Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

10 Şubat 2013 Pazar

Raşid El Gannuşi den Bediüzzaman Said Nursi yorumu


Tunus Nahda Partisi’nin lideri Raşid El Gannuşi, Türkiye'de hayran olduğu isimlerin başında Said 
Nursi'yi saydı.

Gannuşi: Evet, Said Nursi’yi beğeniyorum

Gannuşi, Türkiye'de hayran olduğu isimlerin başında Said Nursi'yi saydı


Hürriyet'ten Nuran Çakmakçı'ya konuşan Gannuşi, yıllarca sürgünde yaşadı. Halk ayaklanması başladıktan sonra ülkesine döndü, Tunus Devrimi’ne imzasını attı. Cumhurbaşkanı olabilecekken iktidarı kendi elleriyle bir kenara itti.
Gannuşi'nin ilgili cevabı şöyle:
Türkiye’de hayran olduğunuz lider var mı?
Evet, Saidi Nursi’yi beğeniyorum. Erbakan’la diyaloğumuz vardı. Tabii Erdoğan’ı beğeniyorum. Fethullah Gülen’i de beğeniyorum. Bunların dördünün de İslam’la modernizmi biraraya getirmeye çalıştığına inanıyorum. Az kalsın Adnan Menderes’i unutuyordum. O da önemli bir isim. Aslında Türkiye’de modern İslam’ın kapısını ilk o açtı.
Raşid Gannuşi kimdir?
Gannuşi, Tunus’ta İslami Yöneliş Hareketi’ni kurduktan sonra 1981’de tutuklandı. Aralıklarla toplam dört yıl cezaevinde kaldı. Tunus’un eski diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülke yönetimini ele almasından sonra serbest bırakıldı.
Ancak Bin Ali’nin 1990’lı yıllarda kurduğu İslamcı partiyi dağıtmasının ve siyasi baskıyı artırmasının ardından Tunus’u terk etmek zorunda kaldı. Londra’da geçirdiği 22 yıllık sürgün hayatının ardından devrimle birlikte ülkesine döndü ve hükümette doğrudan görev almak yerine parti liderliğini seçti. Hükümetteyse sadece Gannuşi’nin yeşil ışık yaktığı adaylar yer aldı.
Türkçe seçmeli ders oldu
Türkçeyi seçmeli ders olarak liselere koyduk. Ancak bazı kişiler bundan çok rahatsız oldu. İtalyanca, Almanca, Rusçadan rahatsız olmuyorlar, tarihi hafızayı harekete geçirip Türkçeden rahatsız oluyorlar. Oysa Türkçeye çok talep var. Tabii Arapça ve Fransızca zorunlu dersler, onun dışında İngilizce de alınıyordu. Şimdi sadece başkentteki belli enstitülerde değil, bütün liselerde seçmeli Türkçe dersi var.

kaynak: risalehaber

3 Şubat 2013 Pazar

ukrayna kırım gezi notları

26.01.2013 - 02.02.2013 tarihleri arasında ukrayna'nın kırım özerk cumhuriyetine bir gezi gerçekleştirdik. yolculuğumuz tabi ki de wingo fırsatını sunan turk hava yolları ile gerçekleştirmiş olduk...

gezimiz ilk başta kaldığımız mekandan uğurlama töreni ile başladı

malesef ki yolculuğumuzu simferopoldeki sis nedeniyle 1 günde 2 kere uçamak zorunda kalarak gerçekleştirdik; ilk uçusumuz simferopol semalarında 1 saat dönüp 3 başarısız manevranın ardından istanbula dönüş,
ardından havalanında geçen 5 saatlik bekleyişten sonra yeniden daha büyük bir uçakla tekrar bir deneme 

                                      ve sonrasında kırım topraklarında...
       simferopol havaalanından 3 görüntü




Başörtülü kadınların “simgesel imha”sı

not: bu yazı 02.02.2012 tarihinde agos gazetesinde Sevag Beşiktaşlıyan tarafından kaleme alınmıştır; yazıya orjinalinden ulaşmak için bu linki tıklayınız.


Başörtülü kadınların “simgesel imha”sı

Sevag Beşiktaşlıyan, “laiklik ve “modernizm” kaygısıyla erkekliğin iç içe geçtiğinde, kolay kolay yan yana gelemeyecek grupların başörtülü kadınlara karşı aynı noktaya gelmelerini” yazdı.

Sevag Beşiktaşlıyan
besiktasliyan@agos.com.tr
Mehmet Ali Birand’ın hayatını kaybetmesinin üzerinden yaklaşık iki hafta geçti. Merkez medya içinde liberal bir ses olduğu ve bu anlamda, gayet cesur bir duruş gösterdiği herkesin malumuydu. Bunun yanı sıra, gerçekten iyi ve güleç bir insan olmasıyla büyük kitlelerin sevgisine mazhar olmayı başarmış bir insandı. Ölümünün arkasından yazılıp çizilenler de, insanların ona karşı nasıl büyük bir sevgi beslediğinin ve ortaya koyduğu işlere ne kadar saygı duyduklarının bir göstergesiydi. Türkiye merkez medyasında haberciliğin belki de en iyisiydi, evet ama Türkiye’de Kürt sorunu ve ordu söz konusu olduğunda, içinde bulunduğu çevrelerde hiç alışılmadık tavırlar içinde olan Birand, Türkiye’nin en büyük fay kırığı laiklik tartışmasının bir tezahürü olarak başörtüsü olayını da içine alan dini özgürlükler konusunda çok kereler sınıfta kalmıştı.
28 Şubat sürecinin “cesur” ve “güvenilir” televizyoncusu Uğur Dündar’la aynı tonu tutturarak, arkada sanki dakika dakika bir cinayetin görüntülerini veriyormuşçasına gelen gerilim müziğiyle birlikte Adana’da okulda namaz kılan lise öğrencileri haberini ‘yorumsuz’ verebilmişti. Hem de sanki organize bir suç örgütünden bahsediyormuşçasına “toplu” vurgusuyla birlikte.
Aynı şekilde, ölümünden kısa bir süre önce “başörtülü muhabir çalıştırabileceğini fakat ekrana çıkartmayacağını” açıklamış ve gerekçe olarak da “kanalın markasına zarar verir” diyebilmişti. Birand, bu sözlerinden dolayı daha sonra özür dilemiş, kendisine yapılan eleştirileri haklı bulmuş ama yine “düşündüklerini söylediği için suçlu olduğunu” ifade etmeyi de ihmal etmemişti.

Görünür olmadığı sürece “zararsız”

Birand’ın bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere “başörtüsü elbette ki özel alanda bulunabilir, fakat kamusallaşamaz.” Başka bir deyişle, başörtülü kadınlar görünür olmadıkları sürece “zararsız”dırlar. Biraz önce belirttiğim gibi merkez medyanın en liberal ve saygıdeğer insanı bile söz konusu dini özgürlükler olduğunda bu noktada ise geriye kalanın ne boyutta olabileceği tahayyül sınırlarınıza kalmış bir mesele.
Aslında çok da uzağa gitmeden, 19 Ocak sonrasına bir göz atmak, bu noktayı tahmin etmek için yeterli olacaktır. Bilindiği üzere bu seneki anmada Agos’un penceresinden ilk konuşmayı Hidayet Şefkatli Tuksal yaptı. Evet 19 Ocak ertesinde bu detay, neredeyse tüm gazetelerde yer aldı; fakat eksik bir şeyler vardı: Tuksal’ın konuşması. Tuksal’ın neden bahsettiğine tam metni veren Taraf dışında birkaç gazete biraz değindi, çoğu gazete ise görmezden geldi. Hele ki Radikal’in tutumu ise tam bir fecaatti. Radikal’de yayınlanan haberde, konuşma yapanlar olarak sadece Noam Chomsky ve Rakel Dink yer alıyordu, yani Tuksal tamamen yok sayılmıştı. Haberi yazan Serkan Ocak, tüm konuşmalardan bahsetmiş olsa da, sayfa editörü, “Radikal’in sayfalarının küçük olması” bahanesine sığınarak, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın ismini dahi silivermişti.

Simgesel imha

Kristina Boreus, söylemsel ayrımcılık üzerine yazdığı makalesinde, bir toplumsal grubun, medyada nüfusun içinde yer aldığından çok daha az oranda temsil edilmesine “görünmez kılma yoluyla dışlama” olarak isimlendiriyor ve bunun, o toplumsal gruba sosyal olarak daha az önem atfedildiğinin işareti olduğunu belirtiyor. On yıllardır çekilen acılara ve verilen mücadeleye rağmen, başörtülü kadınların hala “kenar süsü” olarak görünürlük kazanabilmesi, tam da bu şekilde açıklanabilir. Laiklik ve “modernizm” kaygısıyla erkekliğin iç içe geçtiği böylesi bir alanda, kolay kolay yan yana gelmeyecek güçler, başörtülü kadınlara karşı aynı noktaya gelebiliyorlar. Bu güç birliği tarafından, görünmez ve değersiz kılınarak adeta “simgesel olarak imha” ediliyorlar.  
Aylardan yine Şubat geldi. Hâlihazırda yargılama sürecinde olan 28 Şubat Darbesi’nin tartışmasız en büyük mağdurları olan başörtülü kadınlar içinse çok şeyin değiştiğini söylemek mümkün değil. Halen milletvekili olamıyorlar, hatta sadece “aday yoksa oy da yok” dedikleri için gizli bir ajandayla rant peşinde koşmakla suçlandılar. Halen şirketlerde imaj kaygısıyla bırakın önemli pozisyonları, neredeyse yer alamıyorlar. Kendi mesleklerini icra ettiklerinde dahi sindirilemiyorlar ve bir taraftan Ercan Akyol gibilerinin en hafif tabiriyle sığ “şaka”larına, bir taraftan Ali Bulaç’ın mizojen çıkışlarına maruz kalıyorlar. Halen kendi sözlerini kamusal bir alanda söylediklerinde dahi sözleri duyulmuyor bile… Birisi 28 Şubat süreci bitti mi demişti?

25 Ocak 2013 Cuma

Allah is Great, Allah is Great, Allah is Great; always with you mubarek wakaso

Mubarek Wakaso, açıkcası adını ilk defa duydum bir futbolcu ganalı ve ispanyanın espanyol takımında oynuyormuş... Afrika kupasında Gananın Maliyi 1-0 yendiği maçta attığı golden sonra formasının altında Yazan Allah is Great ve Iman yazısından sonra maçın hakemi tarafından sarı kart ile cezalandırılmış...açıkcası amatör bir hakem olarak her ne kadar bize verilen fifanın ve tff nin kural kitaplarında bütün dini içerikli simgelerin yasaklandığı belirtilsede bunun sahada sadece müslüman kimlikli insanlara uygulanması bu yasağın sadece müslümanlara mı karşı uygulayabiliyorsunuz sorusunu getiriyor?
Ayrıca herhangi bir dini inanca mensup bir kişinin İnancı ile Mesleğini bir birinden ayırt et demesi , hele de bir müslümana dinini saha dışına koy denilmesi; kusura bakmayın en açık tabirle aymazlık ve seküler bir politika örneğidir...

Mubarek wakaso kardeşimize burdan yapmış olduğu bu büyük cesaret örneğinden dolayı bir kez daha tebrik ediyor; kendisini her zaman saygıyla anacağımızı ifade ediyorum, We always with you Mubarek Wakaso  
We always with you Mubarek Wakaso  - We always with you Mubarek Wakaso 
Allah is Great


Gana'nin Mali'yi 1-0 yendiği karşılaşmadaki tek golü atan Mubarak Wakaso'nun attığı golden sonra 'Allah is Great' yazılı tişörtünü göstermesini hakem sarı kartla cezalandırdı...

16 Ocak 2013 Çarşamba

Almanya Köln de açıktan ezan okundu Eschweiler DİTİB Cemaati´nin Büyük Sevinci: Cuma Ezanı Açıktan Okundu


Eschweiler DİTİB Cemaati´nin Büyük Sevinci: 
Cuma Ezanı Açıktan Okundu


Köln, 15.01.2013: Geçtiğimiz Cuma günü  Eschweiler DİTİB Kuba Camii 
cemaati üyeleri ile siyaset ve toplum temsilcileri tarihi bir olaya 
şahit oldular. Eschweiler Wollenweberstraße adresindeki DİTİB Kuba Camii’nde
 ilk kez açıktan ezan okundu. Dernek, 2011 yılının Nisan ayında açıktan 
ezan okuyabilmek için belediyeye başvurmuş, bir yıldan fazla süren bir karar 
sürecinin ardından da gerekli izni almıştı.

Törene; T.C. Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa, DİTİB Genel Başkanı 
Prof. Dr. İzzet Er, DİTİB Yönetim Kurulu Üyeleri, Almanya Boşnak Müslümanları
 Cemaati Başkanı Edmin Atlagic, Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Uyum Meclisi 
Başkanı Tayfun Keltek, Eschweiler 1. Belediye Başkanı Rudi Bertram ve
 Belediye Meclis Üyeleri katıldılar. Kuba Camii'nin ev sahipliği yaptığı
 törende konuşmacılar, ezanın Müslüman cemaat, toplum ve onların 
toplumsal birliktelikleri için arz ettiği öneme vurgu yaptılar.

Kur’an-ı Kerim tilavetiyle açılan törenin açış konuşmasında Eschweiler 
DİTİB Kuba Camii Başkanı Bahri Çifçi bu gelişmenin önemine değinerek, 
derneğe bu konuda destek veren siyasi ve dini temsilcilere ve 
törene katılan tüm konuklara desteklerinden dolayı teşekkürlerini sundu.
 Din Görevlisi Mustafa Necati Barış’ın ezanın anlam ve önemine dair 
konuşmasının ardından Köln Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşesi 
Zekeriya Bülbül, Müslüman ve gayrimüslimlerin birlikte yaşadığı toplumda 
camilerin önemine değindi. 

Eschweiler Belediye Başkanı Rudi Bertram, tarafların izin alma sürecinde
 yoğun ve yapıcı görüşmelerde bulunduğunu, bundan sonra da samimiyet 
ve güven içerisinde biraraya gelmelerini ve yaşanan bu hoşgörünün 
sürdürülmesi dilediğini dile getirdi. Eschweiler Belediye Meclisi’nde 
başvurunun uzun uzadıya tartışıldığını ve iznin çıkmasının uyuma giden 
yolda bir adım daha atıldığı anlamına geldiğini vurgulayan Bertram, 
bir birlikteliğin oluşmasında herkese sorumluluk düştüğünü ifade ederek; 
''Doğrusu bizi tenkit edenler
 de oldu. Buna rağmen böyle bir adımı atıyoruz. Hepimiz hoşgörünün oluşması
 ve yaygınlaşması adına elimizden geleni yapmalı, ayrıca hoşgörüyü 
bizatihi yaşamalıyız. Hoşgörü, her gün yeniden uygulamamız gereken bir olgudur“ 
şeklinde sözlerini tamamladı.  

DİTİB Genel Başkanı Prof. Dr. İzzet Er açıktan ezan izni konusunda
desteklerini esirgemeyen Belediye Başkanı ve Meclis Üyelerine, ayrıca
gösterdikleri anlayıştan ötürü Alman komşulara teşekkür etti.

Atib 2012-213 eğitim burs sonuçları açıklandı

Kısaca ATİB yada Avusturya Türk İslam Birliği olarak tanınan TDv nin avusturya şubesinin sosyal sorumluluk faaliyeti çerçevesinde her yıl vermiş olduğu eğitim yardımlarından olan  2012- 2 013 yılı burs başvuru sonuçları açıklanmış olup; 2013 yılında 245 öğrenci bu burstan yararlanacaktır, kazanan arkadaşları tebrik eder, vakfımızın bu hayırlı faaliyetinin artarak her yıl daha fazla öğrenciye ulaşması temennisiyle kendilerine çalışmalarında ve hizmetlerinde başarılar dilerim...

burs kazanan öğrencileri öğrenmek için tıklayınız
ATİB'in açıklaması

Değerli Öğrenciler,

Avusturya Türk İslam Birliği (ATİB) olarak, yükseköğrenime devam eden ihtiyaç sahibi  gençlerimize geçmiş yıllarda olduğu gibi 2012-2013 sezonunda da yardımcı olmak üzere gerekli çalışmaları yürütmekteyiz.
Gerek Türkiye'de, gerekse Avusturya'da eğitim hayatını sürdüren öğrencilerimizin ihtiyaçlarını belirli seviyede karşılama fırsatı sunan karşılıksız burs desteği Avusturya Türk-İslam Birliğinin en önemli hizmetlerinden biri olmuştur. Bu kapsamda sizlerden gelen talepler imkanlar ölçüsünde karşılanmaya çalışılmıştır.
Ülkemizin geleceği olan siz değerli öğrencilerimizin,  Avusturya'da yaşayan vatandaşlarımızın katkı ve gayretleriyle yürütülen bu hizmetin değerini gereği gibi takdir edeceğinizde şüphe yoktur. Bu takdir, eğitim hayatınızı başarıyla tamamlayıp kendi alanınızda kaliteli bireyler olarak milletimize ve ülkemize en iyi şekilde hizmet etmekle gerçek anlamını bulacaktır.
Bu anlayış içerisinde, Avusturya Türk İslam Birliği (ATİB) olarak, 2012-2013 öğretim yılınızın başarıyla geçmesini yürekten temenni eder, hepinize en samimi sevgi ve muhabbetlerimi sunarım.
Seyfi Bozkuş
Din Hizmetleri Müşaviri
Viyana, 09 Ocak 2013

Eleştirel Düşünceye Dair - Fikret Başkaya 15.01.213

fikret başkaya hocayı bir çok insan özellikle paradigmanın iflası isimli kitap ve özgün üniversite söylemleri ve oluşturduğu platform ile yakından yada uzaktan duyuyoruz yada bildiğimiz kadarıyla tanıyoruz uzun zamandır hocayı takip edemiyordum; özgün üniversite platformunun sitesinde dün yayınlanmış bir yazısına rastgeldim yorumsuz olarak yayınlıyorum; söz sizin ama önce düşünme dileğiyle...
(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah'ın katındaki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? kasas suresi 60 ayet.




“Hiç düşmanın yok mu?
Bu nasıl mümkün oldu?
Her halde ya gerçeği hiç söylemedin,
ya da adaleti hiç sevmedin!”
Santiago Rámony Cagal

Bir seferinde bir tanıdığım: “Biz söylüyoruz bir şey olmuyor, sen söylediğinde başın belaya giriyor” demişti. “Neyi, nasıl ve ne amaçla söylüyorsun da başına bir şey gelmiyor” dediğimde, yüzüme şaşkın bakmıştı. Belli ki, ne düşünce, ne düşünce özgürlüğü, ne de eleştirel düşünceye dair hiç kafa yormamıştı... Oysa, öylesine akıldan geçen, günlük yaşamda söylenen sıradan şeyler düşünce değildir. Düşünceden söz edebilmek için, bir amaç için tasarlanması, uygun araçlarla ifade edilmesi ve düşüncenin hedefine ulaşması, insanlar tarafından içselleştirilmesi gerekir. Ancak hedefe ulaşıp, kitleye mâl olduğunda düşünceden söz edilebilir ki, ben buna düşüncenin gerçekleşmesi diyorum. Bertold Brecht: “Bir fikrin etkinliğinden söz edebilmek için, kimden kaynaklanıp, kime yöneldiğine bakmak gerekir” derken her halde tam da bunu kastediyordu.

Düşüncenin “gerçek düşünce” olabilmesinin koşulu, onun bu dünyada olup-biten her şeye eleştirel bakabilme istidâdır. Buna kendi de dahildir. Başka türlü söylersek, düşüncenin tutarlı olabilmesi için aynı zamanda oto-kritik olması gerekir. Şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında, düşünsel alan iyiden iyiye bayağılaşmış, piyasacı “tek düşünce” nerdeyse bir tsunami gibi tüm alanları kaplamış durumda... Eleştirel düşünce radikaldir, öyle olmak zorundadır. Olguları, süreçleri, olup-bitenleri kavramanın bilince çıkarmanın yolu, radikal olmayı, görüntünün esiri olmamayı, velhasıl görüntünün ötesine geçmeyi varsayar. Başka türlü ifade etmek istersek, radikal olmak, sorunları kaynağında, kökeninde yakalamak, temeline inmektir. Radikal düşünce için neden sorusunun önceliği vardır. Oysa yaygın bayağı düşünce daha çok nasılsorusuyla yetinmekten yanadır. Radikal düşünce açıkça ve ikircikli olmayan bir şekilde, yalanı, dolanı ikiyüzlülüğü aşmayı, gerçeğin üstünü örten örtüyü kaldırmayı amaçlar. Bu da şeyleri adıyla çağırmayı gerektirir. Zira adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir... Kapitalizm kavramının geçmediği bir yoksulluk tahlili mümkün müdür? Yoksulluğu yaratan kapitalizm olduğuna göre... Mesela bu günün dünyasında hegemonya, emperyalizm, kolonyalizm kavramlarını kullanmadan yapılan savaşla ilgili bir tahlilin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Savaşların gerisinde emperyalist hesaplar ve çıkarlar olduğuna göre... Aynı şekilde kapitalizmi ağzına almadan yapılan ekolojik tahlilin bir değeri olur mu? Eğer insanlığın yüz yüze geldiği ekolojik sorunlar kapitalist işleyişin doğrudan sonucuysa...

 Eleştirel düşünce tarihselliği esas alır. Şimdilerde kapitalist sistemi, yegane mümkün toplum düzeni, insanlığın normal hâli olarak sunma ve dayatma gayretleri yaygın. İnsanların kafasına sokulmak istenen kabaca şu: Kapitalizm hep vardı, bu gün de var, gelecekte de olacak... Kapitalizm “tarihin sonudur”, alternatifi yoktur, alternatif üretmeye çalışmak da beyhûdedir! Aslında amaç belleği yok etmek, geçmişi unutturup yok saymaktır. Oysa tarih bilinci bize bu günkü durumun [hâlin], karmaşık, kompleks sosyal süreçlerin ve belirleyiciklerin bir sonucu olduğunu, pekâlâ başka türlü de olabileceğini, bu gün olanın potansiyel olarak “mümkün” olabileceklerden sadece biri olduğunu öğretiyor. Bu gayri insani ve irrasyonel sistemin insanlığın yegane ufku olarak sunulabilmesi, ancak tarih bilincinin yokluğunda mümkün olabilir. Oysa tarih bilincinden yoksun bir insanlık mümkün değildir. Başka türlü söylersek, tüm sosyal süreçler geçicidir, tarihseldir ki, buna kapitalizm de dahildir. Nitekim kapitalizmin beş yüz yıllık, sanayi kapitalizminin ikiyüz yıllık, “neoliberal kapitalizm” denilenin de otuz küsür yıllık geçmişi var. Aslında bu, uzun insanlık tarihinde sadece küçük bir parantezdir... Şeyleri, olguları, toplumsal süreçleri tarihsellik dışında düşünmek saçmadır. Bir zamanlar kapitalizm diye bir üretim tarzı, öyle bir toplumsal düzen yoktu ve bir zaman sonra da olmayacak. Artık tüm sürdürülemezlik emareleri belirmişken bunu söylemek de bir kehânet sayılmaz...

22 Aralık 2012 Cumartesi

PIRANHA VOICEMASTER A TYPE 4GB KAPASİTELİ USB DİJİTAL STEREO SES KAYIT CİHAZI



yaklaşık 3 ay önce vatan bilgisayardan 87 tl ye aldığım cihazda 2 saatlik şarj ile 18 saate kadar kayıt yapılabileceği yazmaktadır. fakat haftada düzenli olarak 18-20 saat kayıt yapan birisi olarak, aletin şarj süresi gittikçe kısalmakta ve ne yazık ki alalı 3 ay olmasına rağmen şarj süresi 11-12 saat aralığına düşmüştür. devamlı ve uzun süreli kayıt tutanlar için önerilmez.  ses kayıt kalitesi fena değil 10 üzerinden 7 alır ama üstü zor.
şu an için çok fazla bir bütçem yok ve şarjlı bir alet istiyorum fazla da kullanmam ses kalitesi de normalden biraz iyi olsun derseniz işinizi oldukça iyi görür fakat devamlı ve uzun süreli kullanıcılar için asla tavsiye edilmez sizi yolda koyabilir.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Diyanet Üniversitesi olarak , istanbul 29 mayıs üniversitesi

   ülkemizde türkiye diyanet vakfının kurmuş olduğu bir üniversite mevcut adı tdv istanbul 29 mayıs üniversitesi.
okul 2010 tarihinde kurulmuş ve şuanda 3. eğitim yılı döneminde yolun başında çabalıyor.

dünyada bir dini kurumun yada yapının siz cemaat yada tarikat da diyebilirsiniz üniversite okul yada başka bir eğitim kurumu kurması oldukça normal ve hiç garipsenmiyor, hatta olmaması anormal karşılanıyor fakat ülkemizde ise durumlar yakın zamana kadar biraz daha karışık malum çağımızı(çağı takip etmekte sorgulanabilir aslında buda büyük bir karmaşa diyebilirsiniz) 15-20 yıl geriden takip ettiğimiz için bize bazı normal şeyler anormal gibi gelebilmekte yada en azından kavrayıncaya kadar yada yerleşip bir zemine oturuncaya kadar her zaman yapay sıkıntılar doğurmuştur. ilginç olan ise türkiye de yarı devletçi gözüken bir yapının yada gelir kaynağı halk ama zihniyet ve mantalite dedikleri bakış açısı ve idare şekli malesef ki devletçi ideoloji yada görüşlü denilen bir yapı ile bu güne kadar gelmiş bir vakıf olan türkiye diyanet vakfı tarafından kurulan bir üniversite olması aslında tdv nin bu üniversiteyi kurması bile ne kadar normalleşmeye yaklaştığımızın bir yansıması olarak da kabul edebiliriz, ilginç bir tezahür olarak karşımıza çıkıyor.

 üniversitenin ülkemizde ne manaya geldiği; açıkcası çok anlamlı kelimeler noktasında kısır olan türkçemize oldukça geniş bir arşiv kattığı içinde teşekkür etmemiz gerekir, yada ne kastedildiği noktasında her kesimden bir ses çıktığı için oldukça geniş ve farklı manalar tezahür ettirmektedir. herkes üniversiteyi kendi ideoloji ve 
fikriyatınca yön vermeye çalıştığı için her üniversite zihin dünyamızda ayrı ayrı fişlenmiştir ve burum normalleşme dediğimiz evreler için biraz gariptir ama şuanda daha iyisine geçmeyi hak ediyor muyuz orası da başka bir soru?

Çok çocuk bela mıdır, rahmet midir?

dünyabizim com da yayınlanmış bir yazı açıkcası çok hoşuma gitti ve orada 8 çocuk sahibi bir ağabeyin verdiği cevap 10 üzerinden 11 i hak ediyordu paylaşmak istedim.


Sana yolculuk tavsiye ederim.
Kendinle ilgili akışta tıkanma hissettiğinde...
Artık donuklaştığını, tekrara düştüğünü gördüğünde..!
Mehmet Lütfi Arslan

7 Aralık Cuma sabahı, dokuz kişilik bir ekiple İstanbul’dan Kahramanmaraş’a doğru yola koyulduk. Kendimize ait bir araçla, kendimize has bir havayla başladı yolculuğumuz. Kaptanımız huzur ve güven veren Kemal Yetkin idi. Araçtaki isimlerin çoğu Genç Dergi yazı işleri kadrosuydu: Mehmet Emin Gül, Cantürk Genç, Aleaddin Çakmak, Mücahid Emre Sever, Hüseyin Yavuz veAbdulsamet İnekçi. Tabii bir de Samet Demir bizimleydi, yolculuğumuzun renkli siması, organizatörü…adana genç
İlk hedefimiz Adana!
Tekerlekler döndükçe koyulaştı muhabbetimiz, gönüllerimiz şen oldu. Gerçekten de çok samimi ve güzel bir ekiptik, arabanın içindeki hava eşine az rastlanır cinstendi.
On iki saat sonra, akşam yedi civarı Adana’ya vardık. Bizi her zamanki gibi Halit Yasir Özoğul Ağabeyimiz karşıladı. Yani Adana deyince ilk aklımıza gelen kişi… Adana’nın ete kemiğe bürünmüş hâli…
Hızla yerleştikten sonra Uluslararası GENÇ Derneği’nin salonuna geçtik. Programa davetli olan seçme bir ekiple bir araya geldik. Bir saate yakın konferans oldu. Genel vurgu şu konu üzerindeydi: “Yük olan değil, yük çeken insan olmak lazım. Çağı iyi okumak, yeniliklere, değişikliklere hızla adapte olmak çok önemli.”
Daha sonra dergimizin tanıtımı yapıldı, hediye kitaplarla ilgili bilgi verildi. Soru cevap faslında ise Adana’daki GENÇ Gönüllüler’in istifhamları giderilmeye çalışıldı.
adana gençÇok çocuk bela mıdır?
Bizler konuşurken, dinleyiciler arasında uyuyakalan iki küçük çocuk vardı. Birisi abisinin kucağında uyuklamış, diğeri de sandalyede iki büklüm bir hâl almıştı. Orada bulunan Hüseyin Ağabeye “bunlar sizin mahdumlar galiba” dedim konferansın ortasında. Verdiği cevap herkesi gülümsetti: “Evde beş tane daha var!” Sekiz çocuk sahibiymiş Hüseyin Ağabey. Ve en büyüğü on beş yaşlarındaymış. “Hiç korkmayın, evlenin, çoğalın, hepsinin rızkı Allah’a ait, çok güzel bir şey” dedi. Gençler şaşkın ve mütebessim idi. Hüseyin Ağabeyin yüzündeki memnuniyet ifadesi gerçekten görülmeye değerdi.
Programın sonunda, yanına yaklaştım ve “Gerçekten de kolay mı abi?” diye sordum. Çok büyük nimet olduğundan bahsetti. O sırada yanımızda bulunan bir başkası “çok çocuk beladır diye bir şey okumuştum” diyerek söze girdi. Bunun üzerine Hüseyin Ağabey şu harika cevabı verdi: “İslam ahlakına göre büyütme, tek çocuk da bela olur. İslam ahlakını verirsen, bin çocuğun da olsa hepsi rahmet olur!”

10 Aralık 2012 Pazartesi

ALDI ve BİM nasıl başarılı oldu? nils Brandes in analizi

Bugünkü dikkat çekici yazımız ekonomi haber sitelerinin son bir kaç yılda adını yaptığı haber , analiz ve proje ve konferansları ile duyuran retailnews tarafından derlenmiş bir haber,
Konu ucuzluk marketi dediğimiz discount zincerlerinin başarıları ve bu noktada bu türün ilk önrenği olan Alman ALDİ nin stratejisi ve nasıl iş yaptığını gözler önüne sürmesi bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

Haberi retailnews in orjinal sitesi üzerinden okumak için burdan ulaşabilirsiniz.


ALDI ve BİM nasıl başarılı oldu?



Discount uzmanı Nils Brandes Perakende Zirvesinde verdiği konferansta ALDİ ve BIM in başarı sırlarını anlattı.


    

Brandes'in sunumunda aktardığı detaylar şu şekildeydi:

Coca-Cola gibi ticari markalar sorgulanmaya başlandı ve özmarkalar ortaya çıktı.  Marketteki paketleme türü hizmetler ve hizmet reyonları kaldırıldı.

Bugün özellikle Aldi hakkında konuşmak istiyorum ama BİM'in orijinalinden daha iyi bir kopya olabileceğini söylemek isterim. Bence şu an BİM Aldi'den daha başarılı olan bir Aldi kopyasıdır.

Basit olan neden bu kadar zor?

Zorluk bir şeylerden vazgeçmek ile ilgilidir. Etrafımızda çok zeki, akademik kariyer sahibi insanlar bize zekice öneriler sunuyorlar. Biz de 'Bir zararı yok' diyerek uyguluyoruz.  Bu durum her zaman iyi midir? Bu soruya evet cevabını veremeyiz. Önemli olana odaklanıp, önemsizi devre dışı bırakmak daha iyidir.

BİM'in bir mağazasını kopyalamak oldukça basittir. Birçok insanın fark edemediği arka plandaki mekanizmanın nasıl işlediğidir. Sırlar perdenin arkasında kalır. Mağazanın görünen kısmı işleyişe dair çok az şey anlatır. Bu formatı kopyalayan birçok kişi bu yüzden ilerleyemiyor ve başarısız oluyor.

Bir örnek üzerinden devam edelim. 70'lerde Aldi paket süt satıyordu, taze süt satmıyordu. Tereyağı ve yoğurt da satmıyordu. Bugün imkansız gibi görünen bir şey bu. Rakipler 'Taze süt olmadan bu iş olmaz' derken, Aldi ise 'Bu paketi o kadar ucuza satalım ki insanlar paket süt içme alışkanlığı edinsin ve bu sütü de kullansınlar.' diyordu. Aldi 'Bu işleri daha karmaşık hale getiren bazı şeylerden vazgeçelim' dedi. Buzdolapları, enerji bedelleri, envanter çıkarılması, son tüketim tarihleriyle ilgili sıkıntı vardı. Bu vesileyle paket süt satışı gerçekleşince;  problemler azalırken, kâr da gayet iyi görünüyordu.

Aldi'de uzun yıllar taze meyve ve sebze satılmıyordu. Birçok insan bugün ‘Neden sebze meyve olmasın, doğru planlamayla bu yapılabilir.’ diyebilir. Fakat bu planlar gerçekleştirildiğinde öngörülemeyen birçok durum ortaya çıkar. Bu sebeple Aldi meyve sebze satmaya oldukça geç başladı.

Önce bir bölgede tek çeşit elma satıldı. Bu elmayla testler yapıldı. 6-8 ay sonra bu işin nasıl yürümesi gerektiği belli oldu. Redarik, lojistik ve envanter bilgisi edinildi. Akabinde sırasıyla diğer bölgeler de elma satmaya başladılar.

BİM ne yaptı?

1995'de BİM 22 milyon USD yatırımla işe başladı. Geçen hafta 6.8 milyar dolar değerine ulaşmıştı. Metro da bu anlamda bir örnektir. BİM'in değeri neredeyse Metro kadar. Fakat Metro 67 milyar euro ciro yapıyor. BİM'in 20 bin çalışanı var, 5,5 milyar euro ciro yapıyor. 

Yatırımın mağaza, lojistik, tedarik, yönetim arasındaki dağılımın net bir kriteri yoktur. Önemli olan gerektiği kadarını yapmak ve daha fazlasını yapmamaktır. Bu oranları ihtiyaç belirler.

Karmaşıklıktan kurtulun!

Birçok sektörde en büyük sıkıntının ne olduğu sorulduğunda verilen cevap karmaşıklık ve bürokrasidir.  Karmaşa, değişik birbirine bağlı çok fazla unsurdan oluşur. Basit olan ise çok daha az unsurun birbiriyle çok fazla bağlantı kurmadan bir arada olmasıdır. Örneğin Metro çok karmaşık yapılara bir örnektir. Depo, internet,  cash & carry vs. Aldi ve BİM'de ürün gelir ve boşaltılır. Hepsi budur.

Aldi bugüne kadar hep İngilizce konuşulan yerlere yatırım yaptı. Tamamen daha basit olduğu için.

Büyük projeler genelde çok zor ve karmaşıktır. Bu konuda karmaşıklık eğrisi oldukça önemlidir.  Unsurların sayısı arttıkça karmaşa artar. Karmaşayı masrafla veya giderle eşitleyebilirsiniz. Bu formülü herhangi bir şirket için kullanabiliriz. Ürünün, tedarikçinin, çalışanın, birimlerin vs çokluğu karmaşıklığı artırır. Sadece yapabileceğiniz şeye odaklanmanız gerekir.

Bu karmaşıkla baş edebileceğini düşündüğüm 3 adım var.

1-Karmaşıklıktan kaçınma
2-Karmaşıklığı azaltma
3-Geri kalan karmaşıklığı yönetme

Karmaşıklıktan kaçınma
Bu konuda izlenmesi gereken belli başlı adımlar şu şekilde:
  • Bir şeylerden vazgeçme ve net hedefler koyma
  • Sınırlı ürün yelpazesi
  • Sadece sınırlı temel ihtiyaç ürünlerini satma
  • Ürünlerin rahat yönetimi
  • En iyi kalite
En uygun fiyat