Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu
Mustafa Kutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2015 Salı

Mustafa Kutlu Hesap Günü Takdim Özet ve Değerlendirme Yazısı


Ömür kısa, meşgaleler ise bitip tükenmez bir yol sanki...
Ama derin bir farkla, gerçeği unutturabilecek seraba sahip bir yol.
Bu dünya hayatının oyun ve oynaş olduğunu bildiği halde devam eden biz insanların öyküsünü yazmış Mustafa Kutlu.

Hep devam edecekmiş gibi zannettiğimiz ama ansızın kopuveren bir ömürlük hikaye olmuş, Paşazade Bedir'in öyküsü.

Kendi toplumuna yabancılaşmış ama tamamende kopamamış, arada gelgitler yaşayan, kalben tasdik eden lakin idrakine söz geçirmekte tereddüt edip tasdikini kuvvetlendirecek davranışlarda sürekliliği ve vasata ulaşamamış acıklı bir Paşazede Bedir Efendinin 
bir çoğumuzun hayatlarından çeşitli kesitler bulabileceği, aslında hepimizin ömründen bir parça bulunan kısacık ömrümüzün yazıya dökülmüş hülasası.

10 Mart 2015 Salı

Mustafa Kutlu Tirende Bir Keman takdim özet ve değerlendirme yazısı


Tipik bir Mustafa Kutlu anlatısı ama olay örgüsü bu sefer çok farklı dünyalara. Gene sıradan ve basit insanların, yani bizlerin dünyasına dair, sokakta önümüzdeki adamın, otobüste çaprazımızda oturan kişinin, minibüste şoföre gönderdiğimiz parayı bizden alıp aktaran kişi kadar sıradan ve halktan olanların hikayesi. 

Ama kahramanımız bu sefer Mustafa Kutlunun içindeki musikişinas özelliklerden türemiş diye düşünüyorum.
Acıklı bir öykü, hiç bitmemesini isteyeceğimiz bir anda bitiveren bir anlatı, tıpkı yaşamımız gibi.
Ne yaptığımıza, neler bıraktığımıza dair düşünemeden sona eren hayatlar hakkında güzel bir öykü olmuş.
Sıkmıyor sizi bir anda okuyuveriyorsunuz. Ama kitap bittiğinde öyle direkt kalkamıyorsunuz.

Kitap sizi çarpıyor, hayat sizi çarpıyor, amelleriniz işleriniz sizi bir daha çarpıyor.
Bu kadar kısacık bir ömrün var iki düşün hele diyor.
Hayat zor, ama gene yaşayabiliyoruz,
ama bir şeyleri unutmayın diyor Mustafa Kutlu...



30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bir çocuğun dilinden Mustafa Kutlu Uzun Hikaye anlatısı

 Burada anlatılan hikaye Mustafa Kutlu'nun Uzun Hikaye adlı 4. sınıf öğrencisi 9 yaşındaki kardeşim Yusuf Furkan tarafından okunup özetlenmesiyle meydana gelmiştir. anlatılan ifadelerin %99'u ona ait olup dil bilgisi gramer vb düzeltilmeye gidilmemiştir.(Not: zaten bende özne ve yüklem dışında hiç bir türkçe gramer kaidesini bilmiyorum:D)





Babası önceden annesini kaçırmış bir adam, 
annesini kaçırdıktan sonra bunlar vagonda yaşamaya başlamışlar.
sonra annesi hamileyken vefat ediyor,
sarhoş bir adamın kızıyla o vagonda otururlarken çok oynamışlar.
sonra büyümüş büyümüş 16 yaşına gelmiş,
unuttum birde dedesi pehlivan sülüman varmış,
babası ile dedesi gezerken, dedesi bir şadırvanda abdest alırken ölmüş ve babası yalnız kalıp, büyümüş.

Sonra babası ile bir köye gitmişler orada çalışıyormuş.
Babasına orada sosyalist lakabını takmışlar.
orada birde savcı varmış,
birde savcının kızı "ayla" varmış.
 çocuk aylayı sevmiş,

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Mustafa Kutlu Vatan Yahut İnternet Kitabı


 Mustafa Kutlunun Haziran ayının son günlerinde hatta temmuz'un ilk günlerinde çıkan Köşe yazılarından derlemelerin oluşturduğu ve modern hayat rüzgarlarına karşı kendince ve Müslümanca direnmeye dair denemelerin yer aldığı bir eser.
Henüz tamamını bitirmedim, bitirdiğim zaman inşallah kapsamlı bir takdim yazısıyla yeniden buluşma ümidiyle
inşaallah..

10 Ocak 2014 Cuma

Mustafa Kutlu NUR kitap takdimi, Kurtulmak için Kurtarmak lazım deyip arayanların hikâyesi “NUR”…

Aşağıda yazılan eser 08.01.2014 tarihinde Mustafa Kutlunun Dergah yayınlarından çıkan "NUR" isimli kitabı için Mehmet Talha Gürbüz tarafından kitap okunduktan sonra yaşadığı hissiyatı da içeren geniş içerikli bir takdim yazısı olarak yazılmıştır. Buradan yapılacak çıkarımlarda bunu durumu göz önünde bulundurmanızı önemle rica ederiz. metinde italik yazı ile yazılan kısımlar kitaptan direkt olarak alıntı yapılmış yerlerdir. metinden direkt aldığım yerleri özellikle belirtmek istedim ama gözden kaçan yada görmediğim noktalar var ise kusuruma bakılmasın. son olarak Yazarımız ve değerli insan Mustafa Kutlu bey'e yazmış olduğu bu eserinden dolayı bir kez daha sonsuz şükranlarımızı sunar ve Allah kaleminizin kuvvetini hiç azaltmasın duasıyla bitirmek istiyorum....

Not: metinde ki resimler kendi upload'ım olup, tarayıcıdan geçirilmiş ve öyle yüklenmiştir.
 1. resim kitabın ön ve arka yüzü tek taraflı olarak tarayıcıdan geçirilmesiyle elde edilmiştir.
2.resimde ki kütüphane mührü mehmet talha gürbüz'ün kişisel kütüphanesi için kullanmış olduğu kayıt mührüdür.
3. resim ise yazarımız Mustafa Kutlu tarafından 09.01.2014 tarihinde mehmet talha gürbüz'e imzalanmıştır.

 m 

   Kurtulmak için Kurtarmak lazım deyip arayanların hikâyesi “NUR”…

Mustafa Kutlu 8 Ocak 2014 de çıkarttığı yeni kitabı “NUR” ile tekrar karşımızda.  Açıkçası biraz uzak kalmıştım Mustafa hocayı takip etmeyeli sanırım bir beş on gün önce tekrar oturup geçmiş yazılarından 10-15 tanesini ardı ardına okumuştum ve bayağı nefes almıştım, yoğun gündemimizden sıyrılarak hakikat gündemlerinde ve iç huzuruma hitap yazıları için hocamıza buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

 Gelelim Nur’umuza; hikâyemiz Şeyh Ebu’l Vefa hazretlerinin zaviyesinde, camiden çıkan gencimize yaklaşıp kalbinde biriktirdiklerine bir medet umuduyla cevap arayan bir genç mimar kızımızın sorusuyla başlıyor.  Bir arayış içinde olan mimar kızımız sorusuna umulmadık bir cevap alır ve söyleneni de deneyince, arayış kuşu dala dinmiştir bile…

Annesinin sütünü bile neredeyse ememeden, annesi tarafından kendinden uzaklaştırılmış ninesiyle büyümüş bir genç kız.”Ana kucağı, ana kokusu duymayan çocuk ne olur. Bu dünyada garip olur”. Bir garip NUR.
Her iki genç içinde bir şeyler başlamıştır, garip kızımız sorusuna şartlı bir ipucu alarak camiden ayrılıp kendi yoluna gitmiş, genç mimar Sinan ise bir yarısını camide bırakarak.

-          Aradan ne kadar zaman geçti? Bilmiyorum, inanın Yani nur’la cami avlusunda karşılaştığımızdan günden bu yana ne kadar zaman geçti? Bilmiyorum dedim ya “Ben bende değildim. Gecem-gündüzüm nur, âlem nur” diye tanımlıyor delikanlımızı yazarımız.

Bir gam yükünün altına girmiştir, Etrafta ne aslının nede kerem’in olmadığı bir zamanda.
Mimar kızımız Nur ise arayıştadır, aramakla bulunmayan ama yalnız arayanların bulduğu arayışta…
Yazarımız iki gencimiz hakkında ufak bir girizgâhtan sonra o usta betimlemeleriyle ki hala gözümdeki yaşayan en büyük ustadır benim için Mustafa kutlu, mimar Sinan’ın İstanbul kadırgada yaşayan ailesinden başlayıp tüm hikâyesini aktarıyor. Bugün İstanbul da yaşan milyonlarca insanın benzeştiği gerçek hikâyelerden bir kesit gibi. Babası Kadırgalı Hamal Ali erken gitmiştir bu dünyadan; gerçi her ölüm erkendir demiş yazarımız ama insanın avuntusu işte. Her şeyiyle çocuklarına sahip çıkmaya çalışan çilekar bir anne, semtin düzeninde yer almış ama mertliği bırakmamış bir cemil abi, üzerine titredikleri adı da kendi gibi çiçek bir kız kardeş ama böbrek hastası, solmakta olan bir çiçek ve aileye en son katılan fırlama topçu çetin.

Mimar kızımız Nur’un hikâyesi biraz daha garip tıpkı kendi garipliği gibi, yanlış anlaşılmasın bir holding patronunun kızı, nimetler el altında dolanmakta, garipliği insanın bu dünyaya geldiği günden beri yaşamış olduğu garipliklerden bir gariplik, herkese nasip olmayan bir garip. Ta dedesinden alır Nur’umuzun hikâyesini, bir yükseliş hikâyesidir, yürü kulum denilen ama yürürken asıl yürüteni inkar etmemiş ama hatırlamakta artık güçlük çeken babaların hikayesindendir. Ta büyük dededen beri iş adamı bir sülalenin çocuğu olarak doğmuştur Nur. Babası bir işadamı ama ne iş adam, “İş adamının ne çocuğu olur, ne eşi. Hatta ne de evi. İş ona yeter. İşin ağına takılmıştır ve kurtuluşu yoktur. Yalan dünya”. Anasından ise zaten biraz bahsetmiştik, hayırsız anasından, Nur kızımızı ninesi yetiştirmiştir, bu yalan dünyada, hakikatin ışığından bahsedip Nur’un içinin bir ömür boyu yanmasına neden olacak kişidir.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Anadolu Yakası Mustafa Kutlu


Son dönemde moda olan 'nehir söyleşi' formatından bir uzun hikâye çıkarmayı başaran Kutlu,
 bu yeni tarzıyla Türk edebiyatında bir ilki gerçekleştiriyor. 
Kitabı eline ilk alanların Anadolu Yakası isminin altında yer alan 'Nehir Söyleşi' ibaresini görünce
 ister istemez "Mustafa Kutlu ile yapılmış bir söyleşi mi var karşımızda?" diye 
meraklanmasına yol açan kitapta, “Anadolu Yakası” adlı yerel bir kanalın 
başarılı sahibi Muzo Gönül ile bir gazete muhabirinin yaptığı 'nehir söyleşi, 
hikâye formatında sunuluyor okura. Yerel bir televizyon kanalı sahibiyle yapılan 
röportajdan doyumsuz bir uzun hikâye çıkaran yazar, okura 
Anadolu ile İstanbul arasında gel-gitler yaşatarak taşra-şehir eksenindeki 
değişimi gözler önüne seriyor.
H. Salih Zengin

5 Ekim 2011 Çarşamba

mustafa kutlu kafayı çizmek yeni şafak.

mustafa kutlunun modern toplumun sorunları üzerine yazdığı yazısı:
Kafayı çizmek
Batı'nın modern teknolojik medeniyeti insanlığın önce gözünü boyadı, sonra aklını aldı. XIX. asırda " Merak etmeyin bilim her zorluğu yener, size dünyada cenneti kazandırır" diyorlardı; XX. asırdaki iki büyük savaş kazın ayağının öyle olmadığını gösterdi. Bilim artık müritlerini yemeye başladı. Yapılan araştırmaların " bilimsel (!)" sonuçlarını gazetelerden aktarıyorum. (Radikal 6 Eylül 2011).
Almanya'da Dresten Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma Avrupa nüfusunun %40'ının ruhsal ve nörolojik hastalıklarla boğuştuğunu açıklamış.
Araştırmaya göre kıtada yaşayan 165 milyon kişi depresyon, anksiyete, uykusuzluk, şizofreni ve bağımlılık gibi hastalıklara yakalanmış.
Bunlar elbetteki modern teknolojinin yarattığı konforlu hayat tarzının hastalıklarıdır.
Bu hastalıklarda mücadele pahalıya maloluyor. Çünkü aynı hayat tarzını sürdürdüğünüz sürece hastalık ilaç kullansanız, terapiye gitseniz de geçmiyor. Aslında bunun temelinde tâ kapitalizmin başlangıcındaki sömürgecilik, kölelik falan var. Batı, çalıştırdığı kölelerin sırtından akan kırbaç kanının her gece rüyalarını kaplayan kâbusundan kurtulamıyor.
Bunun üzerine her tür adalet yokluğunu, tatminsizliği, boşluk duygusunu ekleyin. (Varoluşçular II. Dünya Savaşı'ndan sonra hayatın saçma olduğuna inanmışlardı). İnançsızlık, öte dünyayı, Tanrı'ya hesap gününü inkar etmeyi de üzerine koyarsanız, elbette "saçmalık" kol gezer.
Onun yerine birer illüzyon olan demokrasi, özgürlükler, insan hakları falan geçer.
Bilimin, sanatın, siyasetin yalanları geçer. Ve bu yalan dünya, teknoloji, sayesinde "sanal dünya" oluverir. Hassan Sabbah'ın "Alamut Kalesi" gibi. Bu yalanlardan bıkanların aynası Robert De Niro'nun oynadığı "Taksi Şoförü" filmi; veya "Norveç Canavarı" dır.
ABD'de durum biraz daha iyi imiş.
Orada her dört kişiden biri kafayı çizmiş.
ABD büyük ülke. Tarımda çalışan çok. Topraklar geniş ve insanlar herhalde tabiattan o kadar kopmamış. Ayrıca ABD nüfusu sapmış da olsa dindar sayılır.
Uzmanlar bu konuda şunları söylüyor:
"Ruhsal sorunlardaki artışın en büyük nedeni sanayileşme ile birlikte insanların daha fazla yalnız kalmasıdır. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar bu yanlızlığa dayanamıyor." ABD ve Avrupa'da ana-babaların çocuklarını, çocukların ana-babalarını misafir etmekten bile çekindiklerini biliyor muydunuz? Avrupalı çiftler tatile çıkarken "ayak bağı" olmasın diye çocuklarını kreşe terkediyorlar.
Çevrenin tahrip edilmesi başka bir sebeptir. Çevrede (Havada, suda, toprakta ,gıdada) artık ağır metaller, toksinler, elektromanyetik kirlilik var. Cep telefonundan, televizyona kadar her âlet radyasyon yayıyor. Bu tip etmenler beyin yıkımını kolaylaştırıyor uzun vadede parkinson, alzheimer ve nörolojik hastalıkları tetikliyor.
Modern teknolojik medeniyetin sunduğu "Hız ve haz" insanları sarhoş etti. Ne cinsel özgürlük, ne uyuşturucu yaraya merhem olmuyor, aksine yarayı azdırıyor. Üretim-tüketim sarmalındaki insan büyüme ve ilerleme uğruna hem kendini hem tabiatı tüketiyor.
O artık makinanın esiri olmaktan çıkmış, bir nevi makine olmuştur. (Bir şair de bunu arzuluyordu, ne hazin).
Türkiye'de durum nasıl?

17 Mart 2010 Çarşamba

Mustafa Kutlu Büyük değişim


Mustafa Kutlu'nun 17.03.2010 tarihli yazısını okurken gözlerim nedense doldu, Mustafa Abi gerçekten hakikatleri söylüyor hemde en acı gerçekleri, aff afff aff Allahım,,, 
Yazı aşağıda şahsen ben çok düşündüm, tek kelimesine bile haksız diyemedim, ama yazıda geçen bir müslümanın 25 gömleğine itiraz eden gençlere tek kelime acıdım... şahsen benim hayatımda yazlık kışlık dahil  20 tane kıyafetim hiç olmamıştır. Hel ki pantolunum daha 10 u zor bulmuştur.
İnanması zor ama sadece 2 tane takım elbisem var. onlardan birisini cefakar Pederim, diğerinide hocam hutbeye çıktığımda 3 sene önce hediye etmişti sanırım ikisini toplam 5 kez bile giymedim. şuan kardeşime bile olmazlar herhalde...

El insaf be el insaf,,
--------------------------
Mustafa Kutlu 17-03-2010
Büyük değişimBu isimde bir parti vardı ama, doğmadan öldü. Ondan bahsedecek değilim. Bakınız bir televizyon kanalı muhabirini sokağa salıp, aylardır üzerinde konuşulan-tartışılan konuları gelip geçenlere sor demiş.
Muhabir soruyor "Islak imza için ne diyorsunuz?" Adam cevap veriyor "Islak imza mı, nedir o, hiç duymadım". Tuhafınıza gitti ve adamın dünyadan haberi olmadığına karar verdiniz. Ardından gelen varlıklı olduğu kılık kıyafetinden belli olan bayan, sonra her zümre ve yaştan insanlar, gençler, ben on kişi saydım; belki daha fazladır "ıslak imza"dan habersiz. Şimdi siz:
— Ay inanmıyorum, diyeceksiniz. Evet inanılır gibi değil. Ama bu çok gerçekçi bir sınama. Toplumla aktüalite arasındaki kopukluğu ne güzel anlatıyor. Demek ki toplumun gündeminde Dursun Çiçek yok.
Hükumetin, askeriyenin, yargının gündeminde olmalıdır ve ziyadesi ile var, merak etmeyin.
Peki "toplumun gündeminde ne var" onu söyle. Başüstüne, üç kelime: İş, ekmek, özgürlük. Bu yıllardır böyle.
Bunu bilenler çalışıyor, üretiyor. Sadece Büyük Şehir değil, işi kavrayanlar köylü-kentli demeden çalışıyor ve beylik tabir ile "yırtmaya" çabalıyor.
Bakın size bir örnek vereyim.
Osmanlı döneminden itibaren İstanbul-Gedikpaşa'da ve taşranın kundura imalathanelerinde bir tip terlik üretilirdi. Üstü deri, altı kösele. Bu terlikten ev halkı ve misafir için yeter sayıda alırdınız, yirmi otuz senede eskimez atılmazdı.
Bundan otuza yakın yıl öncesinde birileri Türkiye'de modern mânada büyük bir terlik açığı olduğunu gördü. Modern üterim merkezlerinde model ve malzemesini dışardan alarak terlik üretimine giriştiler. Gezer, Polaris, Flo ve benzeri markalar kısa zamanda tek tip terlik yerine dört yüz elli tip terlik yapmaya başladı. Baba için, dede için, anne için, çocuk için, genç kız için, ev için, plaj için, gezinti için, spor için çeşit çeşit albenili terlikler. Genel kural şu: "Kullan at". Niçin? Çünkü seneye yeni modeller çıkıyor, seninki demode oluyor. Evin kızı yenisini ister, almazsan kıyamet kopar, çünkü "trend" diye bir şey var artık. Demek ki Türkiye'de modern mânada büyük bir "terlik açığı" varmış ve bu büyük resmi kimse görememiş.
Türkiye "tüketim toplumu"nun son vagonuna can havli ile atlayıp dünyanın on yedinci ekonomisi oldu. Kim tutar seni.
Ama tutuyorlar. Ülkenin önünü açmıyorlar. "Islak imza" efsanesi böyle doğuyor. Doğuyor da ne oluyor. Yukarıdaki iktidar mücadelesi "dipten gelen dalga"yı engelleyebiliyor mu? İnternet'i, Conwers'i, rezidansları, AVM'leri engelleyebiliyor mu? Hayır.
İşte büyük değişim budur. Hayat tarzının değişmesi. Artık nohut oda-bakla sofada yeni nesilden kimse oturmak istemiyor. Kayserili can dostum Fatih Gökdağ şöyle diyor: "Bizim orda artık gelin olacak kızlar 200 m2 lik daireden aşağısını kabul etmiyor".
Bu ne demektir?
Bu çağı yakalamak falan değil. Türkiye'nin önünün açılması değil. Rahmetli Özal ile başlayan "Yorgandan ayağını bir metre dışarı çıkarmak" demek. Dünyanın ve bizim krizlerle boğuşmasının sebebi bu.
Birkaç yıl önce bir vakfın üniversiteli talebelerine kendi kitabım üzerine bir konuşma yapmıştım. (Şimdi hiçbir vesile ile hiçbir yerde konuşmuyorum).
Kitapta dünyayı felakete sürükleyen "tüketim ekonomisi"ne karşı "kanaat ekonomisi"ni teklif ediyorum. Benden bunun izahını istediler. Ben bir hikâyeciyim, iktisatçı değilim, bunun nasıl olacağını bilmiyorum. Ama inancıma, sezgilerime göre hem ülkemiz hem de bütün insanlık için israf değil kanaat önde gelmelidir, dedim. Bütün salon hep bir ağızdan ısrar etti: "Madem teklif ediyorsun, o zaman izah et". Zor durumda kalmıştım. "Ya Allah" deyip bir misal verdim: "Bugün için bir Müslümanın yirmibeş gömleği olması haramdır" diye bir laf savurdum. Müçtehit misin mübarek ne lüzumu var bu lafın. İşte dolduruşa gelmişim demek.
Salonda kıyamet koptu.
Yeni nesil bunu kat'i olarak reddediyordu.
İşte "büyük değişim" burada. Andıçların, ıslak imzaların altında bu var. Başbakan boşuna nefes tüketmiyor: "Aman dikkatli konuşun, piyasa etkilenir".
Küçük Amerika olamadık belki ama biz de o çılgın kalabalığın içine daldık. Bu tüketimin sonucu çatışma ve savaştır, kaçınılmaz. Şimdilik ne dünyada, ne de ülkemizde "Durun kalabalıklar bu sokak çıkmaz sokak" diyecek ne bir fikir adamı ne de fikir var (Huzursuz Bacak kitabını bu durumdan çok kaygılandığım için yazdım). Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete. Sonumuz hayrola.