Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu
Risale-i Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Risale-i Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2016 Pazar

Fatih Koca Birinci Söz Bismillah Erstes Wort Deutsch



Fatih Koca Birinci Söz Bismillah Deutsch


Bismillahirrahmanirrahim
Im Namen Allahs, Des Allerbarmers, Des Barmherzigen

Bismillah, Bismillah, Bismillah
Im Namen Allahs


Her şey onunla başlar, Diner onunla yaşlar.
Alles beginnt mit ihm (bismillah), Die Tränen hören mit ihm auf.

Kurtlar, kuşlar, ağaçlar, Zikreder dağlar, taşlar
Die Wölfe, die Vögel, die Bäume, die Berge, die Felsen gedanken alle
( Die Gänze Schöpfung spricht ohne Wort ein Bismillah. 
Bütün mevcudat Lisani haliyle Bismillah der.)

Ne bitmez bir bereket, Ne tükenmez bir kuvvet.
Was für eine unerschöpfliche Kraft und welch ein nicht Ende wollender Segen.

Bismillahda gizlidir, Buluruz onda halvet.
Alles ist in Bismillah versteckt. Wir finden ihn in der Abgeschiedenheitkeit

Biz de söyleriz daim, O ne büyük bir devlet
So sagen auch wir stets (Bismillah) , welch ein Macht.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Mücahit Bilici Hegemonya ve müsbet hareket Said nursi'de müspet hareket


Taraf yazarı Mücahit Bilici bugünkü "Hegemonya ve müsbet hareket" başlıklı yazısında "Dünyayı değiştirmek için tahripkâr olmayan iktisatlı bir yöntem var mı?" sorusuna cevap aradı. 
Said Nursi'nin verdiği son dersin "Müspet Hareket" prensibi olduğunu hatırlatan Bilici; dünyayı değiştirmek, iktidar ve muhalefet açısından müspet hareket modelini inceledi.
Mücahit Bilici'nin yazısında ilgili bölüm şöyle:
resim risalehaber'den alınmıştır. yazıyı taraf gazetesinde ki orjinalden okumak için tıklayınız.

Tanıl Bora, Birikim’deki haftalık bir yazısında hegemonya kavramı çerçevesinde siyasi iktidarın kendisine itiraz edenleri hep kendi gündemiyle meşgul ederek, menfiliğe esir edişini farketmek gerektiğini hatırlatan isabetli bir eleştiriyi dile getirdi. Akif Emre de geçenlerde bir gazete yazısında “inşa edici olmak, dayatılan zihin haritasından, örgütlü, sistematik ilişkiler ağından uzakta durmayı yeğlemektir” derken benzer bir kaygıyı daha farklı bir düzlem için dillendirmiş oldu. Güncel ifadesiyle soru siyasi veya kültürel iktidarlarla olan ilişkilerde sağlıklı bir muhalefet dili yahut dönüştürme üslubu nasıl olmalıdır sorusudur. Ancak daha kalıcı ifadesiyle soru şudur:Dünyayı değiştirmek için tahripkâr olmayan iktisatlı bir yöntem var mı? Bu soru kişisel dünyalarımız için olduğu gibi bütün bir dünya için de sorulabilir.
Dünyayı değiştirme kaygısının diyalektiklik gelgitine ziyadesiyle teslim olduğu bir dünyada hegemonik olana itiraz bile sadece bir karşı-hegemonya olarak tasavvur ediliyor. Ama bu ne kadar doğru?Başkasının yanlış şarkısına bağırarak itiraz etmek yerine kendi türküsünü çağırmak, kendi şiirini mırıldanmak elbette mümkün. Öteki ile ilişkisini düşmanlık olarak kuran tüm yaklaşımlar menfi bir tarza mahkûm kalırlar. Karikatür krizinden, etnik ve dinî milliyetçiliğe, yerel iktidarlara muhalefettenküresel kapitalizme karşı direnişe kadar pek çok konuda bu problemi görüyoruz. Muhalefetinle bilegüçlünün elinde oyuncak olmamanın bir yolu var mıdır?

Said Nursi vefatından önceki son dersinde hayatı boyunca takip ettiği “müsbet hareket” prensibini hatırlatır ve “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir, menfi hareket değildir” der. Peki, müsbet hareket ne demektir?
Müsbet hareket, bir ortamın dönüştürülmesine ilişkin bir ilkedir. Bu ilkenin özü kendi doğrusunun inşasıyla meşgul olmaktır. Hiç yanlış yapmadan ve yanlışla meşgul olmadan sadece doğruyu yapmaktır. Kötünün yıkımından çok iyinin inşasıyla kendini doldurmaktır. Yani karanlığa küfretmek yerine aydınlık için bir mum yakmaktır. Müsbet hareket, sabitleyen, üreten, ortaya koyan bir yapmadır. Bir yerine getirmedir. Menfi hareket ise bir mevcudu yerinden etmek, sürgüne göndermek veya ortadan kaldırmak için çalışan bir bozma veya yıkmadır.
Bozma ve yıkma, bozacağı ve yıkacağı şeye bağımlı; yapma ve inşa ise bağımsızdır. Müsbet hareketmuhabbet (biriktirme, yapıştırma) dilini kullanır, menfi hareket ise adavet (dağıtma, silme). Ötekinin yanlışına öfke –ki menfi bir konumlanmadır– reaktiftir ve ümitsizlik üretir. Kendi doğrusunun muhabbetiyle hareket etmek ise başkasının gündem ve hamlelerine bağımlılıktan sizi azad eder. Hatta düşmanlık yapan muhatabın vicdanıyla da bir koalisyon kurduğu için yanlışla olan savaşını, kendini zafer gururuna, karşı tarafı da yenilgi zilletine uğratmadan kazanır.
Müsbet hareket bir karşıtlık üzerinden kurulmadığı için gerçek anlamda bir alternatif üretir. Karşıtlık bile karşı olunana bir merkezilik kazandırmaktadır. Hegemonyanın en önemli başarısı düşmanını bile kendisiyle meşgul etmesidir ki bu siyasi iktidarlar için böyle olduğu gibi medyanın gündem belirleyiciliği için de böyledir. (Yani bir fikre katılmasan bile onunla zihnen meşgul olmaya mecbur kalıyorsun).

12 Ağustos 2014 Salı

Risale-i Nur Külliyat'ı nerelerde hangi tarihte yazılmıştır.

Bu haber Risalehaber sitesinden alıntılanmıştır, yazıyı orjinalinden okumak için tıklayınız.

Risale-i Nur Külliyat'ının tek tek yazılış tarihleri

Hangi bölüm ne zaman yazıldı?


Ortalama 6 bin sayfayı bulan Risale-i Nur Külliyatını oluşturan eserlerin yazılış tarihleri merak konusu oluyor. Bu konudaki çalışmayı Doç. Dr. Niyazi Beki yaptı. İşte telif tarihleri:
 
ESKİ SAİD DÖNEMİ ESERLERİ
 
Eserin Adı / Telif Tarihi / İlk Baskı Tarihi
 
- Divan-ı Harb-i Örfî (1909/1911)
- Hutbe-i Şâmiye (1911/1911 Ar.)
- Devâü'l-Ye's (1911/1911)
- Münâzarat (1911/1911)
- Muhâkemât (1911/1911) Badıllı, bu eserin ilk baskı tarihini 1921 olarak vermiştir. (Bkz. Tarihçe, /280); Hâlbuki bende "Konstantiniyye Matbaa-i Ebuzziya, (Osmanlıca’dan Latince’ye tıpkı basımı gerçekleştirilmiş.) 1327/1911" tarihli Muhâkemât mevcuttur. Şahiner’de de elimizdeki bu eserin kilişesi mevcuttur. (Bkz. Şahiner, s. 117),
- Reçetetü'l-Avâm (1911/1912 Ar.)
- Reçetetü'l-Havass (Saykalü'l-İslâm) (1911/1912 Ar.)
- Nutuk- 1 (1908-1909/1912)
- Teşhîsü'l-İllet (1911/1912)
- İşârâtü'l-İ'câz fî Mazanni'l-Îcâz (1914-1916/1918)
- Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (1919/1919)
- Noktatun min Nuri Mârifetillah (Nokta) (1919/1919)
- Hakikat Çekirdekleri-1 Seçme Vecizeler (1920/1920)
- Sünûhat (1920/1920)
- Hutuvât-ı Site (1920/1920)
- Hakikat Çekirdekleri-2 (1921/1921)
- Kızıl İ'câz (1899/1921)
- Lemeât (1921/1921)
- Şuaat (1921/1921)
- Rümûz (1921/1921)
- Tulûat (1921/1921)
- İşârât (1921/1921) (Badıllı, Eski Said'in eserleri arasında bu eseri yazmamıştır. (Bkz. a.g.e., 1/354) Abdurrahman Nursî'nin yazdığı Tarihçe-i Hayatin zeylinde bu eser de yazılmıştır. (Bkz. Abdurrahman, s.680)
- Katre (1922/1922 Ar.)
- Zeylü'l-Katre(1922/1922 Ar.)
- Habbe(1922/1922 Ar.)
- Zeylü'l-Habbe (1922/1922 Ar.)
- Zerre(1922/1922 Ar.)
- Şemme(1922/1922 Ar.)
- Zeyl(1922/1922 Ar.)
- Zühre(1923/1923 Ar.)
- Zühr’enin Zeyli(1923/1923 Ar.)
- Hubab(1923/1923 Ar.)
- Zeyl’l-Hubab(1923/1923 Ar.)
 
-Lemeât, Tulûat, Sünûhat, Nokta, Kızıl İ'câz, Rumuz, İşârât, Hutuvât-ı Site, Hakikat Çekirdekleri -birinci cüz, ikinci cüz- adlı eserler, Bediüzzaman Darü’l-Hikmet'te iken kaleme almıştır. (Bkz. A. B., s.680. Adı geçen eserlerle birlikte Münâzarat, İki Mekteb-i Musibetin
Şehâdetnâmesi, Nutuklar, Makalelerve Muhâkematadlı eserler de Eski Said'in eserleri olarak Osmanlıca yazılmış olan Âsâr-ı Bedîiyye adlı mecmuada toplanmıştır.)
 

27 Temmuz 2014 Pazar

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Kastamonuda sürgünde iken İkamet ettiği Ev

Bediüzzaman Hazretlerinin 1936-1943 yılları arasında mecburi sürgünde kaldığı evdir.
Ev 1990 yılların ortalarında Abdullah Yeğin Abi'nin girişimleriyle Hizmet Vakfı tarafından yeniden restore edilmiştir.
Fotoğraflar 25.07.2014 tarihinde çekilmiştir.

Bu evin 1940'lı yıllara ait bir fotoğrafı

Üstad'ın evinin dışarıdan görünüşü

Evin salonundan bir görünüş

Üstad hazretlerinin yattığı odadan bir görünüş ve temsili yatağı, ayrıca dolapta üstadın kullandığı malzemelerden bir kaç orjinal parça eşya ve diğer eşyalarından fotoğraflar ile ilk yazılan risalei nurlardan kesitler var.

dün evin karşısında olan karakolun yerinde bugün yeller esiyor.
(ufak bir espiri: karakolun yerine devlet hala endişemi yaşıyor bilinmez ama mobese yerleştirmesi insanı güldürmüyor değil:D )

10 Nisan 2014 Perşembe

Yusuf Kaplan Bediüzzaman, Müslümanca bir zihne kavuşmamızı sağlıyor, İrfan mektebi dergisi ropöntajı


Bediüzzaman, Müslümanca bir zihne kavuşmamızı sağlıyor

Yusuf Kaplan, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki düşüncelerini anlattı


Röportaj: Muhammed Semiz
Yazar Yusuf Kaplan, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki düşüncelerini anlattı.
Bediüzzaman Hazretlerini, Risale-i Nurları ne zaman tanıdınız?
Bediüzzaman Hazretleri’nin eserleri Risale-i Nurlarla ilk gençlik yıllarımda tanıştım. O zaman okuduğumda hiç bir şey anlamadığımı şimdi geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum. Bediüzzaman’ın hala bu şekilde anlaşıldığını düşünüyorum. Anlaşılmakta zorlanıldığını düşünüyorum. Bediüzzaman ‘mana-yı ismi, mana-yı harfi’ diyor ya… düz bir algılama, okuma biçimi var. Bu algılama biçiminin ötesine geçemediğimi fark ettim daha sonra.
İmam Hatip’in ilk yıllarından itibaren,hatta İmam Hatip’ten önce de baya ciddi okuma yapardım. Çağdaş düşünce, çağdaş İslam düşüncesi, sonra edebiyat sanat okumaları… O dönemde Beziüzzaman Hazretleriyle kurduğumuz ilişki, fikri bir ilişkiye dönüşmedi. Bunun nedenleri ne olabilir diye düşünüyorum; Bediüzzman’ın avami okunmuş, algılanmış olması. İslami kesimlerin de Risale-i Nurlara mesafeli davranması…Fakat bu, benim Risale-i Nurlarla ilişkimi etkilemedi.Ama Risale-i Nurların fikri boyutunu kavramamı engelledi. Tabi o dönemde Risalelerin çapını anlamak da zordu açıkçası; onu da söyleyeyim. 20 yıl sonra 2000’li yılların başında Risale-i Nurları yeniden okumaya başladığım zaman başka bir şey çıktı karşıma.
Kişinin, insanın kendisini yetiştirebilmesi için önünü açacak, kendisine öncülük yapacak insanlara ihtiyacı var;bu bir arayış. İslam’la ilişkisi sıfırlanmış bir toplum var. 60’ların ortaları ve 70’lerden itibaren İslami eserlerin çeviri hareketleriyle İslami entelektüel yapı oluşmaya başladı. 80’lerden sonra artık cemaatler arasındaki ilişkiler biraz daha birbirinden beslenen ilişkilere dönüştü. Belki benim Bediüzzaman’ı, Risale-i Nurları yeniden okumamda bunun kısmi bir etkisi oldu.
Biz bu dünyaya ne söyleyeceğiz? Bizim bu dünyaya söyleyeceklerimizin olması lazım. Bu dünyaya söyleyecek bir sözümüz yoksa bu dünyada yaşamamızın da bir anlamı yoktur. Dolayısıyla bizim kendi kaynaklarımızdan yola çıkarak hem dünyanın karşı karşıya kaldığı temel varoluşsal sorunları hem de İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinden sonraki temel sorunları anlamamızı ve aşmamızı sağlayabilecek ne söyleyebiliriz, nasıl bir yolculuk yapabiliriz: Fikri bir yolculuk. Bu sorunların izini sürünce, ister istemez Bediüzzaman çıktı karşıma.
Bediüzzaman’la alakalı ilk yazdığım yazıda söylemiştim. 2006 olması lazım. “Anahtar Bediüzzaman’dadır”. O yazı Türkiye’deki entelektüel çevrelere Bediüzzaman’ın ulaştırılması açısından önemli bir yazı. Bediüzzaman’ın hem İslami çevrelere hem de İslami olmayan çevrelere ulaştırılması, iletilmesi açısından baya işe yaradı. Arkasından o süreçte Bediüzzaman ve eserlerine dair ard arda 8-10 yazı yazdığımı hatırlıyorum.
Bediüzzaman Hazretlerinin gerek yaşadığı dönemdeki, gerekse kendinden önce yaşamış olan âlimlerden farklı yönleri nelerdir?
Çağdaş Müslüman düşünürlerden bütün İslam dünyasına etkileri olan iki şahsiyet var. Biri İkbal, birisi Bediüzzaman. İkbal İngilizce yazdığı için yaygın. Bediüzzaman Hazretleri 10-15 senedir biraz daha Türkiye’nin dışında ilgi görmeye başladı. Ama bence henüz düşünce dünyasının ufuklarına taşınmadı. Bu bizim için en büyük sorumluluklardan bir tanesi.
Bediüzzaman’ın, bizim Müslümanca bir zihne kavuşabilmemiz fikrini hallettiğini görüyoruz. Bediüzzaman’ın, çağdaş İslâm düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum. Bediüzzaman’ın çağdaş İslâm düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslâm düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslâm düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip olabileceğini göstermiş olmasıdır. Bediüzzaman’a bu açıdan fazla yaklaşılmış değil.
Neden anahtarın Bediüzzaman’da olduğunu gösteren en önemli şey bu?
Her insan çağının çocuğudur.Bize bir şey söyleyecek olan düşünür çağının ağlarını, bağlarını, kavramlarını, aşabilen ve çağ açabilen düşünürdür. Çağının ötesine taşabilecek yolculuk yapabilen bir düşünürdür. Bediüzzaman, hem insanlığın sorunlarına ilişkin hem de Müslümanlığın insanlığa ne verebileceği meselesine ilişkin ortaya esaslı bir külliyat, fikriyat koyan kişidir.
Bediüzzaman’ı çağının çocuğu yapan, çağının düşünürü yapan, klasik dönemdeki Müslüman mütefekkirlerden ayırt eden, dolayısıyla bize hitap etmesini sağlayan şey; çağının temel varoluşsal sorunlarını, entelektüel sorunlarını, felsefi sorunlarını, ahlaki sorunlarını kavramış birisi olmasıdır. Bu yüzden deizmin bütün insanlığı bir felakete sürükleyeceğini görüyor. Bu çok önemli! Bediüzzman’ın bize, çağımıza, dünyamıza -sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa- ne söylenebileceğini göstermesi açısından burası önemli.
Bediüzzaman’ın çağdaşı olan diğer Müslüman düşünürlerden ayrılan en önemli yanı, bizim klasik İslam düşünce geleneğinin son halkası olmasıdır. Biz şu an aslında bu gelenekle irtibatı koparmış durumdayız. İslam’ın ilim, irfan, hikmet geleneğiyle irtibatını koparmış durumdayız.İlim, irfan, hikmet diyoruz ama bu kavramların içini de boşaltmış durumdayız. O yüzden bizim İslam düşünce geleneğiyle ilişkimiz sakatlanmış durumda. Biz,İslam düşüncesini bilmiyoruz. Sıkıntı orada.
Çağın bizim için ağ olduğunun, ağa dönüştüğünün farkında değiliz.“Çağ Körleşmesi”, “Semantik İntihar” diyorum, bundan kast ettiğim şey şu; çağ körleşmesinin bize sunduğu çıkmaz sokaklardan birincisi; bütün insanlığın Batıya mahkûmiyetidir. İkincisi; bütün insanlığın kendinden mahrumiyetidir. Yani bütün insanlık batılı, seküler, kapitalist bir düşünceye, var olma biçimine hapsolmuş durumda şu anda. Ekonomik, kültürel, entelektüel sınırlar ortadan kalktı. Küresel ölçekte hareket ediyoruz artık. Dünya küçüldü.Ama ölçeğin büyümesi ufkun genişlemesini doğurmadı. Tam tersine ölçek büyüdü, ufuk daraldı. İnsanlar atomlara haps oldu. İnsanlar kendi dünyalarına, kendi fetişlerine, kendi hız ve haz ayartılarına haps oldu. Bütün dünyada yayılan kültür bu! Özellikle Amerikan kültürü üzerinden yayılan kültür, popüler, burger kültür bu. Yani bir anileşme bir tektipleşme öğretti. Bütün dünyanın Amerikanlaşması diyebiliriz buna. Bütün dünyanın sığlaşması!
Bediüzzaman Hazretlerini farklı kılan en önemli etken ise ümmileşmiş olması.

25 Ocak 2014 Cumartesi

İşaretü'l İcaz Diyanet İşleri Başkanlığı basımı

Risale haberde yer alan Diyanet işleri başkanlığının üstadın İşaretül icaz adlı eseri basmasıyla ilgili olarak yayınlanan haberi alıntılamak istiyorum.

İşte Diyanet'in bastığı İşârâtü’l-İ’câz

Başbakan ve Üstadın talebelerinin katıldığı bir programla tanıtılacak

RİSALEHABER-Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Risale-i Nur Külliyatı’nın önemli eserlerinden İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirin basımı tamamlandı.
Diyanet kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre İşârâtü’l-İ’câz baskısı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Bediüzzaman Hazretlerinin hayattaki talebelerinin de katılacağı bir programla kamuoyuna açıklanacak.
Programın detayı önümüzdeki günlerde açıklanacak.
İşte Diyanet'in bastığı İşârâtü’l-İ’câz'ın kapak resmi:
icaz_diyanet_risalehaber1.jpg

icaz_diyanet_risalehaber2.jpg

Başbakan recep tayyip erdoğan'ın imzaladığı diyanet basımı ilk işaretül icaz eserinden.


haber sahipleri Abdurrahman İraz-Ahmet Bilgi'nin haberi:

18 Eylül 2013 Çarşamba

Kuran-ı Kerimi Tanıyan Filipinli Popçu Julien Drolon Müslüman oldu

Ünlü popçu: Kur'an ispatladığı için Müslüman oldum

Risale Haber de Yazar Abdurrahman Iraz'ın Yeni müslüman olan Filipinli Sanatçı Julien Drolon ile yapmış olduğu röportajı sizlere sunuyoruz.


Filipinlerin ünlü popçusu neden İslami seçtiğini Risale Haber'e anlattı


Fransız Julien Drolon, Müslüman olduktan sonra ilk kez Risale Haber'e konuştu. Fransa'da gazetecilik yapan Drolon bir iş vesilesi ile gittiği Filipinler'de müziği ile şöhreti yakaladı. Klipler, televizyon derken ülkenin tanınan isimlerinden biri olan Drolon, bir yandan da "Allah" arayışını sürdürdür. Budizm ve tekrar Hıristiyanlığı deneyen Drolon, aklınadaki sorulara tatmin edici cevapları İslamiyette bulur. "İspat"a çok önem veren Drolon'un ilginç hayat hikayesini ve Risale-i Nur'la nasıl tanıştığını ziyaret için geldiği Türkiye'de konuştuk.
11 EYLÜL SALDIRILARINDAN SONRA İSLAM'I ARAŞTIRDIM
İslamiyetle ilgili ne tür bir bilginiz vardı?
Fransa'da sürekli ezanı işitiyordum. Hakikaten çok güzeldi. Bende müzisyen ruhu var ama bir türlü cesaretimi toplayıp bu ses nedir, neyle alakalıdır diyemiyordum. Ta ki 11 Eylül hadisesine kadar. 11 Eylül hadisesinde işin aslı nedir diye çok merak ettim ve anladım ki bu saldırıyı Müslümanlar yapmamış. Bina sadece iki tane uçağın çarpmasıyla değil kendi içinden de bombalanarak, patlatılarak yıkılmış. Dolayısıyla böyle bir anda İslamiyete merak sardı beni. İnternetten, gazetelerden dergilerden sürekli İslamiyetle alakalı araştırmalar yapmaya başladım.
ŞARKILARIMDA "ALLAHIM BANA YARDIM ET" DİYE YALVARIYORDUM
İslamiyetle ilgili araştımalarım devam ederken Filipinler'e gittim ve Filipinler'de profesyonel müzik hayatına başladım. CD'ler, klipler, televizyon dizileri vesaire bunlarla alakalı çalışmalara başladım. O zaman bile yaptığım şarkılarda Müslüman olmadığım halde sürekli Allah'tan hidayet istiyordum. "Allah'ım bana hidayet et" diye nakaratlar halinde şarkılar söylüyordum. Şarkıydı ama şarkının içerisinde bu cümleler geçiyordu.
drolon_iraz1.jpg
(Julien Drolon, Abdurrahman İraz'ın sorularını cevaplarken, yazarımız M.Rıza Derindağ ise tercümanlık yaptı.)
MÜZİK PİYASASINDA "ŞEYTAN DİNİ"Nİ KULLANIYORLAR
Müzik piyasasında, Allah inancına dair inanış nasıl?
Müzik endüstrisine girdikten sonra da başka bir araştırma içerisinde buldum kendimi. Dünyaca ünlü müzisyenlerin hemen hemen hepsi "şeytan dini mensubu" olduklarını söylüyorlar. Böyle gizli tarikatlar vesaire üyesi oluyorlar. Dedim ki "Allah da hayat sahibi şeytan da, demekki hayat sahibi kimisi şeytana kul oluyor kimisi de Allah'a kul oluyor. Bu şöhret dünyasında nasıl bir yol çizeceğim?" Çünkü bizim piyasamızda olanların çok büyük bir kısmı şeytanın kölesi durumuna gelmişlerdi
BUDİST OLMAYA KARAR VERDİM AMA...
Şunu fark ettim ki şeytan, perdeler arkasında sadece müziği, popüler kültürü değil her türlü çalışıyor. Yani kurumsal olarak televizyonuyla, medyasıyla, gazetesiyle, internetiyle, kurum ve kuruluşlarıyla kurumsal bir kimlik halinde çalışıyor. 21. yüzyılda bir şeytan partisi karşımızda. Korkmaya başladım çünkü şeytana karşı beni koruyacak hiç bir şey yoktu ve Budist meditasyonunu Yoga'yı kullanmaya başladım. Sonra şöyle bir karar verdim: "Taylan'dın bir dağ köyüne gideyim, hiç kimsenin olmadığı bir yerde budist rahipleriyle birlikte meditasyonla hayatımı geçireyim, orada beni şeytan bulamaz."

12 Mayıs 2013 Pazar

Recep Tayyip Erdoğan: Said Nursi'yi anlamamıza vesile olsun

Başbakan Erdoğan Bitlis'teki sempozyuma mesaj gönderdi



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bitlis'te düzenlenen sempozyumun Said Nursi'yi daha iyi tanımaya ve anlamaya vesile olmasını temenni ettiğini söyledi.
Bitlis Valiliği, Bitlis Belediyesi, Bitlis Eren Üniversitesi, Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfı tarafından düzenlenen ”Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Hayat ve Fikriyat: Said Nursi ve Risale-i Nur” konulu sempozyuma mesaj gönderen Erdoğan başarılar diledi.
Erdoğan, "Görüşleri ve yorumlarıyla Said Nursi Sempozyumuna derinlik kazandıran kıymetli akademisyenlere ve tüm katılımcılara çalışmalarında başarılar diliyorum. Düzenlenen sempozyumun Bitlis'i ve Said Nursi'yi daha iyi tanımamıza, anlamamıza vesile olması temennisiyle verimli sonuçlara sahne olmasını diliyorum" dedi.

20 Eylül 2012 Perşembe

Mümtaz'er Türköneden İslamcılık yorumu Risale-i Nur dışında canlılık belirtisi kaldı mı


Risale-i Nur dışında canlılık belirtisi kaldı mı?
20 Eylül 2012 Perşembe 06:34

Risale-i Nur dışında canlılık belirtisi kaldı mı?

İslamcıların geçmişte kaldıklarını ifade eden Türköne, değişime vurgu yaptı
Risale Haber-Haber Merkezi
İslamcılık ile ilgili yorumda bulunan Mümtazer Türköne, "Müsbet hareket düsturu ile keskin ideolojik tartışmaların ve kutuplaşmaların dışında kalan Risale-i Nur Geleneği dışında bir canlılık belirtisi kaldı mı?" diye sordu.
 
Zaman'daki yazısında İslamcıların geçmişte kaldıklarını ifade eden Türköne, değişime vurgu yaptı ve "İhvan-ı Müslimîn ile Risale-i Nur hareketinin mirasını bugün yan yana koyup karşılaştırmamız lâzım" dedi.
 
Türköne'nin yazısı şöyle:
 
İslâmcılar neden geri kaldılar?
 
Gelen tepkiler hayat belirtisi gösteren, yaşayan bir organizmanın tepkileri değil. Çok değerli fikir mahsulleri elbette var; ama gelen tepkilerde bugüne dair neredeyse hiçbir şey yok.
 
Ali Bulaç'ın bu tartışmayla ilgili seri halde kaleme aldığı yazıları 20 yıl, hatta 30 yıl önceki matbuattan alıp okumuş da olabilirdiniz.
 
İslâmcılık uzun iktidar yolculuğu boyunca kendi içinde bir mutasyon yaşadı, rakipleriyle etkileşime girdi ve tarihe, yani gerçeklere uyum sağladı. Ortaya bambaşka bir şey çıktı: Bugün karşımızda "devlet aklı" olarak duruyor. Çünkü devleti o yönetiyor. Onlar artık "eski" İslâmcılar. İslamcılıkta direnenler ise tarihin dışına savrulanlar. Geçmişte yapılan yolculuğu gayenin kendisi zannedenler. Yeni şeyler söyleyemeyecek kadar yaşlı olanlar, parti politikasını dar dairesinin dışında kalıp ikbal kapısını aralayamayanlar, hayatın süfli gerçekleri ile uzlaşmayı reddedip, geçmişin nostaljileri arasında kaybolmayı tercih edenler, keskin sirke misali kendi küpüne zarar verme telaşındaki marjinaller... Bugün hâlâ İslâmcılık iddiasında bulunanlar bu kategorilerden herhangi birine mensuplar.
 
Tanımlardaki belirsizliğin arkasına sığınanları açığa düşürmek için tekrarlayalım. "İslâmiyet bir hayat nizamıdır, behemehal hayatın her alanına uygulanmalıdır" diyerek çantalarında İslâm tarihi boyunca ilk defa keşfedilmiş "İslâm siyasî sistemi"ni taşıyanlardan bahsediyoruz. Bu büyük iddianın, cür'etin ve ortalığı kasıp kavuran teorilerin arkasında tarihî, içtimaî ve insanî -adını ne koyarsanız koyun- bir dram vardı. Bugün ile geçmiş arasındaki farkı kavramak için bu dramı hatırlamamız lâzım. Hayatın gerçekleri ile geçmişten ve İslâmiyet'in ihtişamından ilham alan hayaller, gayeler, emeller arasında doldurulması çok güç bir uçurum duruyordu. Müslümanlar yoksuldu, geriydi, eğitimsizdi, ilkel şartlarda yaşıyordu. Batı ise zenginliğin, ihtişamın, ileriliğin nimetlerine garkolmuştu. Yolculuğun meşakkati ile varmak istediğiniz hedef için geçmeniz gereken menziller yolcunun çenesini düşürür. İslâmcılık adını verdiğimiz, içinde siyasî-sosyal-ekonomik "sistem" arayışı olan nazariyeler işte bu uzun yolun meşakkatine katlanmak için hayalî menzillere dair uydurulmuş hikâyelerdir. "Uydurma" lafı geçmişin İslâmcılarına ağır gelebilir. İspatı: Bugün o anlı şanlı menzillerden, yani sistemlerden hiçbiri hatırlanmıyor.
 
1960'lı, 70'li hatta 80'li yılların İslâmcı metinlerini açıp okuyun. Müelliflerinin bile o metinleri yüzleri kızarmadan okuyabileceğini sanmıyorum. En ilerileri Necip Fazıl'ın, Sezai Karakoç'un kaleminden çıkanlar. Yüksek belagatin, edebî ilhamların dışında bugüne hitap eden bir düşünce bulup çıkartabilir misiniz? Hakkını verelim. O zaman çok işe yaradılar. Pusulasını kaybetmiş, bir şeyler arayan nesli "Diriliş Nesli"ne dönüştürdüler, Anadolu bozkırlarına sıkışanları "Büyük Doğu"ya taşıdılar. Peki ya bugün? O kadar emeğin, o kadar çabanın, o kadar halisane gayretin bakiyesi ne? "Müsbet hareket" düsturu ile keskin ideolojik tartışmaların ve kutuplaşmaların dışında kalan Risale-i Nur Geleneği dışında bir canlılık belirtisi kaldı mı?
 

25 Mart 2012 Pazar

bediüzzaman said nursi ve devlet felsefesi 3

 buçalışmayı devlet felsefesi tabiri ile isimlendirmiş olmamızın fikri istinadını şu ifadelerde bulmanın mümükün olduğu inancındayım.
"Hadd-i evsatı gösterecek ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatle belagat ve mantık ile hikmettir. Evet hikmet derim çünkü hay-ı kesirdir; şerri vardır fakat cüz'idir."

  Görüldüğü gibi gidilmesi gerekli doğru yolu gösterecek her türlü aşırılığı kaldıracak unsurların başında şeriatın felsefesi belagat mantık ve hikmet gelmektedir.
İslamiyeti bu açıdan nazara vermek vasat yolun bukunması için Bediüzzamana fgöre ihmali imkansız bir hareket tarzı olmaktır.
Tebeddülü esma ile hakaikin değişmeyeceği yani isim değişikliği ile hakikatların değişmeyeceği gerçeği gözden uzak tutulmadığı takdirde "felsefe " tabirinin islami bir hüviyet içinde kullanılması keyfiyeti karşımıza çıkacaktır.

 bu anlayış içinde gördüğümüz Bediüzzamanın görüşleri üzerinde doktrn çalışması henüz yapılmamış olduğu bir gerçektir.böyle bir çalışmanın eksikliği şimdiye kadar hissedilmiştirç zira açık ve keskin fikirler kitaplar halinde elde mevcud olmasına rağmen said nursi bazı çevrelerde kasıtlı ve yanlış değerlendirmelerin konusu olmaktan hala kurtulamamıştır.Halkın iman ve ahlakını ıslah yolundaki gayretlerini bilerek veya bilmeyerek yanlış şekilde değerlendirilmesine karşı her fırsatta temel siyasi tercih olarak cumhuriet taraftarı olduğunu ifade etmiş fakat onu itham altında tutmak isteyenler bu gerçeği görmemezlikten gelenerek hakkında teokratik (7)devlet kurma özlemi duan bir adam isnadı yapmakdan geri kalmamışlardır.Onu böyle gösterme azrzusuna sanki bir mecburiyet imiş gibi uygun hareket edilmiştir Yaopılan değerlendirmeler üstelik said nursi nin eserlerine yapılan yerli yersiz atıflarla ilim adına meşrulaştırılmak istenmiştir. bu davranışlarda maalesef ilmin objktifliği korunamamıştır.

(7) Tarık zafer tunaya islamcılık cereyanı adlı eserinde (s 235)
islamda teokrasiden bahsedilemeyeceği ve teokrasinin bir hristiyanğa has bir siyasi tatbikat olduğu ilim dünyasının genellikle üzerinde anlaştığı bir husustur.
Bediüzzamanın görünüşünün de bu merkezde olduğunu 4. bölümle ilgili bahsi işlenirken bütün açıklığı ile esbit edeceğiz. bu bakımdan isalmın siyasi iktidar düşüncesinde teokrasinin en küçük bir yeri olmadığını burada öncelikle işaret etmek gerekir. bunun içindir ki said nursi ye yapılan bu teokratik devlet taraftarlığı isnadının hiç bir geçerlilği ve ilmiliği yoktur.

bediüzzaman said nursi ve devlet felsefesi 1

islam fikir dünyasın halen bir sistem buhranından kurtulmanın mücadelesini vermektedir. Bilhassa son bir lkaç asırdan bu yana nazari hükümlerin hadiselere tatbik edilmesinde uğranılan içtimai ve siyasi başarısızlık mevcut fikir buhranın sebepleri arasındadır. Hayata hazırlanırken bu sun'i buhranın menfi tesirleri fikir ve moral hayatında hisseden günümüz müslümanı inançlarının getirdiği yönde yaşayamamanın tatminsizliği ile karşı karşıya kalmıştır.

Beşeri ihtiyaçlarına mutlak bir fikir istinadı bulmak isteyen bazı müslümanlar , bilgisindeki masum yetersizlikle ve dış kültürlerin tesiriyle muhtelif doktriner arayışlara yönelmeketedirler. İslamiyetin bağımsız bir dünya görüşü olarak görememnin eksikliğini aksettiren bu durum bazılarını ihtilalci materyalist doktrinlerle anlaşmak isteyen inanç ve metod tarzlarıyla dolu bir telifçiliğe götürmektedir.

diğer taraftan insandaki benlik duygusunu hakka bağlılık inancı ile ıslah ve dengelemk için gelen islamiyet kuvvet unsurunun dengesiz hakimiyetine dayanan batı hümanizmi ile iç içe gösterilmek istenmesi ise yanlış mantık üzerine kurulmuş bir düşüncenin mahsulü olmaktadır.

17 Kasım 2011 Perşembe

bediüzzaman ve m. kemal ,Mustafa Kemal ile Bediüzzaman dost değil, hasım!

Bediüzzaman hazrertleri ve mustafa kemal dosttur diyen beyhudelerin yüzüne bir şamar olacak ir tokat olan yazıyı paylaşıyoruz.

Mustafa Kemal ile Bediüzzaman dost değil, hasım!YazdırE-Posta
Yazar: Hüseyin Yılmaz   
16.06.2009
Image
Risale-i Nur Külliyatı, müellifi Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerine göre, mirî malıdır, vakıf malı değil. Mirî malı sahiplidir; vakıf malı sahibsiz... Vakıf malı herkesindir, herkes istediği kadar tasarruf edebilir, istifade edebilir... Mirî malı sahiblidir, tasarrufu şartlara bağlanmıştır, herkes istediği şekilde kullanamaz; keyfî tasarruflar cezayı mucibdir...

Buna rağmen külliyatta tasarruf edenlerin kahir ekseriyeti, vakıf malından tasarruf eder gibi hareket ediyorlar. Bir düzineyi aşkın yayınevinin keyiflerince yaptıkları neşriyatlarda mirî malına gösterilmesi gereken itina değil, ticarî endişeler şekil veriyor. Arapça ve Farsça menşeli kelimeleri “ses uyumu” bahanesiyle tanınmaz hale getirmekten tutunuz da ömrü boyunca mealcilikten imtina gösterip nãkıs görmüş Bediüzzaman’ın rağmına sayfa altlarına çoğu eksik ve yanlış mealler düşmeye kadar bir yığın müdahale ile Risale’ler tanınmaz hale getirilmiş. Hele sayfa altlarına veya kenarlarına lügatçeler ilâve edilmiş ki, evlere şenlik... Ne şenliği, düpedüz cinãyet... Risale-i Nurlar’a , müellifine ve dile karşı işlenmiş bir yığın cinâyet...

Farklı niyetlere, çoğu zaman da ticarî endişelere dayanan bu arayışların arasında faydalı addedilebilecek tek çalışma: İndeks... Belli başlı kelime ve şahıs isimlerini hãvî bu indekslerin, bütün eksikliklerine, yer yer yanlışlıklarına rağmen faydadan hali olmadığı kesin...

İndeksli Külliyat basan yayınevlerinden birisi de Söz Basımevi... Nesil Şirketler Grubu’nun bünyesinde yer alan Söz, affa kabiliyeti olmayan, sehivle izah edilemeyecek; ya korkunç bir şuursuzluğa, ya da aynı çapta bir ihanete istinad eden bir adım atmış. Mustafa Kemâl’e de bir parentez açma ihtiyacı duyan Söz, Paşa’nın tarihçe-i hayatının ana hatlarını tãdãd ettikten sonra sözü Üstad’la temaslarına getiriyor ve aşağıdaki hezeyãna yer veriyor:

“Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı diyologlar gerçekleşti. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Ankara, Ankara Kalesi maddeleri) İlk dönem milletvekillerinden olan Hüseyin Aksu, Son Şahitler Bediüzzaman’ı anlatıyor isimli eserin 4.cildinde yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır.

“Mecliste Mustafa Kemal ile Bediüzzaman uzun uzun görüşüp konuştular. Mustafa Kemal kendisinden yardım istedi. ‘Siz İstanbul’u ahvali dünyayı biliyorsunuz, birlikte şu memleketi kurtaralım. Bizim gayemizin ne olduğu sizce malumdur Hocam!’ demişti. Konuşmada diğer mebus (milletvekili) arkadaşlar da bulunmuşlardı.

“Mustafa Kemal muvaffak olmak için kendisinden dua istedi. Bediüzzaman ise, ‘Memlekete hizmet edenlerin duasını Allah u Teala kabul eder. Vatan için çalışanların say u mesaisini Allah boşa çıkarmaz. Biz de duamızı yaparız.’ demişti…

“Bir gün yine Mecliste oturmuş bir sohbet toplantısı yapıyorduk. Orada Mustafa Kemal Paşa ve Bediüzzaman da vardı. Mustafa Kemal: ‘Hocam bizim gayemizi biliyor musun? Nedir acaba?’

“Bediüzzaman cevaben:

‘Biliyorum. Bu vatanı kurtarıp, düşmanı bu topraktan atmaktır. Bir binayı yaparken adalet üzerine kurmalıdır. Siz böyle bir adalet ve temel üzerine kurduktan sonra, Allah sizi muvaffak eder.’ dedi.” (1)

Şimdi, diyelim ki indeks yapmanın zarurî neticesi olarak M. Kemãl’e parentez açmaya mecbur kaldınız. Ya, “ Bir asra yakındır bu memleketin hemen bütün evlatlarına hayatı adeta ezberlettirilen kişidir, anlatmamıza gerek yok!” deyip def-i bela kabilinden kısa kesersiniz. Ya da, M. Kemâl’in Risale-i Nur sayfaları arasında yer almasına sebeb olan hakikatlere yer verirsiniz. O dehşetli hakikatlere yer vermeyip, güya Üstad’ı ona dost ve duacı gösterecek bir seviyeye düşürmek, Bediuzzaman’a ihanet, Mustafa Kemal’e de haksızlık ve hürmetsizliktir. Zirâ Bediüzzaman onu “Şeriat-ı Muhammediye’yi tahrib edecek” âhir zamanın dehşetli şahsı olarak biliyor ve karşı mücadele veriyordu. Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesidir..

Mustafa Kemal de Üstad’ı, bütün icraatlarına ve inkılablarına karşı amansız bir düşman olarak biliyor, öyle de muamele ediyordu. Bediüzzaman Hazretlerinin 28 yıllık sürgün ve hapislerle geçen çileli hayatının tek sebebi Mustafa Kemal’in bütünüyle reddine dayalı karşı mücadelesidir. Bu nokta-i nazardan denebilir ki, Mustafa Kemâl, Bediüzzaman ve hizmetinin sebeb-i vücududur. M. Kemãl’in, “kara” dediğine Üstãd “ak” demekte; birincisinin “Öl!” dediğine ikincisi “Yaşa!” demektedir.

11 Kasım 2011 Cuma

risalei nur un basımını yapan yayınevleri ve telif hakkı?

Değerli Kardeşimiz;




Bu soruların cevaplarını şu anda Antalya'da ikamet etmekte olan ve Üstad'ın avukatlığını yapmış bulunan Avukat Gültekin Sarıgül Bey'den sorduk. Kendileri yazılı olarak bize aşağıdaki bilgileri faksladılar. Şöyle ki:
**Risale-i Nur külliyatını basmak isteyen bir yayınevinin neşriyatına, bugünkü haliyle hukuken mani olmak mümkün değildir.
**Hali hazırdaki neşriyat evlerinden evvel, yeni yazı ile Risalelerin neşir yetkisi Antalya’da İleri gazetesi sahibiSuphi Türel Bey’e Üstad hazretleri tarafından şifahen verilmiştir. Küçük risalelerden bazıları 1954 yılında Antalya İleri Matbaası'nda neşredilmiştir.
Bilahare külliyatın tamamının daha mütekamil manada neşredilmesi takdir buyrulmuş, Ankara Hukuk Fakültesi talebesi merhum Atıf URAL, “Sözler” kitabını o günkü dar imkanlar tahtında neşretmiştir. Bu bir başlangıç olmuştur. Bilahare Ankara’da Said Özdemir ağabey’e neşretme mevzuunda, Üstad Hazretleri tarafından yetki verilmiştir. Keza aynı devrede İstanbul’da Ahmet Aytimur ağabeye de yine Risaleleri neşretme yetkisi verilmiştir. Bu yetkilendirmeler şifahidir. Noter marifetiyle bir vekaletname şeklinde olmamıştır.
**Üstad’ın eski ağabeylerden on iki zevatı, naşir olarak tayin ettiğine dair [Sadece üyeler linkleri görebilir. ]mektubu vardır. Bu mektup bir nevi vasiyetname şeklindedir. Ancak hukuken bağlayıcı vasfı bulunmamaktadır.
Ancak manevi ciheti düşünüldüğü takdirde neşriyat mevzuunda bu muhterem zevatın muvafakatı düşünülebilir.
** “ENVAR” yayınevi takriben otuz yıl evvel, cemaatimizin bir cenahı nezdinde icra edilen istişare neticesinde kurulmuş ve Abdülkadir Badıllı ağabey sehabetinde neşriyatına devam etmiştir. Sonraki takip edilen yıllarda yayınevi Ahmet Aytimur ağabeyin uhdesine tevdi edilmiştir. 
** “SÖZLER” yayınevi, daha önceki yıllardan beri, gayri resmi icra edilen kitap neşriyatının devamı mahiyetinde yetmişli yılların başlarında kurulmuş, mülkiyeti Mustafa SUNGUR Ağabeye tevdi edilmiştir.
** “İHLASNUR” yayınevi elli yıldan bu tarafa Said Özdemir Ağabey tarafından icra edilen neşriyatın sonradan iktisap ettiği durumdur. Yani; yayınevi şekline iblağ edilmiştir. Halen de devam etmektedir.
** “TENVİR” neşriyatın Mustafa ACET’ten icazet aldığı şeklinde bir rivayet var. Her ne kadar böyle olsa bile, cemaatin büyük ekseriyetinin tasvibi mevzubahis değildir.
** “YENİ ASYA” ve “SÖZ BASIM” herhangi bir izin ve müsaadeye bağlı olmaksızın, kendi hizmet ekiplerince verilen karar tahtında neşriyat sahasına çıkmışlar, ancak Üstad Hazretlerinin tashih ettiği şekle sadık kaldıklarından cemaat nezdinde kendilerine karşı bir muhalefet olmamıştır. 
**Üstad Hazretlerinin yeğeni merhum Suat ÜNLÜKUL, 1989 yılında Nur külliyatının tamamıyla alakadar telif hakkını Antalya 1. Noterliğinde tanzim edilen devir senediyle, Av. Gültekin SARIGÜL’e devretmiştir. Üstad Hazretlerinin kanuni varisi olmak hasebiyle hukuken kıymet ifade eden tek vesika bu devir senedidir. Fakat bugünkü haliyle, bu senede istinaden, herhangi bir neşriyatın durdurulması mümkün görülmemektedir. Bir ihtimal olsa bile asla böyle bir şey düşünülmemiştir. Çünkü külliyatın bütün Müslümanlara aidiyeti esastır. Yeter ki; asli şekline sadakat gösterilsin.
Ayrıca sermayenin tamamen neşriyata hasredilmesi, ancak hasıl olan gelirden Üstad’ın vasiyeti üzere yüzde yirmisinin ayrılarak, Üstad’ın zekatı olarak hizmet ehli kardeşlere verilmesi de şart kılınmıştır.
** Cemaat mensuplarının herhangi bir iştiraki olmaksızın, himmet ehli bir iki zat-ı muhteremin imkan tahsisi etmeleri, ayrıca tamamen şeffafiyet tahtında neşriyatın yürütülmesi gibi, tahaddüs eden zaruretler tahtında cemaatçe icra edilen istişare neticesinde RNK neşriyatın vasıtasıyla daha hesaplı ve daha kaliteli bir şekilde risalelerin neşredilmesi cihetine gidilmiştir. Av. Gültekin SARIGÜL’den istek üzere herhangi bir ücret mevzubahis olmaksızın RNK neşriyata muvafakat edilmiştir.
** Merhum Tahir ağabeyin, Hizmet vakfından ayrılırken kendi yerine Muhterem Fethullah hocayı mütevelli heyet mensubu olarak tayin ettiği bir vakıadır. Bu kitap neşriyatı mevzuunda bir müsaadeyi tazammun etmemektedir. 
Ancak sonraki yıllarda Tahir Ağabeyin kaldığı Tavruz Apartmanı yedinci kattaki dershanede Sungur Ağabey, Abdullah Ağabey, Salih Özcan ve Merhum Bayram Ağabey ve Av. Gültekin Sarıgül arasında icra edilen istişarede Risale-i Nur kitaplarının asli şekline sadık kalmak kaydıyla Fethullah Hoca ve arkadaşlarına neşriyatta muvafakat edildiği beyan edilmiştir.
Bu muvafakat Fethullah Hocaya, hemen akabinden Gültekin SARIGÜL tarafından ulaştırılmıştır. Herhangi bir rahatsızlığa meydan vermemek için ancak belki yirmi yıl sonra “IŞIK” yayınevi devreye girmiştir...


Selam ve dua ile...

Sorularla Risale Editör

23 Ekim 2011 Pazar

Moğalistan Ve Nurlu Müminler Diyarına Sıla-i , moğolistanda risalei nur hizmetleri

Moğalistan Ve Nurlu Müminler Diyarına Sıla-i 

Moğalistan Ve Nurlu Müminler Diyarına Sıla-i Rahim (2)
Altay Dağlarının Nur Talebeleri, bizi ilçe girişine yakın kabristan yanında karşıladılar. Hizmet için alınan Jipi de getirmişlerdi. Kazakların BeyefendisiKalimat ve arkadaşları heyecanla sarmaş dolaş oldular. Bizim gibi sıradan müminlere yapılan karşılama sultanlara layıktı.

Kalimat Beg, Komünist dönemin ilçe yönetiminde başkan yardımcılığı yapmış tecrübeli birisi. Eski Moğol başkan bugünlerde “Sizle bizim pek farkımız yok” deyişine ilginç bir cevap vermiş, Zekâvet kokan bir cevap. “Evet, pek farkımız yok. Biz topraktan yaratıldığımıza inanıyoruz. Siz topraktan ilahlar(!) yapıyorsunuz!”

Yılar önce 2002 yıllarında tanıştığımız Hayrettin Tilek Beyin dedesi, eski baskıcı dönemlerde Allah mefhumuna bile yabancı olunan dönemlerde belki bir misyoner veya bir turistten yalvararak aldığı eski bir İncil’deAllah lafızların işaretletmiş, yıllarca o kelimelere ellerini sürüp -50 derece soğuklarda, Altay dağları eteklerinde Yılkıları güderken, ağlayarak çok dualar etmiş. Yıllarca kendini ve evlatlarını ve hatta arkadaşlarını imansızlıktan muhafaza etmiş. O duaların tesiriyledir ki, İncil’in Kerameti gerçekleşmiş, torunu Tilek, seneler sonra oralara Nurlu Bir Mü’min olarak dönmüş. Hece hece de olsa, dedesinin şahadet getirmesine, “Allah Allah” diyerek de olsa, arkasında namaz kılarak vefat etmesine, yıllardır aradığı Rabbin’e inşallah Cennetlerde kavuşmasına vesile olmuş. Bu vakıayı hikâye edip Y.Asya Gazetesi ve pek çok dergide “Moğolistan’da Nurlu Müminler ve İncil’in Kerameti” diye yayınlamıştım. O muhterem dedenin kabrini oralarda ziyaret etmek nasip oldu.
altay_kazak_hk03.jpgAyrıca bir de Torun Tilek’in R.Nur sohbetlerine, 40 km’lik yoldan her hafta bazen -50 derece soğukta atla gelip, gece kalıp, ancak ertesi gün yine atla dönebilenSalih Dede var. Ömrünün sonlarında hasta olduğu için derse gelemeyince Tilek Bey ve arkadaşları bir jip kiralayıp dağlardan onun çadırına gidiyor, ders yapıyorlar. Okunan kitap da yeni Kazakça Tercümesi yapılanHastalar Risalesi’nin taslağıdır. Salih Dede, “Bunu kitap olarak basmalısınız” diyor. “Maddi sıkıntıyı halletmeye çalışıyoruz, inşallah basılacak” denince; de bütün malı olan altı koyununu hemen orada bağışlıyor. İşte o dedenin de kabrinde Fatiha okumak nasip oldu. Ruhlarına Fatihalar okunmasını, dualar edilmesini sizlerden de istirham ederiz. Bizler oralara altmış dokuz hatim götürebildik. Ancak her ibadet arkasından eller açılınca, haftalık hatimlerimizde, Ramazanlardaki dönerli ve sabit hatim organizelerimizde onları bütün Nur Talebeleri ve ehl-i iman ile birlikte de dualarımızdan asla eksik etmedik.

20 Ekim 2011 Perşembe

ibrahim kaygusuz Entelijansiya ve Bediüzzaman

Entelijansiya ve Bediüzzaman

ibrahim kaygusuz beyin risale haber de geçen 20.10.2011 tarihli Entelijansiya ve Bediüzzaman isimli yazısından alıntıdır. haberi orjinalinden okumak için tıklayınız

Bediüzzaman hazretleri vefatına kadar sürekli olarak, vefatından sonra ise sistemli periyotlar halinde siyasi ve entelektüel tartışmaların odağına girdi.Entelektüel dolaşıma girme Bediüzzaman ve Risale-i Nur için farklı bakış açılarını beraberinde getirdi.
Medrese ehlinin Risale-i Nur’un telif ve tab süreçlerinde “karşıt” tutum takınması Bediüzzaman’ın kırgınlığını beraberinde getirmişti. Medrese menşeli Osmanlı entelijansiyasının Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a karşı rakibane yaklaşımına mukabil yeni Türkiye’nin entelektüel mimarları daha “münsif”tir. Risale-i Nur’un kendi entelektüel kitlesini piyasaya kazandırması bu zorunlu insafı beraberinde getirmiş olabilir mi?
Risale-i Nur “düzey” aşıladıkça ve bu düzey piyasaya yansıdıkça dikkatler buraya yönelmektedir. Bir şey önemlidir: konuşandan ziyade konuşulanların tartışılması faydayı sağlayacaktır, aksi takdirde şahsiyatlar hükmeder ve hakikatler tali kalır. Son bir iki haftalık Said Nursi tartışmalarında Murat Belge baltayı taşa vurdu, Ömer Lekesiz üslubunu dengeleyemedi ötekiler de derecesine göre notlar aldı.
yazarlar.jpgŞerif Mardin, Mustafa Akyol ve Cemal Uşaktartışmayı tetikleyen isimler oldu. Özellikle Mustafa Akyol ve Cemal Uşşak’ın açıklamaları turnusol vazifesini gördü.
İçeriden birisi olarak söylüyorum: Entelijansiya Nurculuk dersinde hala sınıfta kalıyor!
Cengiz Çandar her zamanki yuvarlak üslubu ile topu taca atarak Nurculuk camiasının da dâhil olduğu İslami çevrelerin milliyetçilikle aralarındaki sınırı belirleyemediklerini iddia ediyor! Çok havada ifadeler. İdeolojik ve siyasi diye sayılan nedenlerin anlamına ait somut hiçbir bir delil yok.
Takriben otuz yıl önce evimizde yapılan Risale-i Nur sohbetlerinin ilkine katıldığımda ağabeylerimin Risale-i Nur’u Türkçe okuyup Kürtçe izah ettiklerinin şahidi benim. Hangi sınır çizgisinden bahsediyor. Eşim Kürtçe bilmiyor, Annem de Türkçe bilmiyor, ikisi de “Nurcu”. “Denek” benim, sorsun cevap vereyim.
Hayatı “Kürt ırkçısı” penceresi ile okumak eksik bir okumadır. Kürt sorununu ait samimi yaklaşımından şüphe etmediğim Cengiz Çandar sayısız defa araştırmak için gittiği bölgede keşke sadece bir defa “Kürt” bir nurcu entelektüel ile konuşsa idi. Kankalık yaptığı ve Kürtlerin küçük bir yüzdesini temsil eden “ideolojik ve siyasi Kürtçüler” kadar bölgenin bütününe ait bir okuma yapmadıkça Cengiz Çandar’ın yazdığı her cümle yüzeysel kalmaya mahkûmdur ve karşılık bulamaz.
Kendi ifadesi ile “Risale-i Nur geleneğinden gelmeyen” değerli Sosyolog Yasin Aktay bana göre yorumlarına çok erken girdi. Üzerinde ve ifadelerinde mahalle geleneğinin egemenliği hala çok fazla. Kitlelere mal olan şahsiyetler mahalle “dili”ni konuşturmayı devam ederlerse çıtayı yükseltemezler.
Adını vermeye gerek var mı bilmiyorum, aynı süreçten geçen birçok sosyal bilimci Müslüman entelektüel biliyoruz ki yürekten Said Nursi okumaları yaptılar ve Aktay’ın ifadesi ile “retrospektif” kalmadılar. Emile Durkheim, Talcot Parsons ve İmmanuel Wallerstein’e ait sistem okumaları yaptığımız kadar Said Nursi okumaları yapmamız zarurettir.
Said Nursi modern dünyanın “Muhammedi” nefesidir. Küresel dünyanın dip paradigmalarını okuyabilmekSaid Nursi okumaları ile mebsuten mütenasiptir. Yoksa fikrimiz hezeyanlaşır ve başkasının manasını gösteren “harf” konumuna düşeriz. Bizi “tenvim ile telkin eden” (Sünuhat) usta Hipnozcular çok “fırlama”. Avrupa kâfir zalimlerinin ve Asya münafıklarının oyuncağı olmamak için doğru yerden bakmak elzemdir. Siyasete “indirgenen” bakış açısı doğru yerde durmayı engelleyici bir perdedir. Hayatın bütününü kuşatan İslamiyet ve Kur’an, Aktay’ın ifadesi ile “sistemden ziyade "yol", "süreç", "hayat" gibi dinamik kavramlarla” tanımlanmayı hak ediyor. Said Nursi’nin hayatın bütününe ait kuşatıcı okumaları, tartışma konusu olan Avrupa’ya ait okumalarına da milliyet ve Kürt okumalarına da siyasete ait okumalarına da aynı ile yansımıştır.