Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

30 Nisan 2010 Cuma

Boşnakça ilahiler www.bosnaprkosnaodsna.mine.nu

Boşnakça ilahi dinlemek isteyenler için aşağıda link verilmiş olan sitede birbirinden güzel ve hoş parçalara yer verilmiş. Boşnak kardeşlerimizin güzel yorumlarını dinlemek isteyenler için eşsiz bir kaynak. Ayrıca sitede download yapmak isteyenler içinde mp3 ler mevcut.Ayrıca parçaların yazılı halleride sitede mevcut durumda. Sadece mp3 değil Son Osmanlı Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç ve Avrupanın Müslümanlara karşı tavrını en korkunç şekilde açıklayan srebrenica ile ilgili de veriler ve bilgiler mevcut. Yalnız site ingilizce değil o yüzden biraz sıkıntı çekebilirsiniz fakat google chrome kullananlar için türkçe çeviri olanakları mevcut olduğu için çok zorlanmayabilirsiniz


http://www.bosnaprkosnaodsna.mine.nu/

Amerikan anayasası hakkında bilmemiz gerekenler

Amerikan anayasası hakkında bilmemiz gereken en önemli husus. Sanırım bizim ilk 4 maddemizeve koruyucusu durumundakilere adamlar 3 asır önceden  büyük bir laf sokmuşlar burda. buyrun sizde burdan yakın


Anayasalarını yaparken bu adamların geçmişten tevarüs edecekleri bir siyasi gelenekleri yoktu. Dolayısıyla Amerikan Anayasa devrimi, geçmişe dönük, kurumları ‘’koruyup kollama’’ endişesinden çok, geleceğe dönük ‘’nasıl bir ülkede yaşayacağız?’’ sorusuna odaklanabildi. ‘’Şu kurumu nasıl koruruz, bu gücü nasıl sınırlandırırız gibi’’ anayasa tartışmalarını yapanların tamamı, ‘’Bundan sonra nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz?’’ sorusuna ortak cevabı bulabilmiş insanlardı.


Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com

Konyanın en kazıkçı elektronik marketi Bimeks

  Konya mızın yerlisi genelde biliyor zaten. Adese kule site alışveriş merkezindeki bimeksin ne kadar kazıkçı bir mağaza olduğunu.. Fakat yolu konya ya düşüpde acil yada değil bir elektronik alet almak isteyenler siz siz olun bimeks in yanından dahi geçmeyin.. 200m yolun karşısında vatan bilgisayar var ,3 kat yukarda teknosa var(teknosada işe yaramaz ama bimeks kadar değil) .. Fiyatları taş devrinde kalma bir alet için bile çok pahalı değil direk kazıklamak için. hatta evkur ile yarışıyor  diyebilirim bu konuda

Hp compaq batarya bozulması

Zamanında Tanıdık kazığı yüzünden bimeksten aldığımız 2 adet hp compaq ların bataryası garanti süresi bittikten 6 ay sonra  35-40 dk içerisinde birde dengelide iken tükeniyor (daha önce garantisi devam ederken 1 kerede değiştirmiştik ya birde değiştirmeseydik siz varın gerisini düşünün).. Bu compaqları üreten hp nin... satanların...

zamanında bimeksten alarak en büyük hatayı yaptık(çok dedim alamayalım diye tanıdıkmış satan güvenilirmiş. diye laf dinletemedım). karşıda vatanda daha üst modeli 150 tl daha ucuzken.. gittik resmen soyulduk bimeksten

29 Nisan 2010 Perşembe

Aliya İzzet Begoviç ve Bosna Ordusu

Aliya İzzet Begoviç ve Bosna Ordusu

Son Osmanlı Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç Ordusunu Allahın Selamı İle selamlıyor.

youtubeden bloga kolay video ekleme

Aliya İzzet begoviç ile ilgili bir videoyu paylaşmak isterken yaklaşık yarım saat emek çektim. Size kolaylık olsun istedim aşağıda www.bildirgec.org dan alıntı bir yazı var ordan blog unuza kolayca yazı ekleyebilirsiniz...

Youtubeden Bloga Kolay Video Eklemek için Yapılması Gerekenler



blogger buzz'un yaptığı açıklamaya göre artık youtubeden bloglarımıza videoeklemek çok daha kolay . yapmamız gereken tek şey youtube videosunun altındaki share butonuna bastıktan sonra çıkacak seçenekler arasından setup your blog forvideo posting seçeneğine basmak . gerisi bildiğiniz şey =) add blog dedikten sonra blogunuzu eklemek . bu pratikliği sağladığı için youtube'ye ve bunu bize haber veren bloggerin resmi blogu buzz'a teşekkürler .

Şerif Patkoviç ve silah arkadaşları Türkiye'de

Akşam Akşam çok duygulandım bir önceki videodan dolayı Acaba TC ordusu(TSK)da böyle olurmu bir gün diye... Allah Boşnak kardeşlerimizin birlik ve beraberliğini bozmasın Kalplerinden imanlarını eksiltmesin. Dualarını bizim üzerimizden eksik etmesinler


Şerif Patkoviç ve silah arkadaşları Türkiye'de
Masanın bir tarafında Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç... Arkasında Rusya, Çin, Fransa, İngiltere hükümetleri...
Masanın öbür tarafında Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franyo Tucman... Arkasında Cermen imparatorluğu...
Masanın ortasında sahipsiz gibi görünen bir harita; Bosna-Hersek haritası...


- Paylaşalım mı?


- Paylaşalım.


Ordularını harekete geçirdiler. Kuzeyden, güneyden, doğudan ve batıdan saldırdılar. Ellerinde ay-yıldızlı ve zambaklı bayraklardan, bir miktar da hafif silahtan başka şeyleri olmayan Boşnakları birkaç gün içinde tepeleyip, Bosna-Hersek topraklarını Sırbistan ve Hırvatistan'a bağlayacaklarından hiç şüpheleri yoktu.


Allah'ı hesaba katmadılar. Allah'ın askerlerini hesaba katmadılar. Aliya İzzetbegoviç ve yoldaşlarının adanmışlığını, bu adanmışlığın celbettiği bereketi hesaba katmadılar.
Saldırılara hazırlıksız yakalanan Boşnak halkı büyük kayıplar verdi, fena halde sendeledi, ama düşmedi. Başkentte, Orta Bosna'da, Mostar'da halkın bağrından çıkıp öne atılan serdengeçtiler, düzensiz birlikler halinde düşmanın karşısına dikildiler. Birlikler düzensizdi, ama ilahi koordinasyon mükemmeldi. Meleklerden oluşan destek kuvvetlerinin performansı da muhteşemdi. Düşman sayısız cephede geri püskürtüldü ve kurtarılmış Bosna topraklarındaki düzensiz birlikler Bosna-Hersek Ordusu çatısı altında birleştirilerek karşı saldırıya geçildi.


O düzensiz birliklerden bir tanesi, Türkiyeli mücahitlerin de yer aldığı Muslimanski Snage (Müslüman Kuvvet) idi. Bu birlik, Bosna-Hersek Ordusu'na Sedma Muslimanska Brigada (Yedinci Müslüman Tugayı) olarak katıldı. Bosna-Hersek Ordusu'nun ilk taarruz savaşı olan Vlaşiç harekâtında Yedinci Müslüman Tugayı'nın gösterdiği kahramanlıklar dillere destandır. Vlaşiç dağının karlı yollarında o kar beyazı üniformalar içinde adeta bir melekler ordusu gibi yürüyen mücahitlerin resimleri de dillere destandır. Ve Yedinci Müslüman Tugayı Komutanı Şerif Patkoviç'in, Başkan İzzetbegoviç'i tugayda ağırlarken, yine o kar beyazı üniforma içinde mücahitlerin karşısına geçip, "Tekbiiiir" deyişi...
Geçen hafta, Srebtenitsa soykırımının kurbanlarını andık. Yine anacağız, her zaman anacağız inşallah. Ama sadece mazlumiyetin altını çizmek bize yakışmaz. Allah'ın inayetiyle kazandığımız zaferlerin de altını çizmeliyiz.


Boşnaklar Yugoslavya'da silik bir azınlıktı. Yugoslavya dağılınca bir kaşık suda boğulmaları işten bile görünmüyordu. Direnmeye başladıklarında, bunun beyhude bir direniş olduğu söylendi. Fakat Boşnaklar, bütün dünyayı ters köşeye yatırarak, Bosna-Hersek topraklarının Sırbistan ve Hırvatistan arasında paylaşılmasını önlediler, Bosna-Hersek devletinin yaralı-bereli de olsa varlığını sürdürmesini sağladılar, bu devletteki egemenlik paylarını söke söke aldılar ve bir zamanlar kıyasıya bastırılan Müslüman kimliklerini yeniden tebarüz ettirdiler. Elhak, bu büyük bir zaferdir.


Zaferin altında imzaları bulunanların başında Aliya İzzetbegoviç, sonra "Altın Zambak" sahibi gaziler geliyor. O gazilerden bazıları –Yedinci Müslüman Tugayı'ndan 30 gazi- şu günlerde Türkiye'de. Şerif Patkoviç'in 'komutasında' bir vefa çıkarması yaptılar. Savaş sırasında ve sonrasında Türkiye'den gördükleri yardımlar için teşekkür etmeye geldiler. 


 Bugün İstanbul'dan Bursa'ya geçecekler. Bosna dostlarıyla kucaklaşacaklar. Patkoviç'in memleketi Zenitsa'da şehit düşen Bursalı mücahit İlhan Atlı'nın ("Pilot") ailesini de ziyaret edecekler. Onun gibi serdengeçtilerin kanı üzerinde yükselen, şükür ki yükselen zaferi anlatacaklar.


Yedinci Müslüman Tugayı'nın muzafer savaşçıları! Hoş geldiniz, sefa getirdiniz, şeref verdiniz.

Aliya'nın tekbir getirten generali ağladı


Ülke TV'de Bugün programında Ersoy Dede'nin konuğu Bosnalı generaller oldu..
Programda yayınlanan bir görüntü stüdyoda duygulu anlar yaşanmasına neden oldu.
Görüntülerde o dönemin 7. Müslüman TugayKomutan olan Gazi Şerif Patkoviç de vardı.. Bilge Kral'ın yanında Bosna ordusuna tekbir getirten Patkoviç görüntüleri izlerken gözyaşlarını tutamadı..

26 Nisan 2010 Pazartesi

Askerlik ve gençlik


Ahmet Altan dan tsk 'YA halk tabiri ile kapak...............




Ben tam 18 ay askerlik yaptım.
Benim bir işime yaramadı, ordunun da bir işine yaramadı.
Bir dağın başında geceleri taş bir kulübede yatıp, gündüzleri yandaki taş bir kulübede oturarak hayatımın bir yılını anlamsız bir şekilde harcadım.
Gündüzleri, ayda bir çıktığım çarşı izinlerinden birinde aldığım bir deftere roman yazarak, geceleri siyah beyaz televizyondaki kumlu görüntüler arasında bir Arap istasyonunda oynayan dansöz görüntüsü arayıp, briç oynayarak geçti.
Çocuklarım, karım, bir işim vardı, hepsini geride bırakmak zorunda kaldım.
Epeyce parasızlık ve sıkıntı çektim.
Bunların “vatanıma” ne yararı oldu?
Hiç.
Benim orada yaptığımı biraz İngilizce bilen herhangi bir teğmen rahatlıkla yapardı.
Bana ihtiyaçları yoktu.
Peki, niye beni bir dağın başında aylarca boş boş oturttular, birçok insan gibi benim hayatımdan da çok önemli bir zaman parçasını alıp götürdüler?
Bundan otuz yıl önce bunun mantıklı bir açıklaması yoktu, bugün hiç yok.
Artık ordular “bilgisayarlarla” savaşıyorlar, teknolojik silahları “profesyonel” askerler kullanıyor.
Pilotsuz uçaklar uçuyor.
Yirmi beş yıl kadar önce gazetecilerin davetli olduğu bir NATO gezisinde bize “bilgisayarlı” Alman tanklarını göstermişlerdi, o bilgisayarları “hadi sen asker oldun” diye üstüne bir üniforma giydirdiğiniz bir köylü çocuğunun kullanma ihtimali bulunmuyor.
O silahları kullanabilmek için çok daha iyi bir eğitimden geçmek gerekiyor.
Öyle eski usul “süngü savaşları” yapılmıyor artık.
Savaşları kazanabilmek için “kalabalık” ordulara değil, yetenekli ve iyi eğitilmiş ordulara ihtiyaç var.
Saddam’ın ordusu kaç kişiydi, Amerikan ordusu kaç kişiydi Irak savaşında?
Ne oldu?
Sayısı az ama teknolojisi ve yeteneği fazla olan kazandı.
Bütün bunları benden çok daha iyi bilen Genelkurmay, bu gerçekler ortadayken, yüz binlerce genç insan “bizim hayatımızın en önemli kısmını bizden çalmayın, bütün kariyerimizi, işimizi gücümüzü mahvetmeyin, bedelli askerlik ilan edin” derken niye yüz binlerce kişilik bir ordu beslemek konusunda direniyor?
Devletin para kazanmasını engelleyip tam aksine devletin ve toplumun sırtına büyük bir yük yüklüyor?
Mesele “eşitlikse”, ordu “eşitliğe” çok önem veriyorsa, Sinan Çetin’in daha önce birkaç defa dile getirdiği gibi bunun da bir çaresi var.
Bedelli askerlik yapanlardan paraları toplar, o parayı ödeyemeyenleri “kısa bir süre” için askere alır ve o paranın bir kısmını “maaş” olarak o insanlara dağıtırsınız.
Bu kadar büyük bir kalabalığı, bu kadar uzun bir zaman neden askerde tutacaksınız?
Aslında bu çağda “zorunlu askerliğin” tümden kalkması gerekir.
Bunu hemen yapamıyorsak, o aşamaya “bedelli” döneminden geçerek varırız.
Genelkurmay, o çok sevdiği mazereti ileri sürerek “biz terörle savaşıyoruz” derse, bu eğitim düzeyindeki “geçici” askerlerle o tür bir savaşın kazanılması hiç mümkün değil, kazanılmıyor da zaten.
Bedelli tartışmasında da “zorunlu askerliğin kaldırılması” tartışmasında da Genelkurmay’ın mantıklı, inandırıcı bir nedeni yok, toplumu da ikna edemiyor.
Çünkü “kalabalık” ordu beslemenin “askerî” değil “ideolojik” bir nedeni bulunuyor, ordu geniş kalabalıkları kontrol etmek, onları kendi “beyin yıkama” safhasından geçirmek, “ordunun kutsallığını” toplumun zihnine kazımak ve “içerde” etkili bir güç olmak istiyor.
Ama bu dönem de bitti.
Yüz binlerce insan, bütün gazeteleri, yazarları, partileri “askere gitmemek” için mail bombardımanına tutuyor, bu kadar isteksiz insanlarla mı savaş kazanılacak, askere gitmemek için çabalayan bu insanlarla mı “ordunun kutsallığı” korunacak?
Bence ordu toplumla çatışmamalı.
Gençlerin hayatında anlamsız gedikler açmadan çağın şartlarına uygun bir profesyonel ordu kurmalıyız.
Ordu, generallerin malı değil, bu milletin malı.
Milletin ne dediğine hiç aldırmadan, çağın gerçeklerine boş vererek, hâlâ “süngü savaşı” anlayışı sürdürerek askerlik olmaz.
Süngü değil teknoloji kazanıyor.
Kalabalık olan değil akıllı olan kazanıyor.
Biz neden “akıllı” bir ordu kuramıyoruz peki?
Niye hâlâ “süngü çağında” kalmış kalabalık bir ordu beslemek zorundayız?
Var mı generallerin bu soruya mantıklı bir cevabı?
ahmetaltan111@gmail.com

17 Nisan 2010 Cumartesi

Avrupanın ortasında darbe yapmak nasıl bir histir Acaba

Herkul milas ın bugün gazetesine verdiği demeçten sonra Aklıma binbir hinlik geldi baktım aklımda kovalamaca oynayacağına yazıya döküyüm ( internete ) en azından başkalarını kovalasınlar diye iç geçirdim...

Türkiye olarak en son yaşadığımız darbe teşebbüsü olan 27 nisan muhtırasından sonra 3 yldır sessiz sakin bir biçimde gittiğimizi düşünüyorduk(ben hiç bir zaman TSKnın içindeki darbeci zihniyetle yetişip kurmay olurkan darbe doktorası yapan ordunun darbe yapmama ihtimalini TSK nın kendini fesh etmesinden daha zor buluyorum) TAAA kii Tarafın çıkarmış olduğu darbe planlarına çok yakında yeni bir darbe planı daha ekleneceğini hatta 2008-2009 tarihleri arasında olduğunu çok çeşitli ulaklardan duymuş bulunuyoruz..

Biz gelelim Asıl işimize Avrupa da yaşanan en son darbe teşebbüsü nün üzerinden 25 yılı aşkın bir zaman geçti. Tabi Türkiye hariç.(Adamların bizi neden AB ye kabul etmedikleri çok açık). Ayıca dünyada darbe ile işbaşına gelmiş hükümetler bakınız. Avrupa kıtasından sadece Türkiye ve Yunanistan. (nede olsa kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan demişler)

Bunun nedenleri ise birden çok değil sadece tek ordu kendini beyaz türklerin kurduğu cumhuriyete yapılan her eleştiriyi yırtık dondan fırlar gibi hücüm ederek cevap veriyor bu yüzden bu yırtıkların bir an önce çuvaldız ile dikilmesi lazım ki her önüne gelen kafasına göre iş yapmasın..

8 Nisan 2010 Perşembe

M. Kamal in kurduğu muz cumhuriyeti Türkiye mi demokrattı Osmanlımı










Şahsen kendisini sevmesemde saygı duyduğum fikirler,n,n ürünü olan yazılarından enfes bir yazı daha ben geç okudum 1 sene sonra inşaallah sizde geç okumazsınız



Türkiye Birinci Dünya Savaşı’nda saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.
Türker Alkan emekli kahvelerinin vazgeçilmez klasiklerini bir kez daha özetlemiş:

“Atatürk’ü başımıza gelen ve gelecek olan her türlü belâdan sorumlu bir felâket tanrısı gibi görenlerin neye itiraz ettiklerini anlamakta da zorlanıyorum doğrusu. Neye itiraz ediyorlar? Kurtuluş Savaşı’na mı? Saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına mı? Cumhuriyetin kurulmasına mı? Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne mi? Şeriatın işlemez kılınmasına mı? Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına mı? Laikliğin benimsenmesine mi? Son bir soru: Bu reformlar olmadan demokrasi kurulabilir miydi?” (Radikal, 22 Mart Pazar)

“Bkz: Hitler otoban yaptı o yüzden sevmiyorlar,” veya “Bkz: Stalin zamanında hırsızlık yoktu,” deyip geçmek mümkün. Ama biz öyle yapmayalım, etraflıca cevap verelim. Belki itirazları anlamakta zorlananlara faydamız dokunur.

Soruları geldiği sırayla cevaplayalım isterseniz. Sonra da sözü edilmeyen bir-iki taneyi ekleriz.

● “Kurtuluş Savaşı” adıyla anlatılan yalanlar manzumesine, evet, itiraz ediyoruz.

Türkiye Birinci Dünya Savaşında saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.

Daha erken kurulabilirdi. Daha kolay ve daha kansız olurdu, memleket o kadar harap olmazdı. Belki Tek Adam diktatörlüğüne de o kadar kolay teslim olmazdı. Ama 1918’de İngilizler bir hata yaptılar, barış şartı olarak İttihat ve Terakki kadrolarının tasfiyesini talep ettiler. Bunun üzerine birileri vatanmillet diye haykırarak ayağa kalktı. Altı sene savaştan bitmiş bir ülkeyi gözünü kırpmadan tekrar kana ve ateşe sürdü.

İngilizler kızıp tehditler savurdular, asarız keseriz böleriz Sevr yaparız diye gözdağı verdiler, etkili olsun diye Yunanlıları sahaya saldılar. Üç sene daha manasız bir katliam oldu. Sonra gene İngilizlerin dediği oldu. Tek farkla: İttihatçı kadrodan ayıkladıkları yirmi otuz kişi hariç, gerisi vatan kurtaran kahraman kontenjanından memleketin tepesinde oturmaya devam etti.

Bundan dolayı kime neden minnet duyulacak, ben “anlamakta zorlanıyorum doğrusu”.

● Padişahlığın kaldırılıp BU cumhuriyetin kurulmasına itiraz ediyoruz.

Faraza İngiltere monarşisi kaldırılıp Fransa cumhuriyeti, yahut İsveç krallığı yerine Finlandiya cumhuriyeti kurulsaydı itiraz etmezdik belki. Ya da ederdik, kime ne? İngitere’nin Fransa’dan kötü bir yer olduğunu kim söylüyor? İsveç kralının Finlandiya cumhurbaşkanından daha yaramaz bir adam olduğu ne belli? Asya farklıdır Avrupaya benzemez diyorsanız buyurun, Tayland krallık, Kamboçya cumhuriyet: hangisi daha iyi?

Dünya Savaşı öncesi Türkiye’de aksırıp tıksırsa da işleyen bir Yasama Meclisi vardı. Serbest veya serbestimsi seçimler yapılıyordu. Çatır çatır çatışan siyasi partiler ve her yıl bir yazar vurulsa da canlı kalan bir basın vardı. 1923’te bunun yerine tüm üyeleri şahsen Reisicumhur tarafından belirlenip seçilen ve Reisicumhurun canı istediğinde ıskat edilen bir hık deyiciler kurulu geldi, iyi mi oldu?

1839’dan 1913’e dek Osmanlı devletinde siyasi nedenlerle tek kişi idam edilmedi. 1923’ten sonra yüzlercesi pazar meydanlarına kurulan darağaçlarında asıldı. İstibdat mı dediniz?

İran’da 1978’de şahlık rejimini devirdiler, yerine cumhuriyet kurdular. Bundan dolayı sevinmeli miyiz? Ondan iki sene önce İspanya’da Franco rejimi eceliyle son bulunca yerine krallık kurdular. Bundan ötürü üzülmeli miyiz?

Hem 1920-1923’te bir dizi darbeyle iktidarı ele geçirip “cumhuriyet” kuranların yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediğiyle, 2002-2008’de bir dizi darbeyle iktidarı ele geçiremeyenlerin yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediği o kadar farklı mıdır acaba diye bir oturup düşünsek faydalı olur belki. Adamlar Atatürk’ün izindeyiz diyorlar. Belki de haklıdırlar?

● Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne itiraz etmiyoruz, hatta bunu dayatan Batılı “düşmanlarımıza” teşekkür ediyoruz.

Medeni Kanun’u adamlar Lozan’da dayattılar, çatır çatır kabul ettirdiler. Atatürk değil Hacı Abdülgaffar olsa yapacağı bir şey yoktu, kabul etmeye mecburdu.

Lozan’dan daha yüz sene önce dayattıkları, berikilerin de pek itiraz etmeden kabul ettiği şuydu: Gayrımüslim tebaaya İslam hukukunu uygulayamazsın. Eğer İslam hukukunu sürdüreceksen gayrımüslimler için ayrı mahkemeler kurmak zorundasın. Bunların adil olacağına güvenmediğimiz için de gayrımüslim tebaan için kapitülasyon adı verilen ek güvenceleri kabul edeceksin.

Lozan’ın kilit müzakere konularından biri buydu. Eski hukukunu sürdüreceksen, azınlıklar için eskisinden de beter kapitülasyonları kabul edeceksin, çünkü bu saatten sonra sana artık hiç güvenmeyiz dediler. Ankara da bunun üzerine, ehveni şer deyip, müslim ve gayrımüslime eşit olarak teşmil edilecek “laik” bir medeni hukuku getirmeye razı oldu. Olay budur. 

EĞİTİM SİSTEMİNİN TEMELLERİ


Kaldı ki İstanbul Darülfünunu’nun Hukuk Fakültesinde 1880’lerden beri Batı usulü medeni hukuk mecburi dersti. 1910’larda da memleketin en kalburüstü hukuk talebesinden 10-15 kadarı devlet bursuyla Lozan Üniversitesine gidip medeni hukuk tahsil etmişti. Yani memleket ortaçağ karanlığında kıvranıyordu da Atam geldi Medeni Kanun getirdi, yok öyle şey.

● Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına itiraz etmiyoruz, aferin Safvet Paşa diyoruz.

Ve konunun Atatürk’le alakasını anlamakta güçlük çekiyoruz. Türkiye’de “çağdaş” dedikleri bugünkü sistemin temelleri 1830’larda atıldı, Safvet Paşa’nın 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Kanunuyla pekişti, Abdülhamit devrinde imparatorluğun taşrasına yayıldı. İlkokul-ortaokul-lise sistemi bu dönemin ürünüdür. Galatasaray gibi dünya çapında bir çağdaş lise 1868’de kuruldu. Maarif Vek’letine bağlı ilk kız liseleri 1882’de - yani Fransa ile aynı yıl - kuruldu. İstanbul Üniversitesi Abdülhamit’in fermanıyla 1900’de kuruldu.

Manastır’ın kör taşrasındaki askeri lise öğrencilerine 1890’larda Fransa’nın siyasi akımları ile çağdaş edebiyatı okutuluyordu, Fransızca olarak. Cumhuriyet’in “çağdaş” liselerinde sıkıysa dene, Şırnak’a sürerlerse gene şanslısın.

1921’de Ankara Meclisi’nin topladığı Maarif Kongresi’nin önde gelen kaygısı “şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür” oluşturmaktı. O günden beri de değişen bir şey yoktur.

1920-1938 döneminde Türkiye’de her düzeyde eğitimin nasıl yerinde saydığını, hatta gerilediğini, Yanlış Cumhuriyet’in 184-203 sayfalarında sayılarla izah ettim. Burada tekrarlamaya gerek yok. İnsan eski ezberleri tekrarlamadan önce merak eder bir okur demekle yetineyim.

Maamafih buraya kadar saydıklarımın hepsi detaydır, teferruattır. Farzedin ki bunların hepsinde onlar haklı biz haksızız: Vatanı da Atatürk kurtardı, liseleri de O kurdu, kadınları da azat etti, cumhuriyet de illa ki çok iyi bir şeydir. Gene itiraz ederiz. Hem bunların hepsinden daha önemli bir zeminde itiraz ederiz. Çünkü,

● Devlet reisinin görüş ve emirlerini reddeden herkesi alçak, soysuz, vatansız ve gizli emel sahibi hain ilan eden zorbalık diline itiraz ediyoruz.

Bu dil, bir toplumu kuşaklar boyu düzelmemecesine hasta eder ve çürütür. Düşüncenin ve yaratıcılığın kaynaklarını kurutur, korkuyu ve ikiyüzlülüğü bir hayat tarzı haline getirir, en cahil ve zorba olanın her zaman zeytinyağı gibi üste çıkmasını meşrulaştırır.

Bu ülkeyi doksan yıldan beri kafası çalışan ve kahvehane muhabbeti dışında söyleyecek bir sözü olan herkese zindan eden bu dildir. Çağdaş dünyadan kopuk bir gariban gettoya mahkum eden de bu dildir.

Cumhuriyet bu dili kurucusundan öğrendi. Ulu Önder’in 1920-21’den sonraki her demecine, her söylevine, her cümlesine bakın: baştan aşağı tehditnamedir. Büyük Nutk’un her sayfasını, Önder’le öyle ya da böyle görüş ayrılığına düşen kişilere yönelik kan dondurucu küfürler süsler. Herhangi bir konuda Reisicumhur’dan farklı düşünen HERKES satılmıştır, HEPSİ düşman ajanıdır, imha edilmesi gereken zararlı unsurdur; hiç değilse aptal ve zevzektir. Hem dürüst, vatansever ve az çok zek‚ sahibi olacak, hem O’na kayıtsız şartsız itaat etmeyecek? Bu ihtimal, Nutuk sahibinin ve onun kurduğu Cumhuriyetin hayal sınırlarını zorlar.

De ki reisicumhurun her dediği doğruydu (ki değildi), sadece dili bozuktu. O dil gene büyük bir felakettir: kendi kendini çoğaltır, reisicumhur kadar parlak olmayan kişilerin elinde ölümcül bir silah olur. Bu zehirli gübre ile beslenen topraklarda Kılıç Ali’ler, Reşit Galip’ler, Recep Peker’ler yetişir. Çevik Bir’ler, Eruygur’lar, Tolon’lar, Büyükanıt’lar, ve henüz emekli olmamış olan niceleri yetişmeye devam eder.

Bir toplumun başına bundan daha büyük ne felaket gelebilir, bilmiyorum. Bu felaketi tüm anıları ve tüm sonuçlarıyla beraber memleket sathından silmeden hangi demokrasi nasıl kurulabilir, onu da bilmiyorum.

Nihayet en önemlisi,

● “Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” diyen ahlaksızlık ideolojisine itiraz ediyoruz.

Ama sayfacı arkadaşlar “yazıyı çok uzatma okumazlar” dediği için onu da bir başka yazıya erteliyoruz. Taraf /29.03.2009 

Sevan Nişanyan
Gazeteci-Yazar / sevan@nisanyan.com