Çanakkale geçilmediyse milletin şu halini kim izah edecek?  
İşte size bir fırsat! Siz de biraz düşünün. Çanakkale Geçilmedi böyle olduk, ya geçilseydi ne olacaktı? 
1-Osmanlı devleti yıkılacaktı.
2-Osmanlı mirası,  İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından pay edilecekti.
3-Saltanat ilga edilecekti.
4-Hilafet kaldırılacaktı.
5-Anadolu işgal edilecekti.
6-Ayasofya kilise veya müze yapılacaktı.
7-Türkler Kur’andan uzaklaştırılacak, ve Türklük, Avrupa için tehlike olmaktan çıkarılacaktı.
8-Osmanlıyı teşkil eden halklara kendi topraklarında Avrupalılara bağlı devletler kurdurulacaktı.
9-Daha da mühimi Rusya’da devrim olmayacak, yıllarca başımızın belası olan komünist SSCB ile uğraşmayacaktık.
10-…….. (Buraya da herkes kendi bildiği maddeyi yazsın!) 
Şimdi bize deniliyor ki Çanakkale Geçilmedi. Peki geçilmediyse;
1-Osmanlı devleti neden yok edildi. Ve yok edildiği halde, neden borçları güya istiklal savaşı verip, bağımsızlığını kazanmış bir halka zorla ödetildi! 
2- 5-6 milyon kilometre karelik Osmanlı devletinden elimizde kala kala 780 bin metre kare kaldığına ve Osmanlı coğrafyasının maddi ve manevi imkanları; yer altı zenginlikleriyle birlikte batılı şirketlerin eline geçtiğine göre Çanakkale geçilseydi, bundan farklı ne olacaktı? 
3-Saltanat yine ilga edildiğine ve hanedan mensupları dünyanın dört bir bucağında sersefil bir hayat sürdüklerine ve perişanlık içinde ömürlerini tükettiklerine göre, Çanakkale geçilseydi bundan daha aşağılayıcı ne olabilirdi? 
4-İslam dünyasını  sömürmek isteyen İngiltere’yi en çok uğraştıran hilafet mevzuu idi. Hilafet’in Türklerde olması ve İstanbul’un İslam dünyası  üzerindeki nüfuzunu bir türlü kıramayan İngiltere, bir an önce hilafeti Türklerin elinden almak istiyordu. Böylece şurada burada İngiltere’ye direnç gösteren Müslümanlar da tamamen umutlarını kaybedecek ve yeni efendileri olan İngilizlere itaat edeceklerdi. Peki farklı bir şey mi oldu? Üstelik de hilafeti bize ilga ettirdikleri için, Türk milleti, Müslümanlar nezdinde, ‘kendi rızaları ile dinden çıkmış” gibi gösterildiler.  
5- Evet Çanakkale geçilmedi ama Anadolu işgal edildi. Eğer biz, batılılara, Yunanlıların vaad etiğinden fazlasını vermeseydik ve Lozan Barış Konferansı’nın ara devresinde, sipariş üzerine yaptırdığımız İzmir İktisat Kongre’sinde “yabancı sermayeye karşı değiliz” diyerek, Batılılaran asla vazgeçmeyeceklerini belirttikleri kapitülasyonlar konusunda umut vermeseydik, bir tek çapulcu Yunanlıları yenmekle istiklalimizi mi kazanacaktık? Bağımsızlığımızı kabul etsinler diye, bir takla atmadığımız kaldı. Lozan tutanakları ortada. Birinci devre hiçbir şeye evet demeyen Batılılar, neden ikinci devre her şeyi kabilettiler? Onu gidip Meis’in horozlarıyla sabah namazına uyanan Kaşlılara sormak lazım? Nasıl bir bağımsızlık kazandığımızı 12 adaların haritadaki yerlerine bakarak karar verebilirsiniz, Çanakkale geçilmiş mi geçilmemiş mi? 
6-Evet Çanakkale geçilmediği için Ayasofya kilise yapılmadı. Mürted bir müzeye dönüştürüldü. Keşke kilise yapılsaydı. Camiye dönüştürülmesi daha kolay olurdu o zaman! En azından tanrıya adanmış mabet olarak eski hizmetini görürdü… 
7- Çanakkale geçilseydi, Türkler Kur’an’dan uzaklaştırılacak ve Türklük, Avrupa için tehlike olmaktan çıkarılacaktı. Acaba, dünyada, halkına, kutsal kitabını okumayı yasaklayan Türkiye’den başka bir devlet var mı? Komünist Rusya bile Allah’a döndü de biz hala çocuklarımıza 12 yaşını doldurmadan Kur’an okumasına izin vermiyoruz. Yüzde 99’u Müslüman denilen şu memleket halkının bugün kaçta kaçı Kur’an biliyor acaba? Ve kaçta kaçının hayatı Kur’an ahlakı üzeredir? Geçin bunları. Bu ülkenin askerleri, kendi halkalarına karşı düzenlemeyi planladıkları bir darbede cami bombalamayı düşünebiliyor, cami cemaatine katliam yapmayı akıllarına getirebiliyorlar. 
Bugün Türkler, batı  için tehlike olmak şöyle dursun, uşak olmaktan kendilerini kurtaramıyorlar. Bugünkü askerimizle o harbi verebilir miydik acaba? O insanlar açlık ve sefalet içinde direnebiliyorlardı. Ellerinde Allah yolunda şehit olmaktan başka bir direnç noktası da kalmamıştı üstelik. Onları bütün o yokluklara rağmen direnmeye, ölümü pahasına o toprakları çiğnetmemeye sevk eden o şanlı kitap, sonraki dönemlerde yasaklandı. Yok sayıldı. Onu yok saymak istemeyenler de sürüm sürüm sürüldü. Acaba Çanakkale geçilseydi bundan daha mı ağır bir hal olurdu? 
8- Osmanlıyı teşkil eden halklara kendi topraklarında –Avrupa’nın kuklası- devletler kurulacaktı. Kurulmadı mı? Şimdi o masa başında çizilen haritaların saçma sapan sınırlarının faturaları da Türk milletinin çocukları üzerinden ödetilmek isteniyor. Çanakkale geçilseydi bundan daha mı kötü olacaktı? Biz Servi parçalayıp attık deniliyor. Bakın bakalım Sevr’in hangi maddesi havada kalmış?  
9- Evet Rusya’da gerçekten devrim olmayabilir ve insanlık komünistlik belasıyla karşılaşmayabilirdi! Türk yurtları, o katliamları yaşamaz, 20 milyon Türk evladı, kasap Stalin ve Lenin cellatları tarafından doğranmayabilirdi. Allahu a’lem bissevab!. 
10… Bu maddeyi de siz yazın! 
* * *
Çanakkale savaşı bir Ali Cengiz oyunudur beyler. Bir milletin tüm zinde güçlerinin yok edildiği, millete kendi mezarının kendi elleriyle kazıtıldığı ve bunun da kahramanlık diye yutturulduğu bir oyun!  
O savaşta herkes kazandı. Türk milleti hariç! İngiliz ve Fransızların oradan buradan devşirip getirdiği gariban halklar bile, bizim sayemizde tarihlerine bir savaş eklemiş oldular. 
Çanakkale Savaşı, Almanların, bir sömürge edinme politikasının neticesidir. Bize, bir imparatorluğa ve 4 milyon insan kaybına mal olmuştur.  
O gün orada Allah için toprağa düşenler, bu topraklarda ezan susmasın, namahreme eller uzanmasın, kadınlarımızın şerefi olan örtüsüne dil uzatılmasın, Kur’an sesleri dinmesin, Bayrak indirilmesin diye can verdiler. Ama yazık ki‘aman olmasın’ dedikleri her şey oldu.
* * *
Peki o savaşın bizim lehimize sayılacak hiç mi iyi bir yanı yok? Var elbet. Şöyle sıralanabilir:
  1. Türk milleti, Batı Medeniyeti denilen canavarın ne kadar adi ve aşağılık olduğunu gördü.
  2. Türk milleti Birinci Dünya Savaşı’nda yenik sayılmakla, mazlumlar safında yer aldı ve böylece, o canavar medeniyetin Asya’daki temsilcisi olmaktan kurtuldu. Onlara müşevveş bir mazi, bize parlak bir gelecek düştü.
  3. Millette Avrupa aleyhtarlığı pekişti. Bugün çabalara rağmen bu millet inatla kimliğini ve manevi değerlerini korumuşsa, o savaşta batı medeniyetinin gerçek yüzünü görmüş olmasındandır.
  4. Gaflet ve ihmalkârlık nedeniyle şahsi günahlara batmış milletimizin 4 milyon evladı (şehitlik ve gazilik unvanıyla) evliya mertebesine çıktı.
  5. Cümle âlem ve dahi Türk milletini yok etme palını yapanlar, bu milletin Kur’an ile barışık olduğu zaman neler yapabileceğini gördüler. Bizim de askerlik tarihimize, iman ve azmin nelere kadir olduğunun temrinleri düştü.
  6. Tabi bir de Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi bize kazandırdı! Öyle diyorlar! Çanakkale savaşı nerede ise Akif o mısraları yazsın, Mustafa Kemal de milletin atası olsun diye yapılmış. Dört yıl devam etmiş savaşın altına bakıyorsunuz Mustafa Kemal çıkıyor, üstüne bakıyorsunuz o!. Demek ki Çanakkale Savaşları’nın en mühim neticesi Mustafa Kemal’i kahraman yapmakmış. Eh o da olduğuna göre Çanakkale’nin geçilmemiş olması yetiyor. Zaten o savaşın bir iki cephesi vardı. Oraları da Mustafa Kemal tutunca geçemediler. Siz o savaştan başka isim hatırlıyor musunuz?

     Ne ise. Çanakkale geçilmedi evet. Ama şayet geçilseydi şunlar şunlar olurdu diyebileceğiniz hangi şey var ki olmamış olsun, söyleyin!
     Çanakkale geçildi beyler Çanakkale geçildi. Geçilmeseydi, Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Tekkeler Kapanmaz, ezanlar susmaz, Kur’an yasaklanmazdı. İskilipli atıf Hocalar, 1905’te söylediklari sözlerden dolayı 1922’lerde asılmazdı.
     İrtica da olmazdı ve irtica tehlikesi de. O zaman askerle halk da barışık olurdu. Camideki cemaati topa tutacak komutanlar da olmazdı. CHP çarşaf açılımı yapmazdı. Hatta öyle bir parti olmazdı. Tabii Ak Parti gibi partilere de millet rağbet etmezdi. Bu arada vatanı satan partiler de olmazdı tabii. Belki Apo da olmazdı ve Bahçeli, miting meydanlarında ip sallamazdı…
     Ve tabii bu millet, cenaze namazlarında bile kimisi içerde kimisi dışarıda kalacak şekilde bölüp parça olmazdı..
     Ya böyle işte! 
     “Çanakkale içinde vurdular beni. Ölmeden mezara koydular beni” de kimse farkında değil.
     Bazen düşünüyorum ve diyorum ki, bu milletin yeniden ayağa kalkması için hiçbir gerekçe olmasa, zulmen ve mazlumen yok edilmiş o 250 bin tap taze gencin; çeyrek milyon şehidin ruhu bizi rahat bırakmaz ki böyle sürüp sünepe kalalım!
     Çünkü onlar adeta geleceğin cennet asa baharında yeniden filizlenmek için toprağa düşmüş tohumlar gibidirler. Hiçbir gerekçemiz kalmasa, hiçbir hak edişimiz olmasa, sırf o şehitlerin hatırı için Allah bu millete nusret verse sezadır! Hem de verecek inşallah.
     O fedakârlığın bir karşılığı olmasa yaşananlar abes olur! Biz ümitvarız! İstikbal inkılabatı içinde en gür seda İslam’ın sedası olacaktır!
M. Ali Bulut - Haber 7
mabulut@gmail.com

Fresh antalya fuarındayız.. Tüsemkom ,Fresh Antalya

18-20 Mart tarihleri arasında düzenlenmekte olan Fresh Antalya fuarı için bir gün gecikmelide olsa antalyada Tüsemkom standının yanında yerimizi alarak hazır ve nazır vaziyette bulunmaktayız..

Umarım 2 gün boyunca fuar hayırlı geçer..

Çanakkalenin Gerçek Kahramanları ve Resmi Tarihin Uyduruk Kahramanları


Yıllardır resmi tarih yalanları ile büyütüldüğümüz ,kahramanları ve sahtekarları ayıramadığımız  Çanakkele Zaferi hakkında LAtif beyden güzel ve oturaklı bir yazı..

Yıllardır tek adam yaftası ile büyütülen halkımız, çanakkalede kendisinin üstünde 30 dan fazla üst düzey rütbeli subay ve paşa olan birisini milletimize senelerdir Çanakkalenin kahramanı diye kakalıyorlar. Asıl kahramanlar olan Esad ve Cemal paşa ve diğer şehit ve gazi subaylarımıza büyük bir haksızlık yapılıyor. İnşaallah milletimiz bu numaralrı ve rejimin kendisine attığı kazıkları bir gün temizleyebilir.

Tarihin yorumu 18 Mart 1915
Bile bile yalana tevessül
Bugün (18 Mart), tarihin kaydettiği en büyük kahramanlık destanlarından biri konuşulup tartışılacak Türkiye'de. Bu destan, bundan 95 sene evvel Çanakkale'de yazıldı.
Dünyanın en güçlü donanmalarına karşı hayret ve hayranlık uyandıran bir direniş örneği sergileyen kahraman ordumuz, her saniyesi ölüm kusan çarpışmalar neticesinde, nihayet 18 Mart (1915) günü Çanakkale'nin geçilmez olduğunu bütün dünyaya ilân etti.
Şayet o gün Çanakkale Boğazı geçilmiş olsaydı, çok kuvvetli bir ihtimalle İstanbul da, dolayısıyla Marmara Bölgesiyle birlikte bütün Anadolu da elden gitmiş olacaktı.
Zaten, asıl hedef, asıl maksat da buydu: Anadolu ve Rumeli'yi Türklerden ve Müslümanlardan temizlemek, onları asırlar önce geldikleri yere göndermek...
18 Mart'ta Çanakkale'de kazanılan deniz zaferinin en kısa, en doğru ve en yalın şekilde izahı, yukarıda ifade edildiği gibidir.
Ne var ki, yetmiş–seksen yıldır, bu doğruların yerini yalan ve yanlış şeyler almış durumda.
Yani, Çanakkale'yi geçilmez yapan doğrular olduğu gibi anlatılmıyor, yalana ve yanlış bilgilere tevessül ediliyor.
Göreceksiniz, bugün de benzer şeyler yapılacak. Yalan ve uydurma sokuşturmalarla kamuoyu enforme edilmeye çalışılacak.
Meselâ, destanın yazıldığı ve zaferin kesinlik kazandığı 18 Mart 1915 tarihine kadar savaş mahallinde bulunmayan, harp sahasında esamisi dahi okunmayanlar, yalan yere oraya getirilmeye, mücadelenin içine sokulmaya çalışılacak.
Dahası, yüz binlerce askerin canı ve kanı pahasına elde edilen o muazzam şeref, hiç ilgisiz şahıslara mal edilmesi cihetine gidilecek.
Şehitlerimizin ve ecdadımızın ruhunu muazzeb eden bu haksızlığın en acı tarafı ise şudur: Böylesi kahredici bir yalan ve çarpıtma işi, bilmeyerek değil, bilerek ve kasten yapılıyor.
Hem öyle kahrecidi bir durum ki, zaferin yıldönümlerinde doğru söyleyenin değil, yalan ve yanlış şeyleri dillerine dolayan çığırtkanların sesi daha yüksek çıkıyor, onlara daha çok itibar ediliyor.
Üzüntüyü katmerleştiren en vahim vaziyet ise şudur: Resmî kurum ve ağızların dışında kalan, özerk olan ve özel diller ile konuşmak durumundaki çoğu gazete ve televizyon kanalları da—hiç gereği yokken ve hiçbir mecburiyeti yokken—kendini aynı yalan rüzgârına kaptırarak yayın yapıyor.
Çanakkale'yi geçilmez yapan zaferin doğru, yalansız ve riyâsız şekilde anlatılacağı günleri görmek ümit ve temennisiyle...

17 Mart 2010 Çarşamba

Mustafa Kutlu Büyük değişim


Mustafa Kutlu'nun 17.03.2010 tarihli yazısını okurken gözlerim nedense doldu, Mustafa Abi gerçekten hakikatleri söylüyor hemde en acı gerçekleri, aff afff aff Allahım,,, 
Yazı aşağıda şahsen ben çok düşündüm, tek kelimesine bile haksız diyemedim, ama yazıda geçen bir müslümanın 25 gömleğine itiraz eden gençlere tek kelime acıdım... şahsen benim hayatımda yazlık kışlık dahil  20 tane kıyafetim hiç olmamıştır. Hel ki pantolunum daha 10 u zor bulmuştur.
İnanması zor ama sadece 2 tane takım elbisem var. onlardan birisini cefakar Pederim, diğerinide hocam hutbeye çıktığımda 3 sene önce hediye etmişti sanırım ikisini toplam 5 kez bile giymedim. şuan kardeşime bile olmazlar herhalde...

El insaf be el insaf,,
--------------------------
Mustafa Kutlu 17-03-2010
Büyük değişimBu isimde bir parti vardı ama, doğmadan öldü. Ondan bahsedecek değilim. Bakınız bir televizyon kanalı muhabirini sokağa salıp, aylardır üzerinde konuşulan-tartışılan konuları gelip geçenlere sor demiş.
Muhabir soruyor "Islak imza için ne diyorsunuz?" Adam cevap veriyor "Islak imza mı, nedir o, hiç duymadım". Tuhafınıza gitti ve adamın dünyadan haberi olmadığına karar verdiniz. Ardından gelen varlıklı olduğu kılık kıyafetinden belli olan bayan, sonra her zümre ve yaştan insanlar, gençler, ben on kişi saydım; belki daha fazladır "ıslak imza"dan habersiz. Şimdi siz:
— Ay inanmıyorum, diyeceksiniz. Evet inanılır gibi değil. Ama bu çok gerçekçi bir sınama. Toplumla aktüalite arasındaki kopukluğu ne güzel anlatıyor. Demek ki toplumun gündeminde Dursun Çiçek yok.
Hükumetin, askeriyenin, yargının gündeminde olmalıdır ve ziyadesi ile var, merak etmeyin.
Peki "toplumun gündeminde ne var" onu söyle. Başüstüne, üç kelime: İş, ekmek, özgürlük. Bu yıllardır böyle.
Bunu bilenler çalışıyor, üretiyor. Sadece Büyük Şehir değil, işi kavrayanlar köylü-kentli demeden çalışıyor ve beylik tabir ile "yırtmaya" çabalıyor.
Bakın size bir örnek vereyim.
Osmanlı döneminden itibaren İstanbul-Gedikpaşa'da ve taşranın kundura imalathanelerinde bir tip terlik üretilirdi. Üstü deri, altı kösele. Bu terlikten ev halkı ve misafir için yeter sayıda alırdınız, yirmi otuz senede eskimez atılmazdı.
Bundan otuza yakın yıl öncesinde birileri Türkiye'de modern mânada büyük bir terlik açığı olduğunu gördü. Modern üterim merkezlerinde model ve malzemesini dışardan alarak terlik üretimine giriştiler. Gezer, Polaris, Flo ve benzeri markalar kısa zamanda tek tip terlik yerine dört yüz elli tip terlik yapmaya başladı. Baba için, dede için, anne için, çocuk için, genç kız için, ev için, plaj için, gezinti için, spor için çeşit çeşit albenili terlikler. Genel kural şu: "Kullan at". Niçin? Çünkü seneye yeni modeller çıkıyor, seninki demode oluyor. Evin kızı yenisini ister, almazsan kıyamet kopar, çünkü "trend" diye bir şey var artık. Demek ki Türkiye'de modern mânada büyük bir "terlik açığı" varmış ve bu büyük resmi kimse görememiş.
Türkiye "tüketim toplumu"nun son vagonuna can havli ile atlayıp dünyanın on yedinci ekonomisi oldu. Kim tutar seni.
Ama tutuyorlar. Ülkenin önünü açmıyorlar. "Islak imza" efsanesi böyle doğuyor. Doğuyor da ne oluyor. Yukarıdaki iktidar mücadelesi "dipten gelen dalga"yı engelleyebiliyor mu? İnternet'i, Conwers'i, rezidansları, AVM'leri engelleyebiliyor mu? Hayır.
İşte büyük değişim budur. Hayat tarzının değişmesi. Artık nohut oda-bakla sofada yeni nesilden kimse oturmak istemiyor. Kayserili can dostum Fatih Gökdağ şöyle diyor: "Bizim orda artık gelin olacak kızlar 200 m2 lik daireden aşağısını kabul etmiyor".
Bu ne demektir?
Bu çağı yakalamak falan değil. Türkiye'nin önünün açılması değil. Rahmetli Özal ile başlayan "Yorgandan ayağını bir metre dışarı çıkarmak" demek. Dünyanın ve bizim krizlerle boğuşmasının sebebi bu.
Birkaç yıl önce bir vakfın üniversiteli talebelerine kendi kitabım üzerine bir konuşma yapmıştım. (Şimdi hiçbir vesile ile hiçbir yerde konuşmuyorum).
Kitapta dünyayı felakete sürükleyen "tüketim ekonomisi"ne karşı "kanaat ekonomisi"ni teklif ediyorum. Benden bunun izahını istediler. Ben bir hikâyeciyim, iktisatçı değilim, bunun nasıl olacağını bilmiyorum. Ama inancıma, sezgilerime göre hem ülkemiz hem de bütün insanlık için israf değil kanaat önde gelmelidir, dedim. Bütün salon hep bir ağızdan ısrar etti: "Madem teklif ediyorsun, o zaman izah et". Zor durumda kalmıştım. "Ya Allah" deyip bir misal verdim: "Bugün için bir Müslümanın yirmibeş gömleği olması haramdır" diye bir laf savurdum. Müçtehit misin mübarek ne lüzumu var bu lafın. İşte dolduruşa gelmişim demek.
Salonda kıyamet koptu.
Yeni nesil bunu kat'i olarak reddediyordu.
İşte "büyük değişim" burada. Andıçların, ıslak imzaların altında bu var. Başbakan boşuna nefes tüketmiyor: "Aman dikkatli konuşun, piyasa etkilenir".
Küçük Amerika olamadık belki ama biz de o çılgın kalabalığın içine daldık. Bu tüketimin sonucu çatışma ve savaştır, kaçınılmaz. Şimdilik ne dünyada, ne de ülkemizde "Durun kalabalıklar bu sokak çıkmaz sokak" diyecek ne bir fikir adamı ne de fikir var (Huzursuz Bacak kitabını bu durumdan çok kaygılandığım için yazdım). Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete. Sonumuz hayrola.

İçimizde Hainler

Hani çok sevdiğiniz Ecevit vardı ya 28 şubattan sonra devamı için İslami bir cemaatimizin desteğini alarak iktidara gelmişti,, Hani o onları çok seviyordu, bunlarda onlara methiyeler düzüyorlardı,, sırf yaptığımız hizmetler!!! zarar görmesin diye taviz üstüne taviz veren, ama sonunda ekmek verdikleri itler tarafından ısırılan cemaat.. İşte o  sizi ısıran İnsan kılığındaki hayvandan aşağı mahluklara bir kaç örnek... Umulur ki ders almışınızdır...




DSP'li eski milletvekillerinin, millet adına vekillik yaptıkları dönemde istihbaratçılarla yarışırcasına fişleme yaptığı ortaya çıktı. İşte detaylar:


DSP İstanbul eski Milletvekilleri Erol Al ve Cahit Savaş Yazıcı’nın yanı sıra DSP’li Bursa eski Milletvekili Ali Arabacı’nın da istihbaratçılara taş çıkartacak fişleme çalışmaları yaptığı belirlendi. Ali Arabacı, Bursa il ve ilçelerindeki 31 başörtülü öğretmenin listesini tutup Milli Eğitim eski Bakanı Metin Bostancıoğlu’nun özel kalemine göndererek laiklik kararlılığı açısından öğretmenlerin bir an önce görevden alınmasını istemiş.

DSP’li milletvekilleri, 28 Şubat postmodern darbesinin hemen akabinde Türkiye’nin dört bir yanında hiç durmadan MEB camiasında çalışan muhafazakâr insanları birer birer fişlemiş.

Geçtiğimiz günlerde Vakit’te DSP’li İstanbul Milletvekilleri Erol Al ve Cahit Savaş Yazıcı’nın İstanbul’daki Milli Eğitim İlçe Müdürlerini ‘şeriatçı’, ‘bizden’ diye fişlemeleri ve bakana ‘talimatname’ gibi yazı göndermeleri yer almıştı. DSP’li vekillerin fişlemelerinin ardından birçok insanın da hayatının altüst olduğu tespit edilmişti.

Şimdi de DSP’nin Bursa eski Milletvekili Ali Arabacı’nın, Bursa il ve ilçelerinde görev yapan başörtülü öğretmenleri tek tek fişleyerek Milli Eğitim eski Bakanı Metin Bostancıoğlu’na görevden alınmalarını talep eden bir yazı gönderdiği ortaya çıktı. Aynı zamanda Bursa Baro eski Başkanlığı da yapan Arabacı, bakana gönderdiği ‘resmi’ yazıda başörtülü öğretmenleri kastederek, Bakan Bostancıoğlu’na, “Bunları ne zaman görevden alacaksınız” diye sormuş… Arabacı ayrıca, öğretmenlerin maaşına da göz dikmiş.

“BURSA İL MİLLİ EĞİTİMDEN FİŞLEME DOSYALARI ALINMIŞ”

Arabacı, Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden aldığı, ‘Bursa ilinde görevli, kılık-kıyafet yönetmeliğine sürekli uymayan öğretmenler hakkında devlet memurluğundan çıkarılması teklifi getirilerek yüksek disiplin kurulun gönderilen soruşturma dosyaları ve öğretmenlerin isim listesi’ni bakana gönderdiği yazıya ekleyerek bakandan konuyu ‘ciddiye’ almasını rica etmiş.

DSP’Lİ VEKİL CADI AVINA ÇIKAR GİBİ BAŞÖRTÜLÜ AVINA ÇIKMIŞ

Arabacı, TBMM paraflı Bakana gönderdiği yazıda, “Sayın Bakanım, ekte, Bursa ilinde görev yapan bayan öğretmenlerden, kılık-kıyafet yönetmenliğine sürekli uymayanlar hakkında, Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü’nün devlet memurluğundan çıkarılma teklifi ile yüksek disiplin kuruluna gönderdiği kişilere ait isim listesi sunulmaktadır… Hükümetimizin, özellikle bakanlığımızın ‘laiklik’ konusundaki kararlı tutumları, Danıştay’ın istikrarlı kararları dikkate alınarak, adı geçenlerle ilgili bir an önce karar verilmesinin önemi büyüktür…” diyerek, deyim yerindeyse ‘cadı avına çıkar gibi’, Bursa’da başörtülü öğretmen avına çıkmış.
Arabacı’nın Metin Bostancıoğlu’na gönderdiği listede 31 öğretmenin adları ve haklarında açılan soruşturmanın detayları bulunuyor.

Vakit