Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu
Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2015 Pazartesi

Mücahit Bilici Hegemonya ve müsbet hareket Said nursi'de müspet hareket


Taraf yazarı Mücahit Bilici bugünkü "Hegemonya ve müsbet hareket" başlıklı yazısında "Dünyayı değiştirmek için tahripkâr olmayan iktisatlı bir yöntem var mı?" sorusuna cevap aradı. 
Said Nursi'nin verdiği son dersin "Müspet Hareket" prensibi olduğunu hatırlatan Bilici; dünyayı değiştirmek, iktidar ve muhalefet açısından müspet hareket modelini inceledi.
Mücahit Bilici'nin yazısında ilgili bölüm şöyle:
resim risalehaber'den alınmıştır. yazıyı taraf gazetesinde ki orjinalden okumak için tıklayınız.

Tanıl Bora, Birikim’deki haftalık bir yazısında hegemonya kavramı çerçevesinde siyasi iktidarın kendisine itiraz edenleri hep kendi gündemiyle meşgul ederek, menfiliğe esir edişini farketmek gerektiğini hatırlatan isabetli bir eleştiriyi dile getirdi. Akif Emre de geçenlerde bir gazete yazısında “inşa edici olmak, dayatılan zihin haritasından, örgütlü, sistematik ilişkiler ağından uzakta durmayı yeğlemektir” derken benzer bir kaygıyı daha farklı bir düzlem için dillendirmiş oldu. Güncel ifadesiyle soru siyasi veya kültürel iktidarlarla olan ilişkilerde sağlıklı bir muhalefet dili yahut dönüştürme üslubu nasıl olmalıdır sorusudur. Ancak daha kalıcı ifadesiyle soru şudur:Dünyayı değiştirmek için tahripkâr olmayan iktisatlı bir yöntem var mı? Bu soru kişisel dünyalarımız için olduğu gibi bütün bir dünya için de sorulabilir.
Dünyayı değiştirme kaygısının diyalektiklik gelgitine ziyadesiyle teslim olduğu bir dünyada hegemonik olana itiraz bile sadece bir karşı-hegemonya olarak tasavvur ediliyor. Ama bu ne kadar doğru?Başkasının yanlış şarkısına bağırarak itiraz etmek yerine kendi türküsünü çağırmak, kendi şiirini mırıldanmak elbette mümkün. Öteki ile ilişkisini düşmanlık olarak kuran tüm yaklaşımlar menfi bir tarza mahkûm kalırlar. Karikatür krizinden, etnik ve dinî milliyetçiliğe, yerel iktidarlara muhalefettenküresel kapitalizme karşı direnişe kadar pek çok konuda bu problemi görüyoruz. Muhalefetinle bilegüçlünün elinde oyuncak olmamanın bir yolu var mıdır?

Said Nursi vefatından önceki son dersinde hayatı boyunca takip ettiği “müsbet hareket” prensibini hatırlatır ve “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir, menfi hareket değildir” der. Peki, müsbet hareket ne demektir?
Müsbet hareket, bir ortamın dönüştürülmesine ilişkin bir ilkedir. Bu ilkenin özü kendi doğrusunun inşasıyla meşgul olmaktır. Hiç yanlış yapmadan ve yanlışla meşgul olmadan sadece doğruyu yapmaktır. Kötünün yıkımından çok iyinin inşasıyla kendini doldurmaktır. Yani karanlığa küfretmek yerine aydınlık için bir mum yakmaktır. Müsbet hareket, sabitleyen, üreten, ortaya koyan bir yapmadır. Bir yerine getirmedir. Menfi hareket ise bir mevcudu yerinden etmek, sürgüne göndermek veya ortadan kaldırmak için çalışan bir bozma veya yıkmadır.
Bozma ve yıkma, bozacağı ve yıkacağı şeye bağımlı; yapma ve inşa ise bağımsızdır. Müsbet hareketmuhabbet (biriktirme, yapıştırma) dilini kullanır, menfi hareket ise adavet (dağıtma, silme). Ötekinin yanlışına öfke –ki menfi bir konumlanmadır– reaktiftir ve ümitsizlik üretir. Kendi doğrusunun muhabbetiyle hareket etmek ise başkasının gündem ve hamlelerine bağımlılıktan sizi azad eder. Hatta düşmanlık yapan muhatabın vicdanıyla da bir koalisyon kurduğu için yanlışla olan savaşını, kendini zafer gururuna, karşı tarafı da yenilgi zilletine uğratmadan kazanır.
Müsbet hareket bir karşıtlık üzerinden kurulmadığı için gerçek anlamda bir alternatif üretir. Karşıtlık bile karşı olunana bir merkezilik kazandırmaktadır. Hegemonyanın en önemli başarısı düşmanını bile kendisiyle meşgul etmesidir ki bu siyasi iktidarlar için böyle olduğu gibi medyanın gündem belirleyiciliği için de böyledir. (Yani bir fikre katılmasan bile onunla zihnen meşgul olmaya mecbur kalıyorsun).

27 Temmuz 2014 Pazar

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Kastamonuda sürgünde iken İkamet ettiği Ev

Bediüzzaman Hazretlerinin 1936-1943 yılları arasında mecburi sürgünde kaldığı evdir.
Ev 1990 yılların ortalarında Abdullah Yeğin Abi'nin girişimleriyle Hizmet Vakfı tarafından yeniden restore edilmiştir.
Fotoğraflar 25.07.2014 tarihinde çekilmiştir.

Bu evin 1940'lı yıllara ait bir fotoğrafı

Üstad'ın evinin dışarıdan görünüşü

Evin salonundan bir görünüş

Üstad hazretlerinin yattığı odadan bir görünüş ve temsili yatağı, ayrıca dolapta üstadın kullandığı malzemelerden bir kaç orjinal parça eşya ve diğer eşyalarından fotoğraflar ile ilk yazılan risalei nurlardan kesitler var.

dün evin karşısında olan karakolun yerinde bugün yeller esiyor.
(ufak bir espiri: karakolun yerine devlet hala endişemi yaşıyor bilinmez ama mobese yerleştirmesi insanı güldürmüyor değil:D )

30 Haziran 2014 Pazartesi

Bediüzzaman hazretleriyle marka olmak istiyoruz - Bediüzzaman Said Nursi'nin adı caddeye verildi

Bediüzzaman Said Nursi'nin adı caddeye verildi

Kaymakam: Bediüzzaman hazretleriyle marka olmak istiyoruz

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ismi, doğup büyüdüğü yer olan Bitlis'in Hizan ilçesindeki ana caddeye verildi.
 
İlçe Kaymakamı Sedat İnci'nin girişimleri ve belediye meclisinin aldığı kararla daha önce Tatvan Caddesi olan ana caddenin ismi, Bediüzzaman Said Nursi Caddesi olarak değişti.
 
Kaymakam İnci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bediüzzaman hazretleriyle marka olmak isteyen bir şehrin ana caddesinin isminin de o şehrin oluşturmak istediği imaja uygun bir isim olması gerektiğini söyledi.
 
Bu nedenle kaymakamlık olarak belediye meclisine teklifte bulunduklarını ve caddenin ismininin "Bediüzzaman Said Nursi" olarak değiştirdiklerini ifade eden İnci, şöyle konuştu:
 

10 Nisan 2014 Perşembe

Yusuf Kaplan Bediüzzaman, Müslümanca bir zihne kavuşmamızı sağlıyor, İrfan mektebi dergisi ropöntajı


Bediüzzaman, Müslümanca bir zihne kavuşmamızı sağlıyor

Yusuf Kaplan, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki düşüncelerini anlattı


Röportaj: Muhammed Semiz
Yazar Yusuf Kaplan, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki düşüncelerini anlattı.
Bediüzzaman Hazretlerini, Risale-i Nurları ne zaman tanıdınız?
Bediüzzaman Hazretleri’nin eserleri Risale-i Nurlarla ilk gençlik yıllarımda tanıştım. O zaman okuduğumda hiç bir şey anlamadığımı şimdi geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum. Bediüzzaman’ın hala bu şekilde anlaşıldığını düşünüyorum. Anlaşılmakta zorlanıldığını düşünüyorum. Bediüzzaman ‘mana-yı ismi, mana-yı harfi’ diyor ya… düz bir algılama, okuma biçimi var. Bu algılama biçiminin ötesine geçemediğimi fark ettim daha sonra.
İmam Hatip’in ilk yıllarından itibaren,hatta İmam Hatip’ten önce de baya ciddi okuma yapardım. Çağdaş düşünce, çağdaş İslam düşüncesi, sonra edebiyat sanat okumaları… O dönemde Beziüzzaman Hazretleriyle kurduğumuz ilişki, fikri bir ilişkiye dönüşmedi. Bunun nedenleri ne olabilir diye düşünüyorum; Bediüzzman’ın avami okunmuş, algılanmış olması. İslami kesimlerin de Risale-i Nurlara mesafeli davranması…Fakat bu, benim Risale-i Nurlarla ilişkimi etkilemedi.Ama Risale-i Nurların fikri boyutunu kavramamı engelledi. Tabi o dönemde Risalelerin çapını anlamak da zordu açıkçası; onu da söyleyeyim. 20 yıl sonra 2000’li yılların başında Risale-i Nurları yeniden okumaya başladığım zaman başka bir şey çıktı karşıma.
Kişinin, insanın kendisini yetiştirebilmesi için önünü açacak, kendisine öncülük yapacak insanlara ihtiyacı var;bu bir arayış. İslam’la ilişkisi sıfırlanmış bir toplum var. 60’ların ortaları ve 70’lerden itibaren İslami eserlerin çeviri hareketleriyle İslami entelektüel yapı oluşmaya başladı. 80’lerden sonra artık cemaatler arasındaki ilişkiler biraz daha birbirinden beslenen ilişkilere dönüştü. Belki benim Bediüzzaman’ı, Risale-i Nurları yeniden okumamda bunun kısmi bir etkisi oldu.
Biz bu dünyaya ne söyleyeceğiz? Bizim bu dünyaya söyleyeceklerimizin olması lazım. Bu dünyaya söyleyecek bir sözümüz yoksa bu dünyada yaşamamızın da bir anlamı yoktur. Dolayısıyla bizim kendi kaynaklarımızdan yola çıkarak hem dünyanın karşı karşıya kaldığı temel varoluşsal sorunları hem de İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinden sonraki temel sorunları anlamamızı ve aşmamızı sağlayabilecek ne söyleyebiliriz, nasıl bir yolculuk yapabiliriz: Fikri bir yolculuk. Bu sorunların izini sürünce, ister istemez Bediüzzaman çıktı karşıma.
Bediüzzaman’la alakalı ilk yazdığım yazıda söylemiştim. 2006 olması lazım. “Anahtar Bediüzzaman’dadır”. O yazı Türkiye’deki entelektüel çevrelere Bediüzzaman’ın ulaştırılması açısından önemli bir yazı. Bediüzzaman’ın hem İslami çevrelere hem de İslami olmayan çevrelere ulaştırılması, iletilmesi açısından baya işe yaradı. Arkasından o süreçte Bediüzzaman ve eserlerine dair ard arda 8-10 yazı yazdığımı hatırlıyorum.
Bediüzzaman Hazretlerinin gerek yaşadığı dönemdeki, gerekse kendinden önce yaşamış olan âlimlerden farklı yönleri nelerdir?
Çağdaş Müslüman düşünürlerden bütün İslam dünyasına etkileri olan iki şahsiyet var. Biri İkbal, birisi Bediüzzaman. İkbal İngilizce yazdığı için yaygın. Bediüzzaman Hazretleri 10-15 senedir biraz daha Türkiye’nin dışında ilgi görmeye başladı. Ama bence henüz düşünce dünyasının ufuklarına taşınmadı. Bu bizim için en büyük sorumluluklardan bir tanesi.
Bediüzzaman’ın, bizim Müslümanca bir zihne kavuşabilmemiz fikrini hallettiğini görüyoruz. Bediüzzaman’ın, çağdaş İslâm düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum. Bediüzzaman’ın çağdaş İslâm düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslâm düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslâm düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip olabileceğini göstermiş olmasıdır. Bediüzzaman’a bu açıdan fazla yaklaşılmış değil.
Neden anahtarın Bediüzzaman’da olduğunu gösteren en önemli şey bu?
Her insan çağının çocuğudur.Bize bir şey söyleyecek olan düşünür çağının ağlarını, bağlarını, kavramlarını, aşabilen ve çağ açabilen düşünürdür. Çağının ötesine taşabilecek yolculuk yapabilen bir düşünürdür. Bediüzzaman, hem insanlığın sorunlarına ilişkin hem de Müslümanlığın insanlığa ne verebileceği meselesine ilişkin ortaya esaslı bir külliyat, fikriyat koyan kişidir.
Bediüzzaman’ı çağının çocuğu yapan, çağının düşünürü yapan, klasik dönemdeki Müslüman mütefekkirlerden ayırt eden, dolayısıyla bize hitap etmesini sağlayan şey; çağının temel varoluşsal sorunlarını, entelektüel sorunlarını, felsefi sorunlarını, ahlaki sorunlarını kavramış birisi olmasıdır. Bu yüzden deizmin bütün insanlığı bir felakete sürükleyeceğini görüyor. Bu çok önemli! Bediüzzman’ın bize, çağımıza, dünyamıza -sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa- ne söylenebileceğini göstermesi açısından burası önemli.
Bediüzzaman’ın çağdaşı olan diğer Müslüman düşünürlerden ayrılan en önemli yanı, bizim klasik İslam düşünce geleneğinin son halkası olmasıdır. Biz şu an aslında bu gelenekle irtibatı koparmış durumdayız. İslam’ın ilim, irfan, hikmet geleneğiyle irtibatını koparmış durumdayız.İlim, irfan, hikmet diyoruz ama bu kavramların içini de boşaltmış durumdayız. O yüzden bizim İslam düşünce geleneğiyle ilişkimiz sakatlanmış durumda. Biz,İslam düşüncesini bilmiyoruz. Sıkıntı orada.
Çağın bizim için ağ olduğunun, ağa dönüştüğünün farkında değiliz.“Çağ Körleşmesi”, “Semantik İntihar” diyorum, bundan kast ettiğim şey şu; çağ körleşmesinin bize sunduğu çıkmaz sokaklardan birincisi; bütün insanlığın Batıya mahkûmiyetidir. İkincisi; bütün insanlığın kendinden mahrumiyetidir. Yani bütün insanlık batılı, seküler, kapitalist bir düşünceye, var olma biçimine hapsolmuş durumda şu anda. Ekonomik, kültürel, entelektüel sınırlar ortadan kalktı. Küresel ölçekte hareket ediyoruz artık. Dünya küçüldü.Ama ölçeğin büyümesi ufkun genişlemesini doğurmadı. Tam tersine ölçek büyüdü, ufuk daraldı. İnsanlar atomlara haps oldu. İnsanlar kendi dünyalarına, kendi fetişlerine, kendi hız ve haz ayartılarına haps oldu. Bütün dünyada yayılan kültür bu! Özellikle Amerikan kültürü üzerinden yayılan kültür, popüler, burger kültür bu. Yani bir anileşme bir tektipleşme öğretti. Bütün dünyanın Amerikanlaşması diyebiliriz buna. Bütün dünyanın sığlaşması!
Bediüzzaman Hazretlerini farklı kılan en önemli etken ise ümmileşmiş olması.

8 Nisan 2014 Salı

Mustafa Akyol Nur ve Topuz, Kopenhag Kriterleri yerine Bediüzzaman kriterleri


star gazetesi yazarı Mustafa Akyol'un 07.04.2014 tarihinde Bediüzzaman ve siyaset noktasında özellikle AB kopenghang kriterleri üzerinden temel hak ve kriterlere yönelik getirmiş olduğu yeni bir yorumla ile yer alan köşe yazısı...
Nur ve Topuz
Geçen hafta sonu Risale-i Nur Enstitüsü’nün organize ettiği 9. Risale-i Nur Kongresi’ne katıldım. Büyük alim, mütefekkir ve dava adamı Bediüzzaman Said Nursi’nin bugüne bakan teşhislerini bir kez daha öğrendim, hatırladım, düşündüm.

Evvela, bu ve benzeri çalışmaları istikrarla, titizlikle, ihlasla sürdüren enstitüyü ve onu destekleyenYeni Asya camiasını tebrik etmek isterim. Şu günlerde Bediüzzaman’ı yeniden hatırlayanlar, ona referans verenler çoğaldı. Bu, tabii ki, iyi bir gelişme benim gözümde. Ama bu hatırlamalarda siyasi ihtiyaç ve seçicilik eğilimi ağır basabiliyor bazen. Buna mukabil, daha tarafsız ve siyaseten kaygısız Bediüzzaman okumaları da lazım ki, ben her yeni Risale-i Nur kongresinde buluyorum bunu.
Peki ama Bediüzzaman niçin önemli?
Kuşkusuz, evvela, modern dünyanın sekülerist felsefelerine karşı imanı ve İslam hakikatlerini ustaca savunduğu için. Ancak, bunun da ötesinde, çağımızın demokrasi, hürriyet, modern devlet gibi kavramlarıyla yüzleştiği ve bunlara dair özgün bir yorum getirdiği için.
Nedir bu özgün yorum?
İslam’a hizmeti, devlet gücüyle değil, sivil alanda yapmayı hedefleyen, devletten sadece “hürriyet” isteyen bir yaklaşım.
Örneğin şöyle diyor Bediüzzaman:
“Biz Nur talebeleri, kat’iyyen siyasetle iştigal etmeyiz. Bizim yegâne emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakiki surette temini, din ve din ehline... tazyikin tamamen bertaraf olmasıdır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 553)
Bu, dikkat ederseniz, devlet gücünü ele geçirmek ve sonra da onu din hayrına kullanmak isteyen “siyasal İslamcılık” yaklaşımdan farklı. Aynı sonuca daha örtülü bir yolla varmayı ifade eden “bürokratik İslamcılık”tan da farklı...
Peki nedir bu farkın sebebi?  Bediüzzaman, ceberrut Tek Parti rejiminin ağır saldırısı karşısında mecburen sivil alana çekilmiş, popüler tabirle “takiyye” yapmış olabilir mi?  
Bence hayır. Çünkü Risale-i Nur külliyatına baktığımızda, Bediüzzaman’ın devlet gücünden konjonktürel değil ilkesel sebeplerle istiğna ettiğini görüyoruz.
Üstad’ın farklı risalelerinde kullandığı “topuz” ve “nur” sembolizminde görüyoruz bunu örneğin. Bu konuyu yazılarında çok iyi analiz eden Prof. Ahmet Battal’ın ifadesiyle, “topuz”, “devlet eliyle ve resmî ve cebrî yolla” yapılan din hizmeti anlamına geliyor. “Nur” ise, sivil hareketlerle hizmet etmek demek.
Peki bunların her ikisi bir arada olsa fena mı olur?
Bediüzzaman’a göre fena olur ve oluyor. Çünkü “topuz”un din adına ele alınması, din konusunda “mütehayyir” (şaşkın) olanları büsbütün itiyor:

19 Temmuz 2013 Cuma

Bitlis Said Nursi Anadolu İmam Hatip lisesi , Milli Eğitim'den Said Nursi ismine veto mu?

Milli Eğitim'den Said Nursi ismine veto mu?

Valilik onayladı, yetkisi olmamasına rağmen Din Öğretimi Genel Müdürlüğü direniyor!

Bediüzzaman Said Nursi'nin doğduğu il olan Bitlis'te açılan "Anadolu Said-i Nursi İmam Hatip Lisesi"nin isminin Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından veto edildiği iddia edildi.
AjansKamu sitesinin haberine göre Bitlis Valiliği tarafından İmam Hatip Lisesi için yeni yapılan bina çalışmalar sonucu okulun isim değişikliğine karar verildi. Valilik Bitlis'te doğmuş olan  Bediüzzaman Said Nursi'nin adını uygun görerek okulun adını "Said-i Nursi Anadolu İmam Hatip Lisesi" olarak belirledi. İl Milli Eğitim Müdürlüğü de okul Tabelasını "SAİD-İ NURSİ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ" şeklinde yaptırarak 2012-2013 Eğitim Öğretim Yılının 2. döneminden itibaren okulun yeni binasına taşınmasını sağladı. Böylece ömrünün büyük bölümü hapishaneler ve gözetim altında geçiren, mezarının yeri dahi belirlenemeyen Bediüzzaman'ın ismi ilk defa bir resmi kuruma verilmiş oldu.
İlgili MEB yönetmeliğine göre "Bakanlığa bağlı her derece ve türdeki resmî ve özel öğretim kurumlarına verilecek adların; kurumun amacına, seviyesine, bulunduğu çevrenin özelliğine ve şartlarına uygun olması, belli bir anlam taşıması, Millî Eğitimin temel amaçlarına aykırı düşmemesi ve Türkçe olması gerekir" ifadeleri yer alıyor.

Ayrıca Millî Eğitim Bakanlığında Kurumlara ad verme işlemleri, il millî eğitim müdürünün önerisi ve il millî eğitim komisyonunun kararına dayalı olarak valinin onayı ve sonucun Bakanlığa bilgi verilmesi şeklinde cereyan ediyor.
İddiaya göre; Bitlis Valiliği tarafından Bakanlığın bu konuda ilgili dairesi olan Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'ne bilgi verildi. MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü "SAİD-İ NURSİ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ" ismini uygun görmeyerek veto etti/reddetti.
Okulun mevcut tabelası ile resmi web sitesinde adı "SAİD-İ NURSİ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ" olarak gözükmekte ancak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından isim uygun görülmediğinden "Bitlis Anadolu İmam Hatip Lisesi" olarak geçmekte.

GENEL MÜDÜRLÜK MEŞGUL!
Risale Haber muhabirleri konuyla ilgili görüşlerini almak için Din Öğretimi Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Aycan'ı aradı. Sekreterlik, Aycan'ın "toplantıda" olduğunu ifade ederken, grup başkanlarının bilgi verebileceği açıklandı.
Ancak sekreterlik, Eğitim Politikaları Grup Başkan Osman Demirgül ile Programlar ve Öğretim Materyalleri Grup Başkanı Nazif Yılmaz'a da "ulaşılamadığını" belirtti. 

12 Mayıs 2013 Pazar

Recep Tayyip Erdoğan: Said Nursi'yi anlamamıza vesile olsun

Başbakan Erdoğan Bitlis'teki sempozyuma mesaj gönderdi



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bitlis'te düzenlenen sempozyumun Said Nursi'yi daha iyi tanımaya ve anlamaya vesile olmasını temenni ettiğini söyledi.
Bitlis Valiliği, Bitlis Belediyesi, Bitlis Eren Üniversitesi, Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfı tarafından düzenlenen ”Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Hayat ve Fikriyat: Said Nursi ve Risale-i Nur” konulu sempozyuma mesaj gönderen Erdoğan başarılar diledi.
Erdoğan, "Görüşleri ve yorumlarıyla Said Nursi Sempozyumuna derinlik kazandıran kıymetli akademisyenlere ve tüm katılımcılara çalışmalarında başarılar diliyorum. Düzenlenen sempozyumun Bitlis'i ve Said Nursi'yi daha iyi tanımamıza, anlamamıza vesile olması temennisiyle verimli sonuçlara sahne olmasını diliyorum" dedi.

10 Şubat 2013 Pazar

Raşid El Gannuşi den Bediüzzaman Said Nursi yorumu


Tunus Nahda Partisi’nin lideri Raşid El Gannuşi, Türkiye'de hayran olduğu isimlerin başında Said 
Nursi'yi saydı.

Gannuşi: Evet, Said Nursi’yi beğeniyorum

Gannuşi, Türkiye'de hayran olduğu isimlerin başında Said Nursi'yi saydı


Hürriyet'ten Nuran Çakmakçı'ya konuşan Gannuşi, yıllarca sürgünde yaşadı. Halk ayaklanması başladıktan sonra ülkesine döndü, Tunus Devrimi’ne imzasını attı. Cumhurbaşkanı olabilecekken iktidarı kendi elleriyle bir kenara itti.
Gannuşi'nin ilgili cevabı şöyle:
Türkiye’de hayran olduğunuz lider var mı?
Evet, Saidi Nursi’yi beğeniyorum. Erbakan’la diyaloğumuz vardı. Tabii Erdoğan’ı beğeniyorum. Fethullah Gülen’i de beğeniyorum. Bunların dördünün de İslam’la modernizmi biraraya getirmeye çalıştığına inanıyorum. Az kalsın Adnan Menderes’i unutuyordum. O da önemli bir isim. Aslında Türkiye’de modern İslam’ın kapısını ilk o açtı.
Raşid Gannuşi kimdir?
Gannuşi, Tunus’ta İslami Yöneliş Hareketi’ni kurduktan sonra 1981’de tutuklandı. Aralıklarla toplam dört yıl cezaevinde kaldı. Tunus’un eski diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülke yönetimini ele almasından sonra serbest bırakıldı.
Ancak Bin Ali’nin 1990’lı yıllarda kurduğu İslamcı partiyi dağıtmasının ve siyasi baskıyı artırmasının ardından Tunus’u terk etmek zorunda kaldı. Londra’da geçirdiği 22 yıllık sürgün hayatının ardından devrimle birlikte ülkesine döndü ve hükümette doğrudan görev almak yerine parti liderliğini seçti. Hükümetteyse sadece Gannuşi’nin yeşil ışık yaktığı adaylar yer aldı.
Türkçe seçmeli ders oldu
Türkçeyi seçmeli ders olarak liselere koyduk. Ancak bazı kişiler bundan çok rahatsız oldu. İtalyanca, Almanca, Rusçadan rahatsız olmuyorlar, tarihi hafızayı harekete geçirip Türkçeden rahatsız oluyorlar. Oysa Türkçeye çok talep var. Tabii Arapça ve Fransızca zorunlu dersler, onun dışında İngilizce de alınıyordu. Şimdi sadece başkentteki belli enstitülerde değil, bütün liselerde seçmeli Türkçe dersi var.

kaynak: risalehaber

23 Kasım 2012 Cuma

Hüseyin yılmazdan Bediüzzamanın zalime karşı örnek tavrı


Bugün yazarı Hüseyin Yılmaz, zalim karşısında duruş örneği olarak Bediüzzaman Said Nursi'yi örnek verdi.
İsrail karşısındaki tutumları nedeniyle batıyı eleştiren Yılmaz,  Tanzimat’tan beri Batıya perestiş eden Türk aydınının da gaflet içinde olduğunu belirtti.
Bediüzzaman Hazretlerinin "batının ruhunu idama mahkum ettiğine" dikkat çeken Yılmaz, yazısını şöyle sürdürdü:
Bu bir kaç asırlık içtimaî cinnetten yakasını sıyıran tek şahsiyet: Bediüzzaman Said-i Nursî... Şâkirdleri için bütünüyle aynı şehâdette bulunmak kabil mi? Hayır!... En azından hatırı sayılır bir kısmı için: Hayır!..

İşte Üstad’a sorulan bir suale verdiği muhteşem cevap... İşte Batı’nın ruhunu idâma mahkum edip bir paçavra gibi çöpe atan kendinden emin haysiyetli duruş:

“Diyorlar ki: ‘Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücâhedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyet'i müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?’

“Elcevab: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübâreze ediyorlar; bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâ-yetezelzel teslim ediyorlar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektub, Yirmidokuzuncu Söz bu hakikatı bürhanlarıyla isbat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm- ı İslâmiyeyi zahirî telâkki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin?” Mektubat; S:426-427
 

20 Kasım 2012 Salı

Talib ve Vasıl & Cündioğlu ve Nursi


Uzun zamandır göremediğimiz dücane hoca ile ilgili basında çıkmış Üstad bediüzzaman Said Nursi yi nazara vererek kalame alınmış risale haberde çıkan salih can imzalı köşe yazısını sizlerle paylaşıyorum.



''Çağdaş dindarlık ya Mekke'yi örnek aldı, ya da Medine'yi... Hira hep ufkunun dışında kaldı.'' (D.Cündioğlu)
Dücane Cündioğlu, Risale-i Nur talebesinin çok ciddi ilgisini çeken ve hemen hepsinin bu ehl-i hakikat kişinin Risalelerdeki hakikatlere neden bîgane kaldığını düşündüğü birisidir.
Çok amiyane ve halktan ve sıradan fakat Risalelere aşina bir talebe, Cündioğlu'nu dinlediğinde sürekli çırpınırcasına hakikatlerin etrafını kazdığını, didindiğini, ızdırap çektiğini müşahede eder.
Öyle tekellüflü te'villerle hakikatleri avlamaya çalışır ki sıradan bir nur talebesinin çilesiz ve biraz da ülfete kaptırdığı hakikatlerdir aslında onlar.
Dücane hocayı dinleyen Nur talebesi kendisine gelir ve Resail'in kıymetini anlamaya başlar.
Dücane hoca, bugün keyfiyetli insan kıtlığının yaşandığı İslam coğrafyasının yitirdiği ve aradığı insanlardandır.
Arayışlarında bazen münzevi, bazen celveti, bazen de sufidir o.
Tasavvuftan, tarihten, şiirden, musikiden, tefsirden hemen hemen her alandan hakikati bulmaya çalışır. Bazı zaman bir film sahnesindeki gözyaşı, ona şoklar yaşatır.
ducane_cundioglu_b.jpg
Dücane Cündioğlu kendi ifadesiyle putperestler meclisinde ve kalabalıkların arasında keşf u ıttıla aramanın beyhudeliğini anlamış birisidir.
Cündioğlu, ızdırap ehlidir.
O kadar telaşlı bir arayıştadır ki adeta şiddet-i mevcudiyetinden Nursi'yi göremez ama O'nu tarif eder fakat bilmez.
Bakın şöyle seslenir:
''Keşf u ıttıla mı istiyorsun, duymakla olmaz bir de göreyim mi diyorsun, önce Cebrail'i çağırmak zorundasın, Hakkın cebrini...  Bu çağa... çağına... Tenezzül etmeli ki yanına inmeli, mağarana gelmeli. Lâkin önce seni yalnız bulmalı. Yalnız ve kimsesiz ve çaresiz.''
Şiddet-i mevcudiyetinden göremediği Nursi ise: 
''Ya Rab! Garibim, kimsesizim, yalnızım, zayıfım, güçsüzüm, hastayım, âcizim yaşlıyım, ihtiyârsızım. "El-amân!" diyorum, af diliyorum, dergâhından yardım istiyorum, ey Allah'ım!'' der ve kâh çam dağının başında kâh horhor mağarasında ömür geçirir. [18.söz]
Gözünde ne Mekke ne Medine, HİRA vardır Dücane hocada:

1 Kasım 2012 Perşembe

Said Nursili Meclisten mi söz ediyorsun Kılıçdaroğlu?


Said Nursili Meclisten mi söz ediyorsun Kılıçdaroğlu?

Çakır, Kılıçdaroğlu’na Mehmet Akif’in yer aldığı, Said Nursi’nin ziyaret ettiği meclisi hatırlattı



Star yazarı Elif Çakır, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Mehmet Akif’in yer aldığı, Said Nursi’nin ziyaret ettiği meclisi hatırlattı.
Cumhuriyet yürüyüşüne katıldığı eleştiren Çakır, Kılıçdaroğlu’nun “Asla ve asla Cumhuriyetten ödün vermeyeceğim” sözlerini “hangi Cumhuriyetten ödün vermeyeceksiniz onu bir netleştirelim” sözleri ile cevapladı.
Birinci Meclisin 23 Nisan 1920’de Cuma namazı çıkışında halk ve askerin içiçe sıralandığı, tekbirlerle, dualarla, hatimlerle, kurbanlarla ve Kur’an-ı Kerim üzerine yeminlerle açıldığını ifade eden Çakır, yazısını şöyle sürdürdü:
“Birinci Meclis’teki Cumhuriyetten mi bahsediyorsunuz? Hani Meclisinin yüzde 25’ini din adamlarının oluşturduğu Birinci Meclis... Alevilerin, Kürtlerin, dindarların temsil edildiği, “temsil gücü yüksek”, bütün siyasi görüş ayrılıklarının bir kenara bırakıldığı, tek gayenin ülkenin milli birlik ve beraberliği olan Birinci Meclis...
“Mehmet Akif Ersoy’un mebus olduğu, Said-i Nursi’nin mebus olmasa da sık sık ziyaret ettiği, 160 milletvekili ve Atatürk ile İnönü’nün imzasıyla “Van’da Medresetü’z Zehra namıyla bir darü’l umum-i İslamiye inşa ve küşadına” diyerek onay verip 150 bin lira bütçe ayıran Birinci Meclis...
“Cumhurla barışık ve tüm toplumu kuşatan bir ruhu olan meclisten bahsediyorum. Birinci Meclisin ruhundaki Cumhuriyetle hiçbirimizin sorunu yok zaten. Siz de hatanızı anlayıp Birinci Meclis’in Cumhuriyetin kurucu ruhuna yeniden dönelim diyorsanız eyvallah... Hepimizin sorunu bir mülakatta İsmail Habip Sevik’in “Neden yeni bir seçime ihtiyaç duyuyorsunuz” sorusu üzerine Atatürk’ün “İtiraz seslerinin yükselmeyeceği kız gibi bir meclis yapmak istiyorum” cevabı ile oluşan meclisle aslında.
Sonrası  sancılı yıllar... İstiklal Mahkemeleri... Otoriter bir yönetim ve sindirilmiş halk... Yoksa geçmişinizle yüzleşip yüzünüzü Cumhuriyetin kurucu ruhuna çevirip Birinci
Meclise geri dönme isteği mi? Hangi Cumhuriyetten ödün vermeyeceksiniz bir ona karar verin...

kaynak: Risale Haber-Haber Merkezi

60 darbecilerinin korkusu Bu halk Said Nursi'yi cumhurbaşkanı seçer


Bu halk Said Nursi'yi cumhurbaşkanı seçer

1961 Anayasası’nın mimarı Sıddık Sami Onar’ın korkusu



Yeni Akit yazarı Muhsin Meriç, 1961 Anayasası’nın mimarı Sıddık Sami Onar’ın "cumhura sorulursa bu cumhur Said Nursi’yi cumhurbaşkanı seçer" sözlerini hatırlattı.
Her kesimin zihninde bambaşka bir cumhuriyet olduğunu ifade eden Meriç, bazı zihinlerdeki ‘cumhuriyet’lerde ise sadece ‘cumhur’un adı olduğunu belirtti.
Bir ülkenin adının yanına ‘cumhuriyet’ sıfatı eklenince hakikaten cumhuriyet olmayacağını vurgulayan Meriç, "89 sene önce, avn-i ilahi ile kazanılan istiklal harbinin ertesinde kurulan cumhuriyetin adım adım nasıl da ‘mutlak istibdat’a dönüştürüldüğünü de en iyi bu cumhuriyeti koruma-kollama ‘telaş’ındaki cumhur(iyet) düşmanları bilir. ‘Millet iradesi’nden lafa gelince dem vurup hakikatte o mukaddes millet iradesine asla ‘güvenilmeyeceğini’ de gayet iyi bilirler! Hatta daha neler bilirler onlar neler: Şayet ‘cumhur’a sorulursa bu cumhurun ya Said Nursi’yi veya Ali Fuat Başgil’i cumhurbaşkanı seçeceğini, 1961 Anayasası’nın mimarı Sıddık Sami Onar’ın ifade ettiğini de bu sözün bugün nereye tekabül ettiğini de gayet iyi bilirler. Korkularını bu bilgileri, cehl-i mürekkep içindeki bu bilgilerini de inkâr ve inatları besler!" dedi.
Söz konusu kesimlerin en büyük korkusunun dindar cumhuriyetçilerin sahip çıkışı olduğuna dikkat çeken Meriç, yazısını şöyle sürdürdü:
"Bu kesimlerin en büyük kâbusu ise cumhuriyetin hakiki manasıyla tahakkuk etmesi ve bu rejime dindar cumhuriyetçilerin sahip çıkmasıdır. Çünkü siyasetlerini dinsizliklerine, dinsizliklerini de siyasetlerine alet ederek adına cumhuriyet dedikleri müstebit, vesayetçi bir rejimi ayakta tutmak, onu korumak ve kollamak bu kesimlerin ortak gayesidir. Bu gayeye ulaşmak için korsanlık dâhil her yola teşebbüsten geri durmayacaklarını son 29 Ekim günü gayet iyi gördük! Bir devir bitti, bitiyor; kabul edip hazmetmek herkes için kolay olmasa da gün gibi aşikâr bir hakikat bu bitiş.

kaynak: Risale Haber-Haber Merkezi

20 Eylül 2012 Perşembe

Bediüzzaman'ın öğrenimde takip ettiği metodlar


Bediüzzaman'ın öğrenimde takip ettiği metodlar

Amacımız öğrenim hayatına devam edenlere Bediüzzaman Hazretleri'nin modellenebilir yöntemlerini göstermektir



Muhlis Körpe'nin yazısı:
METODOLOJİNİN ÖNEMİ
 
İnsanlar amaçlarına ulaşmak veya bir meçhulü keşfetmek istediğinde rastgele hareket ettikleri takdirde arzularına kavuşmaktan mahrum olurlar. Hedefe ulaşmak doğru yöntemlerin rehberliğinde mümkündür. Menzile varmak doğru usuller iledir. Onun için insan isteklerine ulaşmak konusunda doğru bir yol haritasına ihtiyaç hisseder. O harita ise metodolojidir. Bundan dolayıdır ki metodoloji ilimlerin aslı olmuştur.
 
NEDEN BÖYLE BİR ARAŞTIRMA
 
Âlimler toplumun bilincidir. İnsanlar âlimleri/gerçek aydınları modelleyebildikleri ölçüde geleceği kucaklayabilirler. İrfan dünyasının yıldızları hükmünde olan âlimlerden mahrum bir topluluk yok olmaya mahkûmdur.
Amacımız Bediüzzaman Hazretleri'nin 3 ay gibi çok kısa olan fakat ciddi bir metodolojiyi barındıran tahsil hayatını gözler önüne sermektir. Böylece öğrenim hayatına devam edenlere Bediüzzaman Hazretleri'nin modellenebilir yöntemlerini göstermektir. 
 
TAHSİLDEKİ GAYESİ
 
Bediüzzaman Hazretleri'nin ilim tahsiline başlaması geçici bir hevesten kaynaklanmıyordu. Altında çok güçlü düşünceler/gerekçeler vardı. İlimle nurlanmak/aydın olmak ve yüksek ahlaka sahip olmak gibi yüce bir amaç edinmişti. O, tahsil hayatının niçinini dünyasında çözmüştü. Nasılı ise kolaydı. Bu düşüncenin oluşumunda ise çevrenin özellikle de abisinin büyük bir rolü vardı.
 
Bediüzzaman Hazretleri medreselerin çok olduğu bir çevrede yetişti. Etrafında şahit olduğu ilmi müzakereler onun ruhunda öyle bir heyecan uyandırıyordu ki dünyayı bu insanların kurtaracağını zannederdi. Hem abisinin emsallerinden farklı olarak ilim tahsilinden kaynaklanan olgun halini ve faziletini çok küçük yaşta gördü. Bu ortam ve abisinin güzel ahlakı onda ilme karşı ciddi bir şevk uyandırdı. Böylece tahsil hayatına başladı. Evet, çevrenin insan üzerindeki etkisi reddedilmez hakikatlerdendir.
Bediüzzaman Hazretleri annesinden aldığı manevi derslerin ve telkinlerin tahsil hayatının temelini oluşturduğunu ve derslerinin bu temel üzere kurulduğunu söyler. Demek öğrenim hayatında en birinci ve en esaslı ve en etkili öğretmen annelerdir.
 
ÖĞRENİMDE TAKİP ETTİĞİ METODLAR
 
O, sırat-ı müstakim üzereydi. Aşırılıklardan son derece kaçınırdı. Hatta hayatı boyunca ifrat ve tefritle mücadele etmeyi gaye edinmişti. Çünkü aşırılıkların insan yeteneklerini ifsat ettiğini söylerdi. Hakkın aşırılıklara ihtiyacı olmadığını düşünürdü.
Yanlış referanslar kullanmazdı. Çünkü ilkeler hatalı olduğu takdirde birçok yanlış sonuçlar ortaya çıkacaktı. Mesela: Kur'ân'daki hikâyeler için İsrailiyata ihtiyaç olmadığını söylerdi. Akla havale edilen konularda ise felsefenin dini prensiplere zıt meselelerine ihtiyacı yoktu. O Kur'ân'ı Kur'ân'la, sahih hadisle ve doğru tarihle tefsir ediyordu.
Mübalağadan son derece kaçınırdı. İnsanın zevk ettiği veya hoşlandığı bir şeyde mübalağa etmeye meyilli bir varlık olduğunu söylerdi. Hâlbuki O mübalağayı yaratılışa kanaat etmemekle eşleştiriyordu. İlahi hikmet ve adalet ise her şeye layık olduğu hali ve mevkii vermişti. Hakikatin mübalağaya ihtiyacı yoktu. Hakikatteki cazibeyi yeterli görürdü.
 
Hakikat ile mecazı birbirinden ayırt ederdi. Karıştırmazdı. Hâlbuki bir kısım insanlar en açık konularda bile tevile/mecaza kaçabiliyorlardı. Bunun yanı sıra mecazı da hakikat kabul edip ona göre açıklamalar yapanlar vardı. Hâlbuki her şeye hakkını vermek adaletti. Mecazı mecaz olarak anlamalı, hakikati hakikat olarak görmeliydi. Ta ki bir kısım yüksek hakikatler incitilmesin. Akla uzak görülmesin. Reddedilmesin. Mesela: Dünyayı gerçek bir öküz ve balık üzerinde farz etmek. Gerçekte yüksek bir teşbihle bazı hakikatler anlatılmak istenmiştir ki buna dair bir risaleyi Bediüzzaman Hazretleri telif etmiştir.
 
Bir şeyin etkili olması için hakikat olmasını yeterli görürdü. Hâlbuki insanlar sözlerine daha fazla muhatap bulmak ve reddedilmemesi için büyük zatlara ait olduğunu iddia etmekle etkili kılmak gibi huya sahiptirler. Bununla düşüncelerine bir asalet kazandırmak isterler. Hurafelerin bu huydan beslendiğine ve büyüdüğüne dikkat çekerdi. Mesela: Nasreddin Hoca'ya nispet edilen fıkralar veya uydurma hadisler gibi.
 
Tefekkürü meslek haline getirdi
 

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Konya da Said Nursi ve Mevlana Sempozyumu


Risale Akademi yetkilileri "Neden Said Nursi-Mevlana" sorusunu cevapladı

















Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfı (AKAV) Konya Büyükşehir Belediyesi ile birlikte "Uluslararası Said Nursi ve Mevlana Sempozyumu" düzenliyor.
22-23 Aralık 2012 tarihlerinde Konya'da yapılacak iki günlük sempozyum ile ilgili açıklama yapan Risale Akademi yetkilileri "Neden Said Nursi-Mevlana" sorusunu şöyle cevapladı:
NEDEN SAİD NURSİ VE MEVLANA SEMPOZYUMU?
-Mevlana kendi çağının Mesnevisini, Said Nursi de kendi çağının Mesnevisini yazmıştır. İkisi de çağının ruhuna uygun Mesnevileri yazmışlardır. İkisinin de mesnevisi  günümüzü nurlandırmaktadır.
-Mevlana, muhabbet ve aşk; Said Nursi ise tefekkür ve şefkat merkezli çağlarının manevi rehberleridirler.
-Said Nursi ve Mevlana, muhabbet ve şefkat ekseninde akademik bir disiplin ile müzakere edilecektir.
-Said Nursi ve Mevlana, çağlarını birleştiren iki rehber olarak bu sentezin mimarlarıdırlar.
NEDEN KONYA?
-Selçuklu’yu inşa eden ruhu temsil eder.
-Manevi iklimin banisi Mevlana’nın muhabbet halesi ile mayalanmıştır.
-Çağımızda, Mevlana ile Said Nursi’yi buluşturacak doğru bir iklimdir.
-Ülkemizin köklü iki referansına ev sahipliği yapabilecek ve tarihe tanıklık edecek bir şehirdir.
-Konya, Said Nursi için özel anlam taşır. Mevlana ile buluşmuş, vefatından bir gün önce makamını ziyaret edip vedalaşmıştır. Said Nursi’nin çok nitelikli çekirdek öğrencileri Konya’dan çıkmıştır.

kaynak: Risale Haber-Haber Merkezi

25 Mart 2012 Pazar

Bediüzzamanın fikirlerine hakim olan prensipler

Bediüzzaman ın fikirlerinde hakim olan muhtevası ve onun vardığı hükümlerde takip ettiği prensipler ise aşağıdaki gibidir.

1- Hadiselere İslami değerler açısından bakmak

2- Hadiseleri olduğu gibi kabul eden gerçekciliği elden bırakmamak

3- İzahlarında isbat usulünü yani, pozitif metodu benimsemek

4- sırf nazariyatta kalmamak, hayatın pratik tecrübelerinden istifade edilmş yorumlarla nazariyatı hadiselere tatbik etmek

5- Batı kültürünün teknolojik neticeleri ile İslamiyet arasında yapıcı diyalog kurarark senteze girmek

6- Sübjektif değerlendirmelerden ziyade objektif sahada kalmak

bütün bu prensipler onun ilmi çalışmalarının hareket noktalarını teşkil etmektedir.

bediüzzaman said nursi ve devlet felsefesi 3

 buçalışmayı devlet felsefesi tabiri ile isimlendirmiş olmamızın fikri istinadını şu ifadelerde bulmanın mümükün olduğu inancındayım.
"Hadd-i evsatı gösterecek ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatle belagat ve mantık ile hikmettir. Evet hikmet derim çünkü hay-ı kesirdir; şerri vardır fakat cüz'idir."

  Görüldüğü gibi gidilmesi gerekli doğru yolu gösterecek her türlü aşırılığı kaldıracak unsurların başında şeriatın felsefesi belagat mantık ve hikmet gelmektedir.
İslamiyeti bu açıdan nazara vermek vasat yolun bukunması için Bediüzzamana fgöre ihmali imkansız bir hareket tarzı olmaktır.
Tebeddülü esma ile hakaikin değişmeyeceği yani isim değişikliği ile hakikatların değişmeyeceği gerçeği gözden uzak tutulmadığı takdirde "felsefe " tabirinin islami bir hüviyet içinde kullanılması keyfiyeti karşımıza çıkacaktır.

 bu anlayış içinde gördüğümüz Bediüzzamanın görüşleri üzerinde doktrn çalışması henüz yapılmamış olduğu bir gerçektir.böyle bir çalışmanın eksikliği şimdiye kadar hissedilmiştirç zira açık ve keskin fikirler kitaplar halinde elde mevcud olmasına rağmen said nursi bazı çevrelerde kasıtlı ve yanlış değerlendirmelerin konusu olmaktan hala kurtulamamıştır.Halkın iman ve ahlakını ıslah yolundaki gayretlerini bilerek veya bilmeyerek yanlış şekilde değerlendirilmesine karşı her fırsatta temel siyasi tercih olarak cumhuriet taraftarı olduğunu ifade etmiş fakat onu itham altında tutmak isteyenler bu gerçeği görmemezlikten gelenerek hakkında teokratik (7)devlet kurma özlemi duan bir adam isnadı yapmakdan geri kalmamışlardır.Onu böyle gösterme azrzusuna sanki bir mecburiyet imiş gibi uygun hareket edilmiştir Yaopılan değerlendirmeler üstelik said nursi nin eserlerine yapılan yerli yersiz atıflarla ilim adına meşrulaştırılmak istenmiştir. bu davranışlarda maalesef ilmin objktifliği korunamamıştır.

(7) Tarık zafer tunaya islamcılık cereyanı adlı eserinde (s 235)
islamda teokrasiden bahsedilemeyeceği ve teokrasinin bir hristiyanğa has bir siyasi tatbikat olduğu ilim dünyasının genellikle üzerinde anlaştığı bir husustur.
Bediüzzamanın görünüşünün de bu merkezde olduğunu 4. bölümle ilgili bahsi işlenirken bütün açıklığı ile esbit edeceğiz. bu bakımdan isalmın siyasi iktidar düşüncesinde teokrasinin en küçük bir yeri olmadığını burada öncelikle işaret etmek gerekir. bunun içindir ki said nursi ye yapılan bu teokratik devlet taraftarlığı isnadının hiç bir geçerlilği ve ilmiliği yoktur.

bediüzzaman said nursi ve devlet felsefesi 1

islam fikir dünyasın halen bir sistem buhranından kurtulmanın mücadelesini vermektedir. Bilhassa son bir lkaç asırdan bu yana nazari hükümlerin hadiselere tatbik edilmesinde uğranılan içtimai ve siyasi başarısızlık mevcut fikir buhranın sebepleri arasındadır. Hayata hazırlanırken bu sun'i buhranın menfi tesirleri fikir ve moral hayatında hisseden günümüz müslümanı inançlarının getirdiği yönde yaşayamamanın tatminsizliği ile karşı karşıya kalmıştır.

Beşeri ihtiyaçlarına mutlak bir fikir istinadı bulmak isteyen bazı müslümanlar , bilgisindeki masum yetersizlikle ve dış kültürlerin tesiriyle muhtelif doktriner arayışlara yönelmeketedirler. İslamiyetin bağımsız bir dünya görüşü olarak görememnin eksikliğini aksettiren bu durum bazılarını ihtilalci materyalist doktrinlerle anlaşmak isteyen inanç ve metod tarzlarıyla dolu bir telifçiliğe götürmektedir.

diğer taraftan insandaki benlik duygusunu hakka bağlılık inancı ile ıslah ve dengelemk için gelen islamiyet kuvvet unsurunun dengesiz hakimiyetine dayanan batı hümanizmi ile iç içe gösterilmek istenmesi ise yanlış mantık üzerine kurulmuş bir düşüncenin mahsulü olmaktadır.

safa mürsel: bediüzzaman said nursi ve devlet felsefesi

 safa mürsel in 1976 yılında : yeni asya yayınlarından çıkan  eseridir
şu günlerde ertuğrul özkök 1 , 2 ün 2 gün üst üste bahsettiği ve yazılarında alıntı yapmasıyla yeniden gündem olmuş bayağı  hacimli bir kitap.

kitabın arka kapağında yer alan fikirler ve önsözü günümüzde çekilen sıkıntılara 36 yıl önce güzel tespitler ile çare bulmaya çalışmıştır.

kitabın arka kapağında yer alan ana fikirden bir kaç katre. 

--- alıntı --- 

yönetim ve insan... 
bu iki parça bir bütünü 
teşkil eder. 
hele hele 
adil bir idare 
binlerce yılın 
en büyük özlemidir: 
insanın insanca 
yönetilmesi özlemi. 
gerçek 'devlet' 
adil bir devlettir... 
fakat 'adalet' fikri 
fikirsizlerin 
tekelinde oduğu müddetçe 
adilliğinden 
çok şey kaybetmede. 
'her millet layık 
olduğu idareye er geç 
kavuşur ' deniyor. 
kabul , ama nesillerin 
çürümesini hangi göz tahammülsüz 
seyredebilir ? 
hür türkiye'nin de özlemleri 
vardır. bu özlemlerin en 
derini - şüphesiz - kendisine 
sahip çıkanların yine 
kendisinden olması ve 
muhteşem iradenin 
her kesimde tecellisidir. 
bu kitap cesur bir mecranın 
ulaşacağı aydınlık bir penceredir. 
--- alıntı ---  


17 Kasım 2011 Perşembe

bediüzzaman ve m. kemal ,Mustafa Kemal ile Bediüzzaman dost değil, hasım!

Bediüzzaman hazrertleri ve mustafa kemal dosttur diyen beyhudelerin yüzüne bir şamar olacak ir tokat olan yazıyı paylaşıyoruz.

Mustafa Kemal ile Bediüzzaman dost değil, hasım!YazdırE-Posta
Yazar: Hüseyin Yılmaz   
16.06.2009
Image
Risale-i Nur Külliyatı, müellifi Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerine göre, mirî malıdır, vakıf malı değil. Mirî malı sahiplidir; vakıf malı sahibsiz... Vakıf malı herkesindir, herkes istediği kadar tasarruf edebilir, istifade edebilir... Mirî malı sahiblidir, tasarrufu şartlara bağlanmıştır, herkes istediği şekilde kullanamaz; keyfî tasarruflar cezayı mucibdir...

Buna rağmen külliyatta tasarruf edenlerin kahir ekseriyeti, vakıf malından tasarruf eder gibi hareket ediyorlar. Bir düzineyi aşkın yayınevinin keyiflerince yaptıkları neşriyatlarda mirî malına gösterilmesi gereken itina değil, ticarî endişeler şekil veriyor. Arapça ve Farsça menşeli kelimeleri “ses uyumu” bahanesiyle tanınmaz hale getirmekten tutunuz da ömrü boyunca mealcilikten imtina gösterip nãkıs görmüş Bediüzzaman’ın rağmına sayfa altlarına çoğu eksik ve yanlış mealler düşmeye kadar bir yığın müdahale ile Risale’ler tanınmaz hale getirilmiş. Hele sayfa altlarına veya kenarlarına lügatçeler ilâve edilmiş ki, evlere şenlik... Ne şenliği, düpedüz cinãyet... Risale-i Nurlar’a , müellifine ve dile karşı işlenmiş bir yığın cinâyet...

Farklı niyetlere, çoğu zaman da ticarî endişelere dayanan bu arayışların arasında faydalı addedilebilecek tek çalışma: İndeks... Belli başlı kelime ve şahıs isimlerini hãvî bu indekslerin, bütün eksikliklerine, yer yer yanlışlıklarına rağmen faydadan hali olmadığı kesin...

İndeksli Külliyat basan yayınevlerinden birisi de Söz Basımevi... Nesil Şirketler Grubu’nun bünyesinde yer alan Söz, affa kabiliyeti olmayan, sehivle izah edilemeyecek; ya korkunç bir şuursuzluğa, ya da aynı çapta bir ihanete istinad eden bir adım atmış. Mustafa Kemâl’e de bir parentez açma ihtiyacı duyan Söz, Paşa’nın tarihçe-i hayatının ana hatlarını tãdãd ettikten sonra sözü Üstad’la temaslarına getiriyor ve aşağıdaki hezeyãna yer veriyor:

“Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı diyologlar gerçekleşti. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Ankara, Ankara Kalesi maddeleri) İlk dönem milletvekillerinden olan Hüseyin Aksu, Son Şahitler Bediüzzaman’ı anlatıyor isimli eserin 4.cildinde yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır.

“Mecliste Mustafa Kemal ile Bediüzzaman uzun uzun görüşüp konuştular. Mustafa Kemal kendisinden yardım istedi. ‘Siz İstanbul’u ahvali dünyayı biliyorsunuz, birlikte şu memleketi kurtaralım. Bizim gayemizin ne olduğu sizce malumdur Hocam!’ demişti. Konuşmada diğer mebus (milletvekili) arkadaşlar da bulunmuşlardı.

“Mustafa Kemal muvaffak olmak için kendisinden dua istedi. Bediüzzaman ise, ‘Memlekete hizmet edenlerin duasını Allah u Teala kabul eder. Vatan için çalışanların say u mesaisini Allah boşa çıkarmaz. Biz de duamızı yaparız.’ demişti…

“Bir gün yine Mecliste oturmuş bir sohbet toplantısı yapıyorduk. Orada Mustafa Kemal Paşa ve Bediüzzaman da vardı. Mustafa Kemal: ‘Hocam bizim gayemizi biliyor musun? Nedir acaba?’

“Bediüzzaman cevaben:

‘Biliyorum. Bu vatanı kurtarıp, düşmanı bu topraktan atmaktır. Bir binayı yaparken adalet üzerine kurmalıdır. Siz böyle bir adalet ve temel üzerine kurduktan sonra, Allah sizi muvaffak eder.’ dedi.” (1)

Şimdi, diyelim ki indeks yapmanın zarurî neticesi olarak M. Kemãl’e parentez açmaya mecbur kaldınız. Ya, “ Bir asra yakındır bu memleketin hemen bütün evlatlarına hayatı adeta ezberlettirilen kişidir, anlatmamıza gerek yok!” deyip def-i bela kabilinden kısa kesersiniz. Ya da, M. Kemâl’in Risale-i Nur sayfaları arasında yer almasına sebeb olan hakikatlere yer verirsiniz. O dehşetli hakikatlere yer vermeyip, güya Üstad’ı ona dost ve duacı gösterecek bir seviyeye düşürmek, Bediuzzaman’a ihanet, Mustafa Kemal’e de haksızlık ve hürmetsizliktir. Zirâ Bediüzzaman onu “Şeriat-ı Muhammediye’yi tahrib edecek” âhir zamanın dehşetli şahsı olarak biliyor ve karşı mücadele veriyordu. Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesidir..

Mustafa Kemal de Üstad’ı, bütün icraatlarına ve inkılablarına karşı amansız bir düşman olarak biliyor, öyle de muamele ediyordu. Bediüzzaman Hazretlerinin 28 yıllık sürgün ve hapislerle geçen çileli hayatının tek sebebi Mustafa Kemal’in bütünüyle reddine dayalı karşı mücadelesidir. Bu nokta-i nazardan denebilir ki, Mustafa Kemâl, Bediüzzaman ve hizmetinin sebeb-i vücududur. M. Kemãl’in, “kara” dediğine Üstãd “ak” demekte; birincisinin “Öl!” dediğine ikincisi “Yaşa!” demektedir.