Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma;
Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini... doğru sanma;
Sessiz kalmak bir şey bilmediğin anlamına gelmez;
Çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez;
Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun
bir insanı küçümsemek akılsızlık,
Çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir,
Bilgisizlikten gelirse cehalettir...
Kızıldereli Atasözü
Sümbül Ebrusu
14 Ocak 2014 Salı
12 Ocak 2014 Pazar
Sibel ERASLAN - ‘Nur’ ve ‘iyilik’
SAtar gazetesi yazarlarından Sibel Eraslan Mustafa Kutlu'nun son eseri NUR hakkında bir değerlendirme yazmış... paylaşmak istedim...
‘Nur’ ve ‘iyilik’ - Yazarlar - Sibel ERASLAN - Star Gazete
Mustafa Kutlu Hocamızın yeni kitabının ismidir “NUR”... Kitabın ilk çıkış anında Kutlu’ya şahitlik
etmek de varmış kaderde. Oysa bin sıkıntı, bin usanç, bunalımla çıkıp gitmiştim Dergah’a.
Memleketin altı üstüne geliyor, düne kadar kardeş olanlar birbirinin boğazını sıkıyor, her gece
İstanbul’u sis basıyor, insanlar birbirine bağırıp, mütemadiyen hakaretler yağdırıyor, nereden
birikmiş bunca kin, nerede gizlenmiş bunca nefret, karanlık sis hepimizi kaplıyor... “Ne olacak bu iş,
ne yapacağız, çıkışı yok mudur bu hallerin” demek için varmıştım yanına...
Dergah Edebiyat Dergisi’nin adetidir, genç yazarlar, kalpleri titreyerek akıllarını kurcalayan
sorularla vardıkları dergahtan, bahtlarına yazılmış olanları işiterek çıkarlar ancak... Kaç bin soruyu,
kaç bin dünya dağdağasını o eşikte bırakmışızdır kim bilir... Çünkü Mustafa Kutlu’ya göre, evvela
“iyilik”tir aslolan... “Önce iyi insan olun, bilahare iyi yazar olunur” der. Bunu işiterek geldik orta
yaşlara...
NUR, bir arayışın, yolculuğun hikayesi aslında. Hikayeden çok menkıbe desek belki daha doğru.
Yeni çıkmış kitabı, önce öper sonra açıp kokusunu içime çekerim. 95. sayfaya denk geldi bu seferki
iç çekişim: “Cenabı Hak buyurmuş, ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim, kainatı
yarattım”. Bana denk gelen sayfaya bakar mısınız? Kim bilir kaç yüzyıldır tartışılan bir mevzu, eh
bize de başkası denk gelemezdi zaten! Bu fikre karşı çıkanlardan, bunun aslı astarı yoktur
diyenlerden de bir kalem söz edilmiş ama kitap, muhabbet ve marifet üzerinden neşet eden bir
ilkbahar ağacı gibi yeşermiş... Aldın mı cevabını Sibel Eraslan? Rüyana girmiş ağacı arasana
sen.Tartışmaları, bağrışmaları, itişip kakışmaları bırak, kalbinin, vicdanının özlediği kokunun izini
sürmeye devam et, bırak kalabalığı, nizadan vazgeç... ‘ ’Sen derviş olamazsın’’ nakaratıyla,
kavganın en ortasında geçmiştir oysa şu ömür...
Nur ile Sinan’ın; iki mimarın, iki farklı dünyanın insanları olarak iki gencin, kaderin kah birleştirip kah
uzaklaştırdığı hikayat... İyiliğin, arayış olduğu kadar cesaret ve fedakarlık da istediğini
söylüyor cümle ritimleri... Kutlu’nun “Yoksulluk İçimizde” adlı eserindeki harmoniyi bir mertebe
yükseğe çıkartarak, hakikatten hayrete zıplayışın serüveni olarak okudum NUR’u... Hayret edecek
bir şeyi kalmamış asrımızın kendinden ve gücünden pek emin insanı için, altüst edici bir
kitap...
***
10 Ocak 2014 Cuma
Mustafa Kutlu NUR kitap takdimi, Kurtulmak için Kurtarmak lazım deyip arayanların hikâyesi “NUR”…
Aşağıda yazılan eser 08.01.2014 tarihinde Mustafa Kutlunun Dergah yayınlarından çıkan "NUR" isimli kitabı için Mehmet Talha Gürbüz tarafından kitap okunduktan sonra yaşadığı hissiyatı da içeren geniş içerikli bir takdim yazısı olarak yazılmıştır. Buradan yapılacak çıkarımlarda bunu durumu göz önünde bulundurmanızı önemle rica ederiz. metinde italik yazı ile yazılan kısımlar kitaptan direkt olarak alıntı yapılmış yerlerdir. metinden direkt aldığım yerleri özellikle belirtmek istedim ama gözden kaçan yada görmediğim noktalar var ise kusuruma bakılmasın. son olarak Yazarımız ve değerli insan Mustafa Kutlu bey'e yazmış olduğu bu eserinden dolayı bir kez daha sonsuz şükranlarımızı sunar ve Allah kaleminizin kuvvetini hiç azaltmasın duasıyla bitirmek istiyorum....
Not: metinde ki resimler kendi upload'ım olup, tarayıcıdan geçirilmiş ve öyle yüklenmiştir.
1. resim kitabın ön ve arka yüzü tek taraflı olarak tarayıcıdan geçirilmesiyle elde edilmiştir.
2.resimde ki kütüphane mührü mehmet talha gürbüz'ün kişisel kütüphanesi için kullanmış olduğu kayıt mührüdür.
3. resim ise yazarımız Mustafa Kutlu tarafından 09.01.2014 tarihinde mehmet talha gürbüz'e imzalanmıştır.
Kurtulmak
için Kurtarmak lazım deyip arayanların hikâyesi “NUR”…
Mustafa
Kutlu 8 Ocak 2014 de çıkarttığı yeni kitabı “NUR” ile tekrar karşımızda. Açıkçası biraz uzak kalmıştım Mustafa hocayı
takip etmeyeli sanırım bir beş on gün önce tekrar oturup geçmiş yazılarından
10-15 tanesini ardı ardına okumuştum ve bayağı nefes almıştım, yoğun
gündemimizden sıyrılarak hakikat gündemlerinde ve iç huzuruma hitap yazıları
için hocamıza buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.
Gelelim Nur’umuza; hikâyemiz Şeyh Ebu’l Vefa
hazretlerinin zaviyesinde, camiden çıkan gencimize yaklaşıp kalbinde
biriktirdiklerine bir medet umuduyla cevap arayan bir genç mimar kızımızın
sorusuyla başlıyor. Bir arayış içinde
olan mimar kızımız sorusuna umulmadık bir cevap alır ve söyleneni de deneyince,
arayış kuşu dala dinmiştir bile…
Annesinin
sütünü bile neredeyse ememeden, annesi tarafından kendinden uzaklaştırılmış
ninesiyle büyümüş bir genç kız.”Ana
kucağı, ana kokusu duymayan çocuk ne olur. Bu dünyada garip olur”. Bir
garip NUR.
Her
iki genç içinde bir şeyler başlamıştır, garip kızımız sorusuna şartlı bir ipucu
alarak camiden ayrılıp kendi yoluna gitmiş, genç mimar Sinan ise bir yarısını
camide bırakarak.
-
Aradan ne
kadar zaman geçti? Bilmiyorum, inanın Yani nur’la cami avlusunda
karşılaştığımızdan günden bu yana ne kadar zaman geçti? Bilmiyorum dedim ya
“Ben bende değildim. Gecem-gündüzüm nur, âlem nur” diye tanımlıyor
delikanlımızı yazarımız.
Bir gam yükünün altına girmiştir, Etrafta ne aslının nede
kerem’in olmadığı bir zamanda.
Mimar
kızımız Nur ise arayıştadır, aramakla bulunmayan ama yalnız arayanların bulduğu
arayışta…
Yazarımız
iki gencimiz hakkında ufak bir girizgâhtan sonra o usta betimlemeleriyle ki
hala gözümdeki yaşayan en büyük ustadır benim için Mustafa kutlu, mimar
Sinan’ın İstanbul kadırgada yaşayan ailesinden başlayıp tüm hikâyesini
aktarıyor. Bugün İstanbul da yaşan milyonlarca insanın benzeştiği gerçek hikâyelerden
bir kesit gibi. Babası Kadırgalı Hamal Ali erken gitmiştir bu dünyadan; gerçi her
ölüm erkendir demiş yazarımız ama insanın avuntusu işte. Her şeyiyle
çocuklarına sahip çıkmaya çalışan çilekar bir anne, semtin düzeninde yer almış
ama mertliği bırakmamış bir cemil abi, üzerine titredikleri adı da kendi gibi
çiçek bir kız kardeş ama böbrek hastası, solmakta olan bir çiçek ve aileye en
son katılan fırlama topçu çetin.
Mimar
kızımız Nur’un hikâyesi biraz daha garip tıpkı kendi garipliği gibi, yanlış
anlaşılmasın bir holding patronunun kızı, nimetler el altında dolanmakta,
garipliği insanın bu dünyaya geldiği günden beri yaşamış olduğu garipliklerden
bir gariplik, herkese nasip olmayan bir garip. Ta dedesinden alır Nur’umuzun hikâyesini,
bir yükseliş hikâyesidir, yürü kulum denilen ama yürürken asıl yürüteni inkar
etmemiş ama hatırlamakta artık güçlük çeken babaların hikayesindendir. Ta büyük
dededen beri iş adamı bir sülalenin çocuğu olarak doğmuştur Nur. Babası bir
işadamı ama ne iş adam, “İş adamının ne
çocuğu olur, ne eşi. Hatta ne de evi. İş ona yeter. İşin ağına takılmıştır ve
kurtuluşu yoktur. Yalan dünya”. Anasından ise zaten biraz bahsetmiştik,
hayırsız anasından, Nur kızımızı ninesi yetiştirmiştir, bu yalan dünyada,
hakikatin ışığından bahsedip Nur’un içinin bir ömür boyu yanmasına neden olacak
kişidir.
Mustafa Kutlu NUR kitabı. birinci baskı ve imzalı
Mustafa Kutlu'nun yeni kitabı NUR okurlarıyla buluştu,
1. baskı ve imzalı kitap almanın tadı başka bir yerde yok...
1. baskı ve imzalı kitap almanın tadı başka bir yerde yok...
kütüphane mührüm
ve en sevdiğim şey, birinci baskı ve imzalı kitap...
8 Ocak 2014 Çarşamba
Cemaleddin Efgani ve Said Halim Paşanın Türkiye de İslamcılığa Etkileri
madem ödevleri internete atmaya başladık arşivimizdeki ödevlerden bir kaçını daha paylaşalım istedim.
aşağıdaki ödev 2013 yılında tarih metodoloji dersinde sunum ödevi olarak hazırlanmış ödevin bir örneğidir.
Her zaman yaptığımız açıklamanın tam tersine sayın okuyucu unutmamalısın ki burda geçen bilgilerde akademik kurallara mümkün olduğunca uyulmaya çalışılmıştır,ama gözden kaçanlar mutlaka olmuştur bu noktada görmezden gelme demiyorum ama üzerimize de çok fazla gelme diyorum birde yapacağımız bir hatanın çalıntı muamelesi görmesi muhtemel olabilir fakat lisan talebesi (kaçıncı lisan ?) için mazur görmenizde faydalı olacağı kanısındayım.
Ayrıca isminden de anlaşılacağı gibi yazıda iki şahıs üzerinden Türkiye de ki bir olgu değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gene her zaman yaptığımız uyarıyı tekrarlıyoruz, alıntılar dışındaki yorumlar tamamen mehmet talha gürbüz'ün fikir dünyası süzgecinden geçerek onun mantığına göre yorumlanmış bir üründür. bunu lütfen unutmayınız. katılırsınız yada katılmazsınız o bizi alakadar etmemektedir. ayrıca ben yazdım oldu mantığına girecek çapımız olmadığı için size göre değerlendirme hatası yaptığımız yerler için bize ulaşabilirsiniz.
aşağıdaki ödev 2013 yılında tarih metodoloji dersinde sunum ödevi olarak hazırlanmış ödevin bir örneğidir.
Her zaman yaptığımız açıklamanın tam tersine sayın okuyucu unutmamalısın ki burda geçen bilgilerde akademik kurallara mümkün olduğunca uyulmaya çalışılmıştır,ama gözden kaçanlar mutlaka olmuştur bu noktada görmezden gelme demiyorum ama üzerimize de çok fazla gelme diyorum birde yapacağımız bir hatanın çalıntı muamelesi görmesi muhtemel olabilir fakat lisan talebesi (kaçıncı lisan ?) için mazur görmenizde faydalı olacağı kanısındayım.
Ayrıca isminden de anlaşılacağı gibi yazıda iki şahıs üzerinden Türkiye de ki bir olgu değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gene her zaman yaptığımız uyarıyı tekrarlıyoruz, alıntılar dışındaki yorumlar tamamen mehmet talha gürbüz'ün fikir dünyası süzgecinden geçerek onun mantığına göre yorumlanmış bir üründür. bunu lütfen unutmayınız. katılırsınız yada katılmazsınız o bizi alakadar etmemektedir. ayrıca ben yazdım oldu mantığına girecek çapımız olmadığı için size göre değerlendirme hatası yaptığımız yerler için bize ulaşabilirsiniz.
Cemaleddin Efgani ve Said HalimPaşanın Türkiye de İslamcılığa Etkileri
19.
yüzyıl’ın ilk çereğinden itibaren İslam Dünyası için asırlardır hür ve galip
yaşadıkları dünyada, yenilgilerin, sömürgeleştirme hareketlerinin doruk
noktasına çıktığı, Batının sanayi devriminden sonra yaşadığı teknik ilerlemenin
yakalanamadığı, bilim ve dinde etkisi günümüze kadar uzanan sert tartışmaların
öncüsü olacak kıvılcımların ilk çaktığı gerilemenin artık yavaş yavaş yenilgiye
doğru gittiğinin apaçık seçildiği bir dönemi ifade eder. Müslümanlar daha 1
asır öncesine kadar dünyadaki en büyük üç devletin (Osmanlı, Safeviler ve
Babürler) sahipleri konumunda iken, esen rüzgarların getirdiği bir asır içerisinde
Müslüman coğrafyasına hükmeden devletlerinden Safeviler ve Babürler’in
yıkılarak müstemleke haline getirildiği, Osmanlı İmparatorluğunun ise
topraklarının özellikle gayri müslüm nüfusunun yoğun yaşadığı yerlerin bir
çoğunu kaybedip geriye kalan bölgelerinde de isyanların ardı arkasının
kesilmediği bir ülke haline dönüşmüştür.
“19. yüzyılda Batı’dan gelen askeri, siyasi
kültürel tehdidin yeşerdiği ve güçlendiği zemin çok farklıdır. Müslümanlar her
bakımdan geri ve zayıf durumdadır. Skolastik medrese eğitimi, İslam düşüncesini
de zayıflatmış ve verimsiz hale getirmiştir. Askeri ve siyasi alandaki
mağlubiyetleri hafifletecek bir medeniyet hamlesinin altyapısı canlı bir fikir
ortamı yoktur. Gelenek her şeyin üstünde, Müslüman toplumları kıskacına almıştır.
Bütün şartlar, Batı’nın karşı konulmaz girişinin yaratacağı tahribatları
onarmada olumsuzdur.”[1]
19.yüzyıl’ın son çeyreğinde bağımsız tek
müslüman devlet konumunda olan Osmanlı Devleti, İslam dünyasındaki münevver
kesimin buluşma ve uğrak yeri olmuştur. O güne kadar genelde bir çoğu dışa
kapalı toplumlar olarak hayatlarını idame ettiren Müslümanlar, yaşadıkları bu
olumsuz şartlardan kurtulabilmek için çözüm arayışına girmişler ve o güne kadar
üstü örtülüde olsa kullanılan “İttihad-ı İslam”(İslam birliği) kavramı tekrar
ortaya atılmıştır. Sömürgecilerin misyonerler vasıtasıyla ön plana çıkardıkları
din faktörüne karşılık, gelişen ve yaygınlaşan iletişim ağlarına yönelmişler ve
İslam Dünyasını birbirinden haberdar etme çabasına girişmişlerdir.[2]
“Bu son derece
karanlık tabloya rağmen Müslümanlar, bu tarihin kritik kesitinde inançlarına ve
maddi varlıklarına yönelmiş. Batı tehdidine başarıyla karşı koymuşlardır.
Gerçekten insanı şaşkınlığa çeviren bir canlılıkla Müslümanlar Batı’ya
direnmişler ve itikadi ve siyasi ideallerini bitmez tükenmez bir enerji ile
müdafaa etmişlerdir. İslamiyet bu müdafaanın hem konusu hem de kalkanı
olmuştur. Her alanda zayıf olan Müslümanlar batı karşısında İslamiyetle güç kazandıklarını
fark etmişler, dini mukavemetlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Dünyadaki
yaygın dinin mensuplarından hiçbirinin Müslümanların gösterdiği direnci
gösterememeleri hem İslamiyetin anti emperyalist bir ideoloji olarak güçlenen
konumunu, hem de Müslümanların başarısını göstermektedir. Müslüman
toplumlardaki despot yönetimlerin eleştirisi, eşitlikçi ve halkçı idealler 19.
Yüzyılın paradigması olan ilerleme fikri ve Müslümanların Pan
İslamizm(İttihad-ı İslam) fikri etrafında tıpkı batı milletleri gibi bir millet
haline getirme çabaları, yeni ortaya çıkan Müslüman aydınların fikir
ürettikleri alanların özetidir.”[3]
Cemaleddin Afgani
Hayatı
1928 yılında Esedabad kentinde doğan Efgani
hakkında milliyeti ve mezhebi ile ilgili çeşitli tartışmalar mevcuttur. Devrin
şartlarına göre iyi bir eğitim görmüş, 18 yaşına kadar Kabil de kalmış ardından
hindistan’a geçmiş, burada kaldığı 2 yıl içerisinde Avrupa bilim ve edebiyatı
ile tanışmış, eskiden beri kafasında tanıştığı ıslahat fikri güç kazanmıştır.
Hac farizası esnasında yolda görüp geçirdikleri ile Haremeyn merkezli bir İslam
birliği fikri filizlenmeye başlamıştır.
Hac dönüşü ülkesi Afganistana dönmüş, kısa
bir süre başvezirlik yapsada ülkesinde iktidar değişikliği ve sömürgeci
İngilizlere karşı halkı uyarması üzerine yapılan baskılar neticesinde
ülkesinden ayrılmıştır. İkinci defa geldiği Hindistanda, halkı İngilizlere
karşı uyarması ve cesaretlenmesi üzerine İngiliz yönetimi tarafından ülkeyi
terk etmesi bildirilmiş, kendiside Hindistan’dan Mısır’a geçmiştir. Mısır da
iken, Sultan Abdülaziz tarafından yapılan bir davet üzerine İstanbul a gelmiş.
İstanbul da Darul Fünun’un açılışında Nübüvvet
ve sanat ile ilgili sarfettiği sözler ve yanlış anlaşılmalar neticesinde
İstanbul’u terk ederek ikinci defa Kahire’ye yerleşmiştir. 8 yıl kaldığı Mısır
durağından sonra tekrar Hindistan’a dönmüştür. Hindistandan kısa bir süre sonra
sömürge yönetiminin baskısı nedeniyle bir kez daha ayrılan Efgani önce
Londra’ya ardından Paris’e geçmiştir. Avrupada çıkardığı gazete ile şöhreti ve
itibarı artan Efgani bir müddet sonra İran’a geçmiş, fakat kısa bir süre sonra
kendisini çağıran İran şahı ile halkın da yönetime katılması noktasında yaptığı
telkinler yüzünden ters düşerek İran’ı terk edip Osmanlı devleti sınırları
içerisinde bulunan Basra’ya geçsede burada da kısa bir süre kaldıktan sonra
tekrar Londra’ya geçmiş ve son olarak Londra’nın Londra Sefiri Rüstem Paşa
tarafından İstanbul’a davet edilmiştir. Cemaleddin Efgani İstanbulda sıcak bir
ilgi ile karşılanmıştır. Fakat kısa bir süre sonra dışarıdan ve içerden yapılan
telkinler neticesinde Sultan ile arasındaki bağ zayıflamıştır. İstanbulda
zorunlu bir ikamete tabi tutulmuş ve ölünceye kadar da İstanbuldan ayrılmasına
izin verilmemiştir. Efgani yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayarak
1897’de vefat etmiştir. Cenazesi 1944
yılında Afganistan hükümetinin isteği üzerine ülkesine nakledilmiştir. [4]
Eskişehir hatırası
Malumunuz 2 yıldır Trenler istanbuldan konyaya yada tersi istikamette çalışmıyor hızlı tren çalışmaları yüzünden, Bu kurban bayramı sonrasında bilet almayı sona bırakan her türk evladı gibi bizde bilet bulamayıp ortada kalmıştık, Neyseki hızlı tren ankara aktarmalı seyahat fikrini yaklaşık 1 yıldır uyguladığım için sorun çıkmıyordu. Fakat bu sefer istanbuldan ankaraya otobüs bile bulamama derdi olunca denenmeiş bir şey ypalım dedik ve 5 konyalı arkadaş, önce konya eskişehir arası hızlı tren aktarması, ardından gece 24:00 de de otobüs ile eskişehirden istanbula bir seyahat gerçekleştirmiştik. bu esnada yaklaşık 3 saatlik vaktimizi akşamleyin eskişehir caddelerinde geçirmiştik ondan bir kaç kare sunmak istiyorum.
bu fotoğrafların sanırım bir başka hatırası da son traşlı fotoğraflarım.
bu fotoğrafların sanırım bir başka hatırası da son traşlı fotoğraflarım.
gezideki 29 mayıs ekibi
bu adamlar nereye bakıyorlar
Anadolu Jet Ihlara Uçağı Boeing 737
Anadolu Jet'in 27 aralık 2013 tarihinde mardinden istanbul sabiha gökçen uçuşunu gerçekleştiren IHLARA isimli Boeing 737 tipi ve TC SAE kuyruk numaralı uçağıdır.
Sencer Divitçioğlu Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu kitap takdim özet inceleme
Sencer Divitçioğlunun "Osmanlı Devletinin Kuruluşu" adlı kitabına yazarın bu kitabı osmanlı kuruluş dönemine çok daha farklı bir açıdan bakıp öyle yazdım demesi üzerine tarafımızdan da bir kitap incelemesi üzerine bakılabilecek en farklı şekilde bakılıp gerçekleştirilmiş bir incelemedir. Akademik ve dil bilgisi açısından bir çokuslup hatası ve yazım yanlışları ile doludur. Bu sadece mehmet talha gürbüz ün kitabı okuyup kapattıktan sonra aklında kalanlardan ortaya dökülen kelimelerin bir araya getirilmesiyle meydana çıkmış bir derleme ve inceleme yazısıdır. İncelemeyi yapan kişi herhangi bir şekilde hakaret olsun övgü olsun yada maksat eleştirel bir anlam üzerine olsun diye bu yazıyı kaleme almamıştır. Sadece ve sadece kitabın kapağını kapattıktan sonra aklında ne kaldıysa onların kağıt üzerine dökülmesiyle oluşmuştur. Burda bulunan bilgiler mehmet talha gürbüz ün okuduğu kitaba kendi fikir yapısıyla baktığı için kitapla ilgili anlamsız manalarda çıkarım yapmış olabilmektedir. o yüzden kitapla ilgili en sağlıklı bilgiyi edinmek için yada bende kendi fikrimle tartmak istiyorum diyenler için kitabın orjinalinin okunması elzemdir. burası sadece size küçük bir mum ışığı kadar bir yol aydınlatabilir..
Yazarımız
kaleme aldığı bu eserinde, daha önce kalem oynattığı konuda tekrar aynı şeyleri
yinelemek için değil bugüne kadar bakmadığı bir kapıdan olaylara bakmak için bu
eseri yazdığını belirtmiştir.
Eserin
önsözünde neden kaleme alındığı belirtilirken birbirine karıştırılmaması
gereken kavramlar özenle vurgulamıştır. Aynı zamanda bize gelen her şeyi bir
çırpıda silip atmak yerine, hepsinin kullanılabilecek bir noktasının olduğunu
da eklemiştir. Önsözde en son vurgulamak istediği konu ise değişen dünya ve
zihinlerle ilgilidir. Kendiside buna kayıtsız kalamayacağını belirterek başlar.
Osmanlı
Beyliğinin kuruluş bölümünde yazar, kendisinden önce Cemal Kafadar’ın da biraz
yapmaya çalıştığı bir metodla başlamak istediğini belirtir. Toptancılık yok,
eşyayı sadece olması gereken yere kendi ölçümde yerleştirebilmek der.
Yazar
Ön-Osmanlı Tarihi bölümünde efsane vurgusunu incelmekte ve efsanelerin hemen
reddedilemeyeceğini belirtir. Efsanelerin doğruları yakalamak için bir ipucu
olduğundan bahseder. Ve hemen ardından ekler, efsaneler sayesinde sorulması
gereken bir çok soru sorulmuştur.
Süleymanşah
ile ilgili yazar’ın en çok dikkatini çeken husus, Süleymanşah’ın kim olduğundan
ziyade Osmanlı Devletinin kurulduğu esnada bölgede yaşayan Süleymanşah ismi ve
İznik devletinin mirasıdır. Bugüne akdar çok az kişinin sorguladığını düşündüğü
bir başka konu ise bu Süleymanşah ismi sadece bir efsanevi abartı olarak mı
kullanılmış yoksa bölgede 200 yıl içerisinde yaşananların derlemesinden mi
böyle bir anlam çıkartılmıştır.
Osmanlıların kendilerinin soyundan
geldiklerini düşündüğü Kayı soyu meselesine de el atar yazarımız. 13. Ve 14.
Yy’ın karmakarışık Anadolusun da hiçbir topluluğun saf kalmayacağını belirtir.
Bunun için bu boyların ta oğuz ellerindeyken bile ne durumda olduklarından
bahseder. Osmanlıların iddiasının doğru olabileceğine yönelik birkaç küçük
kanıttan bahsetse de bölgenin yapısındaki çok kültürlülüğün bu yapıyı
değiştirme olasılığından da vazgeçmez.
Süleymanşah dan sonra Ertuğrul Bey’in yani Osman
Bey’in babasının en azından efsanevi bir kişilikten sıyrılıp elle tutulan
boyutlara girdiği için tarih açısından bunu fazla sorgulamaz. Fakat bir bey
olduğu için beylik ve idari yapı ile sosyal yapıyı biraz inceler, bunun için
Türkmen dünyasından örnekler getirerek bir varsayıma ulaşmaya çalışır.
Son olarak
Osman Gazinin isminin Arap ve Bizans kaynaklarında yazıldığı şekli olan Otman
veya Atman ismi üzerinde durur. Bizans kaynağında bahsi geçen Atman isminin çok
fazla dayanağı olmadığı için dikkat-ı şayan görmez iken, Osman Gazinin babası
Ertuğrul Beyin dindar kişiliğine nispetle Otman isminin mana itibariyle
olmaması içinde bir sebep olamayacağını söylemeden geçemez.
Eserin
Osmanlı Tarihine Başlangıç kısmında Osmanlı toplumsal yapılarını tanıtır.
Ardından tanıttığı bu toplumsal sınıfları asıl işlevine göre yeni bir baştan
bir değerlendirme yaparak Osmanlının kuruluş döneminde bulunan sınıflarını çok
daha farklı bir açıdan tanıtmayı yeğlemiştir. Kendisinin baktığı farklı bir
pencere olduğunu buradan olaya bakıldığı zaman görülmemiş şeylerin
görülebileceğini de ispat etmek ister.
Osman Bey’in
Müslüman mı doğduğu yoksa sonradan mı Müslüman olduğu konusunu çok fazla
kaşımayan yazar direkt olarak Osman Bey’in bir derviş evinde görmüş olduğu rüya
üzerinde yoğunlaşır. Burada Osman Bey’in gördüğü rüyanın aslında devlete
kutsallık atfederek için kullanılan eski bir gelenek olduğunu belirtir ve çok
çeşitli örneklerle bunu destekler.
Osman Bey’i
Müslüman biri olarak vurguladıktan sonra Anadoluda özellikle en önemli konu
olarak gösterildiğini iddia ettiği gazilik kavramı üzerinde yorumlarda bulunur.
Gazilik kavramını hem İslami açıdan yani dinsel açıdan değerlendirirken birde
toplumsal bir yanı olan akınlar üzerinden değerlendirmeye alır. Osmanlının ilk
zamanlarında sadece Allah Rızası için savaş yaptıkları tezini kendine göre
doğru bulmamaktadır. Nedeni ise neredeyse iki yüz yıldır beraber yaşamakta olan
Anadolu da her şeyi savaşa endekslenmiş bir hayatın gerçek olamayacağıdır. Gaza
ve gazi konusunda son sözü ise ise Halil İnalcık’ın yazdıklarına yakın bir
noktaya getirerek bitirir.
Türk Hava yolları Akhisar Uçağı
Türk hava yollarının filosunda bulunan airbus tipi uçak, 22.12.2013 tarihinde istanbul (atatürk)- mardin seferini gerçekleştirmiş, fotoğrafların çekildiği yer mardin havaalanıdır.
bir film yorumlaması, Ghajini ... Ghajini izle türkçe yorum...
Aamir Khan'ın 2008 yılında çektiği hafızasını kaybetmiş bir insanın intikam hikayesini konu alan bir hint baş yapıtı.
Uzun zamandır izlemeye niyetlendiğim ama bu pazar akşamına kadar nasip olmamıştı. normalde pek yapmadığım bir şeydi gecenin saat 24:00 sıralarında uyanık kalmak çok adetim değildir.Sabahları erken kalkabilmek için erken uyumak zorundayım ki zorlanmayayım isterim... gecenin 24 ünde Oda arkadaşlarının isteği ile bir film izleme hevesi için tabi ki de son 1,5 aydır yaptığımız gibi devamlı hint filmlerine yöneliyoruz. aklıma geçenlerde okuduğum bir yazıdan dolayı ghajini var...
Film için hazırlıkların yapılması ve oda arkadaşlarımın ciğerlerini 3 saatlik film boyunca heyecanı kaybetmemek için zehirleyip gelmeleri de tamamladıktan sonra filmimize başlıyoruz...
Film Aamir Khan'ın kendinden geçip bir insanüstü zorba bir varlık haline dönüşünün öyküsü ile başlıyor. Cinayetler; ki musluklar ile işlenen cinayetler nasıl bir mantığın ürünü hala çözemedim., birbirini kovalayınca hindistan polisi bu kadar muslukla işlenen hiç bir cinayeti örtbas edemeyeceği için işin içine dahil oluyor. Kahraman polislerimizden birisi bir gün ufak bir ipucu yakalıyor ve katilimiz Aamir Khan'ın sırrını öğreniyor. Tam bu esnada insanoğlunun başına ne gelmesine sebep olarak gösterilen merak olgusu devreye giriyor ve intikam filminin asıl hikayesi (ki insan alışıyor artık hint filmlerini izleyince bir filmde 2-3 filmlik konuyu bir arada barındırmasına )ne bir günlük ile geçiş yapılıyor...
Filmin devamı gene tanıdık bir olgu ile devam ediyor, yada çok fazla mı asyalı olduğum için sempatiklik içimize işlemiş bilmiyorum, oldukça sempatik, güleç yüzlü ve esmer tatlısı bir ablamız ile film giriş yapıyor.
Oda arkadaşlarımı ilk hint filmi izlemeye davet ettiğimde de onları böyle bir ablamız sayesinde (Rab ne bana di jodi filmindeki Taani rolundeki Anushka Sharma )hint filmlerine ısındırmıştım. taani rolundeki anushka sharmanın filmde evleneceği gün kocasını kaybetmeden önceki sempatik hali (daha da açarsam oda arkadaşlarımın diliyle abi ne tatlı bir kız ya söylemini de unutmuyoruz) ve yerel giysiler içindeki rolü hala hafızalarımızdan silinmedi. gerçi ilk başlarda bayağı zorlanmadık dersem yalan söylemiş oluruz, izlediğimiz ilk 3 filmini anushka ablamızın hatırına izleyen bir toplulukla beraber izlemiştik ki neyse o olayı hem anushka ablamızın yaşının genç olması ve dolayısıyla yeteri kadar filmde oynayamamasından dolayı hemde artık hint filmlerine bağımlılık yolunda epey vakti saat harcadığımız için aşmış görünmekteyiz, arada bir ya bizim ablanın filmini izlesek diye söylenen serzenişleri duymamazlığa geldiğimiz sürece problemi aşmış durumdayız. her neyse yeteri kadar önemsiz bir yığın açıklamadan sonra ghajini filmine dönebiliriz.
Filmdeki tatlı ve sempatik ablamız Kalpana (gerçek ismi Asin), bir reklam ajansında modellik yaparak geçinen bir mankendir.
gündelik hayatında oldukça yardımsever ve günümüzde artık böyle insanlardan oldukça zorlandığımız bir tip olan herkesin yardımına koşup, herkesle iyi geçinebilen ve kimseyi kırmadan geçinen birazda deli dolu tipler olur ya onlardan bir tip kısaca sevilme ifadesi olarak "deli kız" derler ya ondan.
bir gün emir hak vaki olunca hindistanın en büyük şirketlerinden birisinin patronu ölür ve yerine abd den oğlu Sanjay Singhania (Amir Khan)gelir.
Uzun zamandır izlemeye niyetlendiğim ama bu pazar akşamına kadar nasip olmamıştı. normalde pek yapmadığım bir şeydi gecenin saat 24:00 sıralarında uyanık kalmak çok adetim değildir.Sabahları erken kalkabilmek için erken uyumak zorundayım ki zorlanmayayım isterim... gecenin 24 ünde Oda arkadaşlarının isteği ile bir film izleme hevesi için tabi ki de son 1,5 aydır yaptığımız gibi devamlı hint filmlerine yöneliyoruz. aklıma geçenlerde okuduğum bir yazıdan dolayı ghajini var...
Film için hazırlıkların yapılması ve oda arkadaşlarımın ciğerlerini 3 saatlik film boyunca heyecanı kaybetmemek için zehirleyip gelmeleri de tamamladıktan sonra filmimize başlıyoruz...
Film Aamir Khan'ın kendinden geçip bir insanüstü zorba bir varlık haline dönüşünün öyküsü ile başlıyor. Cinayetler; ki musluklar ile işlenen cinayetler nasıl bir mantığın ürünü hala çözemedim., birbirini kovalayınca hindistan polisi bu kadar muslukla işlenen hiç bir cinayeti örtbas edemeyeceği için işin içine dahil oluyor. Kahraman polislerimizden birisi bir gün ufak bir ipucu yakalıyor ve katilimiz Aamir Khan'ın sırrını öğreniyor. Tam bu esnada insanoğlunun başına ne gelmesine sebep olarak gösterilen merak olgusu devreye giriyor ve intikam filminin asıl hikayesi (ki insan alışıyor artık hint filmlerini izleyince bir filmde 2-3 filmlik konuyu bir arada barındırmasına )ne bir günlük ile geçiş yapılıyor...
Filmin devamı gene tanıdık bir olgu ile devam ediyor, yada çok fazla mı asyalı olduğum için sempatiklik içimize işlemiş bilmiyorum, oldukça sempatik, güleç yüzlü ve esmer tatlısı bir ablamız ile film giriş yapıyor.
Oda arkadaşlarımı ilk hint filmi izlemeye davet ettiğimde de onları böyle bir ablamız sayesinde (Rab ne bana di jodi filmindeki Taani rolundeki Anushka Sharma )hint filmlerine ısındırmıştım. taani rolundeki anushka sharmanın filmde evleneceği gün kocasını kaybetmeden önceki sempatik hali (daha da açarsam oda arkadaşlarımın diliyle abi ne tatlı bir kız ya söylemini de unutmuyoruz) ve yerel giysiler içindeki rolü hala hafızalarımızdan silinmedi. gerçi ilk başlarda bayağı zorlanmadık dersem yalan söylemiş oluruz, izlediğimiz ilk 3 filmini anushka ablamızın hatırına izleyen bir toplulukla beraber izlemiştik ki neyse o olayı hem anushka ablamızın yaşının genç olması ve dolayısıyla yeteri kadar filmde oynayamamasından dolayı hemde artık hint filmlerine bağımlılık yolunda epey vakti saat harcadığımız için aşmış görünmekteyiz, arada bir ya bizim ablanın filmini izlesek diye söylenen serzenişleri duymamazlığa geldiğimiz sürece problemi aşmış durumdayız. her neyse yeteri kadar önemsiz bir yığın açıklamadan sonra ghajini filmine dönebiliriz.
Filmdeki tatlı ve sempatik ablamız Kalpana (gerçek ismi Asin), bir reklam ajansında modellik yaparak geçinen bir mankendir.
gündelik hayatında oldukça yardımsever ve günümüzde artık böyle insanlardan oldukça zorlandığımız bir tip olan herkesin yardımına koşup, herkesle iyi geçinebilen ve kimseyi kırmadan geçinen birazda deli dolu tipler olur ya onlardan bir tip kısaca sevilme ifadesi olarak "deli kız" derler ya ondan.
bir gün emir hak vaki olunca hindistanın en büyük şirketlerinden birisinin patronu ölür ve yerine abd den oğlu Sanjay Singhania (Amir Khan)gelir.
bodhisattvalık nedir? Bodhisattvalar kimlerdir ? Budizm ve Bodhisattvalık
yazıyı alıntılamadan önce lütfen 3 dk vakit ayırıp okunması gereken derleyenin notu:
öncelikle ileride başınıza yasal bir sıkıntı gelmemesini istiyorsanız kişisel notlarımı okuyun ki başınız derde girmesin......
normalde hiç yapmam böyle şeyleri, hele yaptığım ödevleri internet ortamında paylaşmayı ama insan bir deryada bir şeyler arar ama kendi dilinde bir şeyler bulamadığı zamanki yaşadığı umutsuzluk hissinin giderilebilmesi için birilerinin bir şeyleri başlatması gerektiğine de artık kani olmaya başladım, sanırım bundan sonra ki bütün ödevlerimi paylaşıp bir (kopya) yol göstermek gerekiyor.
öncelikle ileride başınıza yasal bir sıkıntı gelmemesini istiyorsanız kişisel notlarımı okuyun ki başınız derde girmesin......
normalde hiç yapmam böyle şeyleri, hele yaptığım ödevleri internet ortamında paylaşmayı ama insan bir deryada bir şeyler arar ama kendi dilinde bir şeyler bulamadığı zamanki yaşadığı umutsuzluk hissinin giderilebilmesi için birilerinin bir şeyleri başlatması gerektiğine de artık kani olmaya başladım, sanırım bundan sonra ki bütün ödevlerimi paylaşıp bir (kopya) yol göstermek gerekiyor.
normalde elimdeki her türlü dünyevi metayı paylaşırım ama çektiğim zahmetten sonra lede ettiğim bir bilgiyi değerini bilmeyecek kimselerle paylaşmak kadar ağrımı giden bir şey yoktur... o yüzden lütfen alıntı yapacak arkadaşlardan en azından ufak bir teşekkürü (içlerinden tabi) Allah razı olsunu esirgerler ise hakkımı öteki tarafta almak kaydıyla mahfuz tutuyorum.
Not: ödev yapılırken gramer hatalarını kendiniz düzeltmeniz gerekmektedir. ayrıca kaynakçada verilen kitaplar temin edilip okunabilirse sizi bu konu noktasında daha ayrıntılı ve doyurucu bilgilere ulaştırabilir.
ayrıca ödevde tam anlamıyla akademik kurallara uyulamamıştır. cümlelerimin yarısı direkt alıntıdır, internete aktarırken alıntı yapma kuralına çok fazla dikkat edilmemiştir. o yüzden eserdeki anlam vb her türlü düşüklük bulunan cümleler hariç direkt copy paste yapıldığını o yüzden telif hakkına dikkat eden insanların bunu da dikkate almasını isterim.
yaptığım iş sadece bir derleme çalışmasıdır bununda bilinmesini isterim. yoksa mtgahllat42 (benim) 'nin özel uğraş gerektiren bir öznel çalışması olmamıştır; derlem yaparken harcadığım bireysel enerjim ve vakit ayırışım dışında.
Ders: Medeniyet Tarihi
Ödev Konusu: Bodhisattvalar nedir ?
Budanın sormuş olduğu “Bir insanın yaşam
süresi ne kadardır” sorusuna verilen cevap “tek bir nefes alma zamanı kadardır”
şeklinde verilmiştir. Rivayet odur ki bu cevabı veren bir Bodhisattva’dır.
Bodhisattva; Sidharta Guatama’nın Buddha (aydınlanmış kişi)’lıktan önceki
evresine verilen addır.[1]
Budist
kaynaklarından öğrendiğimize göre Hindistan’ın Biher yöresinde bugün Nepal
sınırları içerisinde kalmaktadır, Buda (Buddha) ya da “Aydınlanmış bir kişi”
çıkmış ve çok eski çağların unutulan bilgelik öğretisini aşağı yukarı MÖ. 600
ila 400 yılları arasında yeniden ortaya koymuştu. Yeni bir solukla dile gelen
bu çok eski ve kalıcı öğreti “üç kötülük’ü” bildirerek “Kurtuluş’un yolunu” göstermiştir.
Ama bu yeni yol “üç zehir’e” karşı bir panzehir önermemiş ya da katı bir inanç
yahut öğreti ortaya koymamış, izdeşlerine güvenmiş onların “üç öğüt’ü” tutarak
doğru yolu kendiliklerinden bulacaklarına inanmıştır.[2]
Budizm
iki bin beş yüz yıldan beri varlığını sürdürüyor olsa da, günümüze kadar uzanan
yaklaşık son bin yıl haricinde Budizm üç defa büyük değişimlere uğramışsa da
Miladi 1000’lerden beri büyük yapılsa değişimler geçirmemiştir.[3]
Geçirdiği
bu evrelerde Budizm ilk başta psikoloji yani daha çok kişisel kurtuluş üzerinde
durma, ikinci döneminde ontoloji (varlık bilimi) ile konu varlığının gerçekliği
ve olduğu gibi oluşu (svabhava) üzerinde durmuştur. Üçüncü ve son döneminde ise
kozmolojinin (evren bilimi) yani evrenle (kozmos) uyum içerisinde olması,
aydınlanmanın anahtarı sayılmıştır.[4]
Budizmde
insanın gerçek doğasına kavuşması kurtuluş için yeterli görülmüştür. Bunun için
ermiş kişiliğin ön plana çıktığı bir yapı ortaya konmuştur. Bu ermiş kişiler
kendisini dünyaya bağlayan bağları koparmış, tutkularını, isteklerini yenmiş ve
bir daha dünyaya geri gelmeyecek, yeniden doğmayacak olan kurtulmuş kişilerdir.
Bu kişilere ilk zamanlar “Arhat” denmiş, ardından “Bodhisattva” denilmiş ve
ondan kendisini bütün canlıları kurtarmaya adayan ve ancak bundan sonra her
şeyi bilen ve gören bir Buda olmayı uman bir kimse rolü biçilmiş, daha sonra
ise “Siddha” denilmiş ki bu evrede, siddha evreni yöneten güçleri hem kendi
içinde hem de dışında kullanabilme yeteneğini elde ederek olağanüstü güçlere
sahip olmuştur.[5]
Bodhisattva
bir Mahayana idealidir. Kendi özgürleşmesini diğer varlıkların özgürleşmesine
bağlar. Bunun nedeni tüm varlıklarda aynı Buda doğasının olduğunu kavramasıdır.[6]
Bodhisattva aynı zamanda “Budist sığınağının” üç kat mücevheri oluşturan
katmandan birisidir.[7] Daha
basit bir anlatımla Nirvanaya girmek için yalnızca bir kez doğmaları gereken
azizler sınıfıdır.[8]
Yada kendi metinlerinde geçen ibare ile “Doğru konuşacak olursa, her hangi bir
kişiden şöyle bahsedilebilirdi: ‘Feragat etmeye tabi olmayan bir varlık,
ilahların ve insanların iyiliği, refahı ve mutluluğu için dünyaya duyulan
merhamet sayesinde bir çok kişinin refahı ve mutluluğu için dünyada belirmişti
(Manasihanada Sutta, 63, Buda)’ işte aslında buna göre doğru
konuşulacak olursa söylenmesi gereken şey budur.[9]”
Buda
“Tam Aydınlanma’ya” ermiş olduğu için gerçeği bulduğundan, öğretisinin doğru
olduğundan kuşku duyulmayan Budizm’in kurucusudur. Gelenekler Buda’yı çağlar
boyunca dünyaya gelmiş olan bir sürü Buda’dan yalnızca biri olarak görür ve öylelikle
tarihte yaşamış olan Buda’yı aşmaya çalışır. Zamanla bu Budalar ki tarihsel
kişilikleri şüphelide olsa 24’e kadar çıkarılmışlardır.[10]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



