Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

22 Ocak 2014 Çarşamba

Öyle Bir Şehir ki Konya TRT Belgeseli

  TRT tarafından yaptırılan ve çekimlerinin neredeyse 1 yıla yakın sürdüğünü öğrendiğimiz ve 3 bölüm halinde TRT de yayınlanan  "Öyle Bir Şehir ki Konya" adlı belgeselin 3 bölümünü de sizlerle paylaşıyoruz. Ben şahsen keyifle izledim sizlerinde Konya'mızı ziyaret etmiş yada etmemiş olsun keyifle izleyeceğinizi ve bu topraklar hakkındaki kanaatinizin daha da farklılaşacağını umarak sizinle paylaşmak istiyorum.


Başta bu belgeselde emeği geçen tüm ekibe, TRT'ye ve yapımcısı olmak üzere yayınlanmasında rolü bulunan herkese yapmış oldukları bu başarılı çalışmadan ötürü bir  Konyalı (gonya) olarak bir kez daha teşekkür ediyorum, Elinize ve Emeğinize sağlık.



                                            Öyle Bir Şehir ki Konya Trt Belgeseli 1. Bölüm



                                       Öyle Bir Şehir ki Konya Trt Belgeseli 2. Bölüm


                                         Öyle Bir Şehir ki Konya Trt Belgeseli 3. Bölüm


İmam Hatipler İçin Yeni Hedef: Nitelik ve Başarı


 Erol Erdoğan Bey'in kendi web sayfası üzerinden paylaşmış olduğu," İmam-Hatipler için yeni hedef: Nitelik ve Başarı" makalesini paylaşma gereği duydum. Hocamız gerekli tespitleri gayet güzel yazmış, inşallah bundan sonraki süreç bu camiadan mezun olmuş ve gönül vermiş tüm insanlar için güzel bir fırsat ve hizmet yarışına dönüşmesi temennisi ve duasıyla.

İmam Hatipler İçin Yeni Hedef: Nitelik ve Başarı


Katsayı farkının kaldırılması ile eğitimde 4+4+4 modeline geçilmesinden sonra İmam Hatip Liseleri için yeni bir dönem başladı. 28 Şubat sonrasını başlangıç kabul ederek İmam Hatiplerin durumunu Hukuk, Fizik ve Nitelik olarak üç aşamada tahlil edebiliriz.

ÜÇ AŞAMA: HUKUK, FİZİK, NİTELİK
28 Şubat sonrasından başlamak üzere geride kalan 10–15 yıl, İmam Hatipler için hak arama ve haksızlığı önleme çabalarıyla geçti. Sonuçta üç konudaki yanlış uygulamadan vazgeçilmiş oldu. Bunları, İmam Hatip Lisesi mezunlarına üniversite sınavında uygulanan düşük katsayı, okullardaki başörtüsü yasağı, İmam Hatiplerin orta kısımlarının kapatılması olarak sayabiliriz. Üç sorunu bir çırpıda yazdığıma bakmayın, söz konusu haksızlıkların her biri dev sorunlara sebep oldu ve bir kuşağın yetenekleri, hakları, fırsatları çarçur edildi. Bu, 10–15 yıllık çalışmaları içeren dönemi ‘hukuk’ aşaması olarak tanımlıyorum.
Üç sorunun giderilmesiyle birlikte İmam Hatipliler için fiziken çoğalma aşaması başladı. Fiziken çoğalmayı, İmam Hatip Ortaokullarının açılması, İmam Hatip Liselerinin sayısının arttırılması, yeni yurtlar ve dersliklerin açılması gibi öğrencinin sayıca çoğaltılmasını hedefleyen çalışmalar olarak düşünebiliriz. Bu aşama birkaç yıl daha sürecektir. Çünkü 28 Şubat ve sonrasında okulların sayısı ciddi oranda azalmıştı.
Önümüzdeki yıllarda İmam Hatipler için üçüncü aşama başlayacaktır. Bu aşamayı “nitelik arttırma dönemi” şeklinde tanımlayabiliriz. Fiziken çoğalma ve nitelik arttırma aşamaları, bir ölçüde, iç içe gerçekleşecektir. İmam Hatiplilere hizmet eden sivil ve resmi kurumların çalışmalarına baktığımızda, fiziken çoğalmanın şu anda daha fazla önemsendiğini söyleyebiliriz. Doksan-yüz kontenjanı olan bir okula beş yüz öğrenci kayıt için başvuruyorsa yeni okul, derslik ve yurtların açılmasına dönük çabaların doğal zorunluluk olduğunu kabul etmeliyiz.
1970’lerde, 1980’lerde olduğu gibi hayırseverler, mezun dernekleri, sivil toplum kuruluşları, halk ve velilerin sürecin içinde olması fiziki çoğalmayı kolaylaştırmaktadır. Bu durum, sadece İmam Hatipler için değil tüm eğitim sistemimiz adına sevindiricidir. Çünkü halkımız eğitimi devletin sorumluluğu olmanın ötesinde millet işi olarak görmektedir.

NİTELİK ARTIRMA DÖNEMİ NİÇİN ÖNEMLİ?
İmam Hatip Liselerinde ‘nitelik arttırma dönemi’ üç gerekçeyle önemlidir. İlk gerekçe, 28 Şubat sürecinin sebep olduğu kayıpları telafi edecek olması. İkinci gerekçe, halk dindarlığının şekillenmesinde İmam Hatip mezunlarının güçlü pay sahibi olması. Üçüncü gerekçe ise İmam Hatiplerin bazı ülkeler için model okul olması. Üç gerekçeyi detaylandıralım.
1) 28 Şubat Sonuçlarının Telafisi Açısından: 28 Şubat süreci İmam Hatip Liselerini sadece sayı olarak azaltmadı aynı zamanda nitelik olarak gerilemesine sebep oldu. İmam Hatip camiası üzerine uygulanan baskılar, orta kısımlarının kapatılması, dini grupların öğrencilere yönelik çalışmalarını azaltması, üniversite tercihlerinin bazı bölümlerle sınırlandırılması, okulların ruhuna muhalif öğretmenlerin atanması, sosyal-kültürel faaliyetlerin azalması gibi pek çok etken İmam Hatip Liselerinde nitelik sorunu doğurdu. İmam Hatiplerin sayı olarak çoğalması, nitelik kayıplarının bir kısmını telafi edecek şartları sağlayacak olsa da, keyfiyet arttırmaya dönük yapılacak çalışmalar önemlidir, hayatidir.

Termiye

                   Bir Konya klasiği olarak Termiye


   Konya'ya ilk defa gelenlerin ilk başta anlam veremediği ve büyük çoğunluğunun haberdar dahi olmadığı bir lezzettir; Termiye. Bir baklagil çeşididir. Konya, Antalya ve kısmen Beyşehir'e yakın olan Isparta'nın bir kaç ilçesi taraflarında bulunmakta ve yetiştirilmektedir.

 Ama en çok Konyamızda özellikle soğuk kış günlerinde tüketilen bir kuruyemiş türü olarak tüketilmektedir. Islak olarak ve tuzlanıp yenilmektedir. Kabuğunu çıkartmayı unutmayın derim. Sade olarak yenildiği takdirde de alışkın olanlar için bir lezzeti dahi vardır.Ama biraz yavan buluyorum ben şahsen. Tuz, termiye için bir leyla misalidir, olmaz ise çok şey eksik kalmaktadır.

Bu soğuk (demek isterdim ama maalesef Konyamızda da kuraklık var, bu ocak gününde hava sıcaklığı 15 derece civarında seyrediyor) kış günlerinde sofranızdan "termiyeniz" ve "dua"nızın eksik olmaması dileğiyle. 


14 Ocak 2014 Salı

Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma

Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma;
Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini... doğru sanma;
Sessiz kalmak bir şey bilmediğin anlamına gelmez;
Çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez;
Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun
bir insanı küçümsemek akılsızlık,
Çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir,
Bilgisizlikten gelirse cehalettir...

Kızıldereli Atasözü

12 Ocak 2014 Pazar

Sibel ERASLAN - ‘Nur’ ve ‘iyilik’

SAtar gazetesi yazarlarından Sibel Eraslan Mustafa Kutlu'nun son eseri NUR hakkında bir değerlendirme  yazmış... paylaşmak istedim...



‘Nur’ ve ‘iyilik’ - Yazarlar - Sibel ERASLAN - Star Gazete

Mustafa Kutlu Hocamızın yeni kitabının ismidir “NUR”... Kitabın ilk çıkış anında Kutlu’ya şahitlik
etmek de varmış kaderde. Oysa bin sıkıntı, bin usanç, bunalımla çıkıp gitmiştim Dergah’a.
Memleketin altı üstüne geliyor, düne kadar kardeş olanlar birbirinin boğazını sıkıyor, her gece
İstanbul’u sis basıyor, insanlar birbirine bağırıp, mütemadiyen hakaretler yağdırıyor, nereden
birikmiş bunca kin, nerede gizlenmiş bunca nefret, karanlık sis hepimizi kaplıyor... “Ne olacak bu iş,
ne yapacağız, çıkışı yok mudur bu hallerin” demek için varmıştım yanına...
Dergah Edebiyat Dergisi’nin adetidir, genç yazarlar, kalpleri titreyerek akıllarını kurcalayan
sorularla vardıkları dergahtan, bahtlarına yazılmış olanları işiterek çıkarlar ancak... Kaç bin soruyu,
kaç bin dünya dağdağasını o eşikte bırakmışızdır kim bilir... Çünkü Mustafa Kutlu’ya göre, evvela
“iyilik”tir aslolan... “Önce iyi insan olun, bilahare iyi yazar olunur” der. Bunu işiterek geldik orta
yaşlara...
NUR, bir arayışın, yolculuğun hikayesi aslında. Hikayeden çok menkıbe desek belki daha doğru.
Yeni çıkmış kitabı, önce öper sonra açıp kokusunu içime çekerim. 95. sayfaya denk geldi bu seferki
iç çekişim: “Cenabı Hak buyurmuş, ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim, kainatı
yarattım”. Bana denk gelen sayfaya bakar mısınız? Kim bilir kaç yüzyıldır tartışılan bir mevzu, eh
bize de başkası denk gelemezdi zaten! Bu fikre karşı çıkanlardan, bunun aslı astarı yoktur
diyenlerden de bir kalem söz edilmiş ama kitap, muhabbet ve marifet üzerinden neşet eden bir
ilkbahar ağacı gibi yeşermiş... Aldın mı cevabını Sibel Eraslan? Rüyana girmiş ağacı arasana
sen.Tartışmaları, bağrışmaları, itişip kakışmaları bırak, kalbinin, vicdanının özlediği kokunun izini
sürmeye devam et, bırak kalabalığı, nizadan vazgeç... ‘ ’Sen derviş olamazsın’’ nakaratıyla,
kavganın en ortasında geçmiştir oysa şu ömür...
Nur ile Sinan’ın; iki mimarın, iki farklı dünyanın insanları olarak iki gencin, kaderin kah birleştirip kah
uzaklaştırdığı hikayat... İyiliğin, arayış olduğu kadar cesaret ve fedakarlık da istediğini
söylüyor cümle ritimleri... Kutlu’nun “Yoksulluk İçimizde” adlı eserindeki harmoniyi bir mertebe
yükseğe çıkartarak, hakikatten hayrete zıplayışın serüveni olarak okudum NUR’u... Hayret edecek
bir şeyi kalmamış asrımızın kendinden ve gücünden pek emin insanı için, altüst edici bir
kitap...
***

10 Ocak 2014 Cuma

Mustafa Kutlu NUR kitap takdimi, Kurtulmak için Kurtarmak lazım deyip arayanların hikâyesi “NUR”…

Aşağıda yazılan eser 08.01.2014 tarihinde Mustafa Kutlunun Dergah yayınlarından çıkan "NUR" isimli kitabı için Mehmet Talha Gürbüz tarafından kitap okunduktan sonra yaşadığı hissiyatı da içeren geniş içerikli bir takdim yazısı olarak yazılmıştır. Buradan yapılacak çıkarımlarda bunu durumu göz önünde bulundurmanızı önemle rica ederiz. metinde italik yazı ile yazılan kısımlar kitaptan direkt olarak alıntı yapılmış yerlerdir. metinden direkt aldığım yerleri özellikle belirtmek istedim ama gözden kaçan yada görmediğim noktalar var ise kusuruma bakılmasın. son olarak Yazarımız ve değerli insan Mustafa Kutlu bey'e yazmış olduğu bu eserinden dolayı bir kez daha sonsuz şükranlarımızı sunar ve Allah kaleminizin kuvvetini hiç azaltmasın duasıyla bitirmek istiyorum....

Not: metinde ki resimler kendi upload'ım olup, tarayıcıdan geçirilmiş ve öyle yüklenmiştir.
 1. resim kitabın ön ve arka yüzü tek taraflı olarak tarayıcıdan geçirilmesiyle elde edilmiştir.
2.resimde ki kütüphane mührü mehmet talha gürbüz'ün kişisel kütüphanesi için kullanmış olduğu kayıt mührüdür.
3. resim ise yazarımız Mustafa Kutlu tarafından 09.01.2014 tarihinde mehmet talha gürbüz'e imzalanmıştır.

 m 

   Kurtulmak için Kurtarmak lazım deyip arayanların hikâyesi “NUR”…

Mustafa Kutlu 8 Ocak 2014 de çıkarttığı yeni kitabı “NUR” ile tekrar karşımızda.  Açıkçası biraz uzak kalmıştım Mustafa hocayı takip etmeyeli sanırım bir beş on gün önce tekrar oturup geçmiş yazılarından 10-15 tanesini ardı ardına okumuştum ve bayağı nefes almıştım, yoğun gündemimizden sıyrılarak hakikat gündemlerinde ve iç huzuruma hitap yazıları için hocamıza buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

 Gelelim Nur’umuza; hikâyemiz Şeyh Ebu’l Vefa hazretlerinin zaviyesinde, camiden çıkan gencimize yaklaşıp kalbinde biriktirdiklerine bir medet umuduyla cevap arayan bir genç mimar kızımızın sorusuyla başlıyor.  Bir arayış içinde olan mimar kızımız sorusuna umulmadık bir cevap alır ve söyleneni de deneyince, arayış kuşu dala dinmiştir bile…

Annesinin sütünü bile neredeyse ememeden, annesi tarafından kendinden uzaklaştırılmış ninesiyle büyümüş bir genç kız.”Ana kucağı, ana kokusu duymayan çocuk ne olur. Bu dünyada garip olur”. Bir garip NUR.
Her iki genç içinde bir şeyler başlamıştır, garip kızımız sorusuna şartlı bir ipucu alarak camiden ayrılıp kendi yoluna gitmiş, genç mimar Sinan ise bir yarısını camide bırakarak.

-          Aradan ne kadar zaman geçti? Bilmiyorum, inanın Yani nur’la cami avlusunda karşılaştığımızdan günden bu yana ne kadar zaman geçti? Bilmiyorum dedim ya “Ben bende değildim. Gecem-gündüzüm nur, âlem nur” diye tanımlıyor delikanlımızı yazarımız.

Bir gam yükünün altına girmiştir, Etrafta ne aslının nede kerem’in olmadığı bir zamanda.
Mimar kızımız Nur ise arayıştadır, aramakla bulunmayan ama yalnız arayanların bulduğu arayışta…
Yazarımız iki gencimiz hakkında ufak bir girizgâhtan sonra o usta betimlemeleriyle ki hala gözümdeki yaşayan en büyük ustadır benim için Mustafa kutlu, mimar Sinan’ın İstanbul kadırgada yaşayan ailesinden başlayıp tüm hikâyesini aktarıyor. Bugün İstanbul da yaşan milyonlarca insanın benzeştiği gerçek hikâyelerden bir kesit gibi. Babası Kadırgalı Hamal Ali erken gitmiştir bu dünyadan; gerçi her ölüm erkendir demiş yazarımız ama insanın avuntusu işte. Her şeyiyle çocuklarına sahip çıkmaya çalışan çilekar bir anne, semtin düzeninde yer almış ama mertliği bırakmamış bir cemil abi, üzerine titredikleri adı da kendi gibi çiçek bir kız kardeş ama böbrek hastası, solmakta olan bir çiçek ve aileye en son katılan fırlama topçu çetin.

Mimar kızımız Nur’un hikâyesi biraz daha garip tıpkı kendi garipliği gibi, yanlış anlaşılmasın bir holding patronunun kızı, nimetler el altında dolanmakta, garipliği insanın bu dünyaya geldiği günden beri yaşamış olduğu garipliklerden bir gariplik, herkese nasip olmayan bir garip. Ta dedesinden alır Nur’umuzun hikâyesini, bir yükseliş hikâyesidir, yürü kulum denilen ama yürürken asıl yürüteni inkar etmemiş ama hatırlamakta artık güçlük çeken babaların hikayesindendir. Ta büyük dededen beri iş adamı bir sülalenin çocuğu olarak doğmuştur Nur. Babası bir işadamı ama ne iş adam, “İş adamının ne çocuğu olur, ne eşi. Hatta ne de evi. İş ona yeter. İşin ağına takılmıştır ve kurtuluşu yoktur. Yalan dünya”. Anasından ise zaten biraz bahsetmiştik, hayırsız anasından, Nur kızımızı ninesi yetiştirmiştir, bu yalan dünyada, hakikatin ışığından bahsedip Nur’un içinin bir ömür boyu yanmasına neden olacak kişidir.

Mustafa Kutlu NUR kitabı. birinci baskı ve imzalı

Mustafa Kutlu'nun yeni kitabı NUR okurlarıyla buluştu,
1. baskı ve imzalı kitap almanın tadı başka bir yerde yok...



kütüphane mührüm


ve en sevdiğim şey, birinci baskı ve imzalı kitap...




8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaleddin Efgani ve Said Halim Paşanın Türkiye de İslamcılığa Etkileri

madem ödevleri internete atmaya başladık arşivimizdeki ödevlerden bir kaçını daha paylaşalım istedim.  
aşağıdaki ödev 2013 yılında tarih metodoloji dersinde sunum ödevi olarak hazırlanmış ödevin bir örneğidir.
Her zaman yaptığımız açıklamanın tam tersine  sayın okuyucu unutmamalısın ki burda geçen bilgilerde akademik kurallara mümkün olduğunca uyulmaya çalışılmıştır,ama gözden kaçanlar mutlaka olmuştur bu noktada görmezden gelme demiyorum ama üzerimize de çok fazla gelme diyorum birde yapacağımız bir hatanın çalıntı muamelesi görmesi muhtemel olabilir fakat lisan talebesi (kaçıncı lisan ?) için mazur görmenizde faydalı olacağı kanısındayım.
 Ayrıca isminden de anlaşılacağı gibi yazıda iki şahıs üzerinden Türkiye de ki bir olgu değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gene her zaman yaptığımız uyarıyı tekrarlıyoruz, alıntılar dışındaki yorumlar tamamen mehmet talha gürbüz'ün fikir dünyası süzgecinden geçerek onun mantığına göre yorumlanmış bir üründür. bunu lütfen unutmayınız. katılırsınız yada katılmazsınız o bizi alakadar etmemektedir.  ayrıca ben yazdım oldu mantığına girecek çapımız olmadığı için size göre değerlendirme hatası yaptığımız yerler için bize ulaşabilirsiniz.


Cemaleddin Efgani ve Said HalimPaşanın Türkiye de İslamcılığa Etkileri

      19. yüzyıl’ın ilk çereğinden itibaren İslam Dünyası için asırlardır hür ve galip yaşadıkları dünyada, yenilgilerin, sömürgeleştirme hareketlerinin doruk noktasına çıktığı, Batının sanayi devriminden sonra yaşadığı teknik ilerlemenin yakalanamadığı, bilim ve dinde etkisi günümüze kadar uzanan sert tartışmaların öncüsü olacak kıvılcımların ilk çaktığı gerilemenin artık yavaş yavaş yenilgiye doğru gittiğinin apaçık seçildiği bir dönemi ifade eder. Müslümanlar daha 1 asır öncesine kadar dünyadaki en büyük üç devletin (Osmanlı, Safeviler ve Babürler) sahipleri konumunda iken, esen rüzgarların getirdiği bir asır içerisinde Müslüman coğrafyasına hükmeden devletlerinden Safeviler ve Babürler’in yıkılarak müstemleke haline getirildiği, Osmanlı İmparatorluğunun ise topraklarının özellikle gayri müslüm nüfusunun yoğun yaşadığı yerlerin bir çoğunu kaybedip geriye kalan bölgelerinde de isyanların ardı arkasının kesilmediği bir ülke haline dönüşmüştür.
    “19. yüzyılda Batı’dan gelen askeri, siyasi kültürel tehdidin yeşerdiği ve güçlendiği zemin çok farklıdır. Müslümanlar her bakımdan geri ve zayıf durumdadır. Skolastik medrese eğitimi, İslam düşüncesini de zayıflatmış ve verimsiz hale getirmiştir. Askeri ve siyasi alandaki mağlubiyetleri hafifletecek bir medeniyet hamlesinin altyapısı canlı bir fikir ortamı yoktur. Gelenek her şeyin üstünde, Müslüman toplumları kıskacına almıştır. Bütün şartlar, Batı’nın karşı konulmaz girişinin yaratacağı tahribatları onarmada olumsuzdur.”[1]
     19.yüzyıl’ın son çeyreğinde bağımsız tek müslüman devlet konumunda olan Osmanlı Devleti, İslam dünyasındaki münevver kesimin buluşma ve uğrak yeri olmuştur. O güne kadar genelde bir çoğu dışa kapalı toplumlar olarak hayatlarını idame ettiren Müslümanlar, yaşadıkları bu olumsuz şartlardan kurtulabilmek için çözüm arayışına girmişler ve o güne kadar üstü örtülüde olsa kullanılan “İttihad-ı İslam”(İslam birliği) kavramı tekrar ortaya atılmıştır. Sömürgecilerin misyonerler vasıtasıyla ön plana çıkardıkları din faktörüne karşılık, gelişen ve yaygınlaşan iletişim ağlarına yönelmişler ve İslam Dünyasını birbirinden haberdar etme çabasına girişmişlerdir.[2]
    “Bu son derece karanlık tabloya rağmen Müslümanlar, bu tarihin kritik kesitinde inançlarına ve maddi varlıklarına yönelmiş. Batı tehdidine başarıyla karşı koymuşlardır. Gerçekten insanı şaşkınlığa çeviren bir canlılıkla Müslümanlar Batı’ya direnmişler ve itikadi ve siyasi ideallerini bitmez tükenmez bir enerji ile müdafaa etmişlerdir. İslamiyet bu müdafaanın hem konusu hem de kalkanı olmuştur. Her alanda zayıf olan Müslümanlar batı karşısında İslamiyetle güç kazandıklarını fark etmişler, dini mukavemetlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Dünyadaki yaygın dinin mensuplarından hiçbirinin Müslümanların gösterdiği direnci gösterememeleri hem İslamiyetin anti emperyalist bir ideoloji olarak güçlenen konumunu, hem de Müslümanların başarısını göstermektedir. Müslüman toplumlardaki despot yönetimlerin eleştirisi, eşitlikçi ve halkçı idealler 19. Yüzyılın paradigması olan ilerleme fikri ve Müslümanların Pan İslamizm(İttihad-ı İslam) fikri etrafında tıpkı batı milletleri gibi bir millet haline getirme çabaları, yeni ortaya çıkan Müslüman aydınların fikir ürettikleri alanların özetidir.”[3]
Cemaleddin Afgani  Hayatı
     1928 yılında Esedabad kentinde doğan Efgani hakkında milliyeti ve mezhebi ile ilgili çeşitli tartışmalar mevcuttur. Devrin şartlarına göre iyi bir eğitim görmüş, 18 yaşına kadar Kabil de kalmış ardından hindistan’a geçmiş, burada kaldığı 2 yıl içerisinde Avrupa bilim ve edebiyatı ile tanışmış, eskiden beri kafasında tanıştığı ıslahat fikri güç kazanmıştır. Hac farizası esnasında yolda görüp geçirdikleri ile Haremeyn merkezli bir İslam birliği fikri filizlenmeye başlamıştır.
     Hac dönüşü ülkesi Afganistana dönmüş, kısa bir süre başvezirlik yapsada ülkesinde iktidar değişikliği ve sömürgeci İngilizlere karşı halkı uyarması üzerine yapılan baskılar neticesinde ülkesinden ayrılmıştır. İkinci defa geldiği Hindistanda, halkı İngilizlere karşı uyarması ve cesaretlenmesi üzerine İngiliz yönetimi tarafından ülkeyi terk etmesi bildirilmiş, kendiside Hindistan’dan Mısır’a geçmiştir. Mısır da iken, Sultan Abdülaziz tarafından yapılan bir davet üzerine İstanbul a gelmiş.
     İstanbul da Darul Fünun’un açılışında Nübüvvet ve sanat ile ilgili sarfettiği sözler ve yanlış anlaşılmalar neticesinde İstanbul’u terk ederek ikinci defa Kahire’ye yerleşmiştir. 8 yıl kaldığı Mısır durağından sonra tekrar Hindistan’a dönmüştür. Hindistandan kısa bir süre sonra sömürge yönetiminin baskısı nedeniyle bir kez daha ayrılan Efgani önce Londra’ya ardından Paris’e geçmiştir. Avrupada çıkardığı gazete ile şöhreti ve itibarı artan Efgani bir müddet sonra İran’a geçmiş, fakat kısa bir süre sonra kendisini çağıran İran şahı ile halkın da yönetime katılması noktasında yaptığı telkinler yüzünden ters düşerek İran’ı terk edip Osmanlı devleti sınırları içerisinde bulunan Basra’ya geçsede burada da kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar Londra’ya geçmiş ve son olarak Londra’nın Londra Sefiri Rüstem Paşa tarafından İstanbul’a davet edilmiştir. Cemaleddin Efgani İstanbulda sıcak bir ilgi ile karşılanmıştır. Fakat kısa bir süre sonra dışarıdan ve içerden yapılan telkinler neticesinde Sultan ile arasındaki bağ zayıflamıştır. İstanbulda zorunlu bir ikamete tabi tutulmuş ve ölünceye kadar da İstanbuldan ayrılmasına izin verilmemiştir. Efgani yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayarak 1897’de vefat etmiştir. Cenazesi  1944 yılında Afganistan hükümetinin isteği üzerine ülkesine nakledilmiştir. [4]

Eskişehir hatırası

Malumunuz 2 yıldır Trenler istanbuldan konyaya yada tersi istikamette çalışmıyor hızlı tren çalışmaları yüzünden, Bu kurban bayramı sonrasında bilet almayı sona bırakan her türk evladı gibi bizde bilet bulamayıp ortada kalmıştık, Neyseki hızlı tren ankara aktarmalı seyahat fikrini yaklaşık 1 yıldır uyguladığım için sorun çıkmıyordu. Fakat bu sefer istanbuldan ankaraya otobüs bile bulamama derdi olunca denenmeiş bir şey ypalım dedik ve 5 konyalı arkadaş, önce konya eskişehir arası hızlı tren aktarması, ardından gece 24:00 de de otobüs ile eskişehirden istanbula bir seyahat gerçekleştirmiştik. bu esnada yaklaşık 3 saatlik vaktimizi akşamleyin eskişehir caddelerinde geçirmiştik ondan bir kaç kare sunmak istiyorum.
bu fotoğrafların sanırım bir başka hatırası da son traşlı fotoğraflarım.

 gezide bulunan ekip topluca çay içerken

gezideki 29 mayıs ekibi

bu adamlar nereye bakıyorlar


Anadolu Jet Ihlara Uçağı Boeing 737

Anadolu Jet'in 27 aralık 2013 tarihinde mardinden istanbul sabiha gökçen uçuşunu gerçekleştiren IHLARA isimli Boeing 737 tipi ve TC SAE kuyruk numaralı uçağıdır.







Sencer Divitçioğlu Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu kitap takdim özet inceleme

Sencer Divitçioğlunun "Osmanlı Devletinin Kuruluşu" adlı kitabına yazarın bu kitabı osmanlı kuruluş dönemine çok daha farklı bir açıdan bakıp öyle yazdım demesi üzerine tarafımızdan da bir kitap incelemesi üzerine bakılabilecek en farklı şekilde bakılıp gerçekleştirilmiş bir incelemedir.  Akademik ve dil bilgisi açısından bir çokuslup hatası ve yazım yanlışları ile doludur. Bu sadece mehmet talha gürbüz ün kitabı okuyup kapattıktan sonra aklında kalanlardan ortaya dökülen kelimelerin bir araya getirilmesiyle meydana çıkmış bir derleme ve inceleme yazısıdır. İncelemeyi yapan kişi herhangi bir şekilde hakaret olsun övgü olsun yada maksat eleştirel bir anlam üzerine olsun diye bu yazıyı kaleme almamıştır. Sadece ve sadece kitabın kapağını kapattıktan sonra aklında ne kaldıysa onların kağıt üzerine dökülmesiyle oluşmuştur. Burda bulunan bilgiler mehmet talha gürbüz ün okuduğu kitaba kendi fikir yapısıyla baktığı için kitapla ilgili anlamsız manalarda çıkarım yapmış olabilmektedir. o yüzden kitapla ilgili en sağlıklı bilgiyi edinmek için yada bende kendi fikrimle tartmak istiyorum diyenler için kitabın orjinalinin okunması elzemdir. burası sadece size küçük bir mum ışığı kadar bir yol aydınlatabilir..

Yazarımız kaleme aldığı bu eserinde, daha önce kalem oynattığı konuda tekrar aynı şeyleri yinelemek için değil bugüne kadar bakmadığı bir kapıdan olaylara bakmak için bu eseri yazdığını belirtmiştir.
 Eserin önsözünde neden kaleme alındığı belirtilirken birbirine karıştırılmaması gereken kavramlar özenle vurgulamıştır. Aynı zamanda bize gelen her şeyi bir çırpıda silip atmak yerine, hepsinin kullanılabilecek bir noktasının olduğunu da eklemiştir. Önsözde en son vurgulamak istediği konu ise değişen dünya ve zihinlerle ilgilidir. Kendiside buna kayıtsız kalamayacağını belirterek başlar.
 Osmanlı Beyliğinin kuruluş bölümünde yazar, kendisinden önce Cemal Kafadar’ın da biraz yapmaya çalıştığı bir metodla başlamak istediğini belirtir. Toptancılık yok, eşyayı sadece olması gereken yere kendi ölçümde yerleştirebilmek der.
 Yazar Ön-Osmanlı Tarihi bölümünde efsane vurgusunu incelmekte ve efsanelerin hemen reddedilemeyeceğini belirtir. Efsanelerin doğruları yakalamak için bir ipucu olduğundan bahseder. Ve hemen ardından ekler, efsaneler sayesinde sorulması gereken bir çok soru sorulmuştur.
 Süleymanşah ile ilgili yazar’ın en çok dikkatini çeken husus, Süleymanşah’ın kim olduğundan ziyade Osmanlı Devletinin kurulduğu esnada bölgede yaşayan Süleymanşah ismi ve İznik devletinin mirasıdır. Bugüne akdar çok az kişinin sorguladığını düşündüğü bir başka konu ise bu Süleymanşah ismi sadece bir efsanevi abartı olarak mı kullanılmış yoksa bölgede 200 yıl içerisinde yaşananların derlemesinden mi böyle bir anlam çıkartılmıştır.
 Osmanlıların kendilerinin soyundan geldiklerini düşündüğü Kayı soyu meselesine de el atar yazarımız. 13. Ve 14. Yy’ın karmakarışık Anadolusun da hiçbir topluluğun saf kalmayacağını belirtir. Bunun için bu boyların ta oğuz ellerindeyken bile ne durumda olduklarından bahseder. Osmanlıların iddiasının doğru olabileceğine yönelik birkaç küçük kanıttan bahsetse de bölgenin yapısındaki çok kültürlülüğün bu yapıyı değiştirme olasılığından da vazgeçmez.
Süleymanşah dan sonra Ertuğrul Bey’in yani Osman Bey’in babasının en azından efsanevi bir kişilikten sıyrılıp elle tutulan boyutlara girdiği için tarih açısından bunu fazla sorgulamaz. Fakat bir bey olduğu için beylik ve idari yapı ile sosyal yapıyı biraz inceler, bunun için Türkmen dünyasından örnekler getirerek bir varsayıma ulaşmaya çalışır.
 Son olarak Osman Gazinin isminin Arap ve Bizans kaynaklarında yazıldığı şekli olan Otman veya Atman ismi üzerinde durur. Bizans kaynağında bahsi geçen Atman isminin çok fazla dayanağı olmadığı için dikkat-ı şayan görmez iken, Osman Gazinin babası Ertuğrul Beyin dindar kişiliğine nispetle Otman isminin mana itibariyle olmaması içinde bir sebep olamayacağını söylemeden geçemez.
 Eserin Osmanlı Tarihine Başlangıç kısmında Osmanlı toplumsal yapılarını tanıtır. Ardından tanıttığı bu toplumsal sınıfları asıl işlevine göre yeni bir baştan bir değerlendirme yaparak Osmanlının kuruluş döneminde bulunan sınıflarını çok daha farklı bir açıdan tanıtmayı yeğlemiştir. Kendisinin baktığı farklı bir pencere olduğunu buradan olaya bakıldığı zaman görülmemiş şeylerin görülebileceğini de ispat etmek ister.
 Osman Bey’in Müslüman mı doğduğu yoksa sonradan mı Müslüman olduğu konusunu çok fazla kaşımayan yazar direkt olarak Osman Bey’in bir derviş evinde görmüş olduğu rüya üzerinde yoğunlaşır. Burada Osman Bey’in gördüğü rüyanın aslında devlete kutsallık atfederek için kullanılan eski bir gelenek olduğunu belirtir ve çok çeşitli örneklerle bunu destekler.
 Osman Bey’i Müslüman biri olarak vurguladıktan sonra Anadoluda özellikle en önemli konu olarak gösterildiğini iddia ettiği gazilik kavramı üzerinde yorumlarda bulunur. Gazilik kavramını hem İslami açıdan yani dinsel açıdan değerlendirirken birde toplumsal bir yanı olan akınlar üzerinden değerlendirmeye alır. Osmanlının ilk zamanlarında sadece Allah Rızası için savaş yaptıkları tezini kendine göre doğru bulmamaktadır. Nedeni ise neredeyse iki yüz yıldır beraber yaşamakta olan Anadolu da her şeyi savaşa endekslenmiş bir hayatın gerçek olamayacağıdır. Gaza ve gazi konusunda son sözü ise ise Halil İnalcık’ın yazdıklarına yakın bir noktaya getirerek bitirir.