Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

18 Kasım 2010 Perşembe

Sezai Karakoç Kurban Bayramı Mesajı

Kurban Bayramı Mesajı

e-PostaYazdırPDF
16 Kasım 2010
Milletim!
Bir kurban bayramı daha geldi, fakat, ne yazık ki, İslâm toprağının dirilip uyanmasına şahit olmadı. Bu yüzdendir ki, iki yüz yıldır, nice kurban verdik ve durmadan kurban veriyoruz. Anadolu ve diğer islâm ülkeleri çocuklarının süreklice kanı akıyor. Kimi İslâm ülkeleri ise tümüyle esir. Tarihin en sinsi, en zalim, en amansız katliamına uğradılar da, koskoca İslâm Âlemi, bölünmüşlüğü ve yönetimlerinin yabancı etkisinde bulunuşu sebebiyle, bu görülmemiş facialar karşısında adeta kıpırtısız donup kaldı.
İslâm tarihinin öyle kritik bir sürecinde bulunuyoruz ki, ülke ve millet olarak, İslâm Ülkesi ve Milleti olarak, her vesileyle, kimliğimiz, varlığımız ta derinden, kaynağından ve özünden sorgulanıyor. İnsanoğlu bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek varoluşunun hesabını veriyor. Tabiidir ki, böyle bir var veya yok olma hengamesinde, geçmiş zamanımızın tüm duygu renkleriyle yüklü gelen bayramlar, bir âdet olmaktan öte bir anlam ifade etmekte. Bayram, bayraklaşmakta.
Batı’nın insan onuruyla bağdaşmaz ruh ve niyetlerinin bir eseri olarak dünyanın her yerinde ve başta müslümanların olmak üzere tüm insanların kanı ırmaklar gibi akıtılıyor.
Önlem alınmadıkça, Ortadoğu’da Süper İslâm Gücü oluşturulacak şekilde ayağa kalkılmadıkça, bundan sonra da, bu tür felâketler gelip çatacak, ülkelerimizi yakıp yıkacak, nesilleri yok edecektir. Bugün, hiç unutulmamalıdır ki, istisnasız her islâm ülkesi, tek başınadır, korumasızdır, Batı’nın vahşi saldırılarına açıktır.
Kim kimin, ne neyin kurbanı? Çağın bu yürek paralayıcı anlamını çözemeyen, yaşayamayacaktır, bilelim.
Biz müslümanlar, hac ve kurban borcumuzu yerine getirirken, tarihin bizi içine itmeğe kalkıştığı var olma veya yok olma boyutuyla birebir yüzyüze geldiğimiz bilincini en yüksek anlamında hissetmeliyiz.
Kesilen her kurban, akan her kurban kanı, yüzyıllar boyunca verdiğimiz kurbanları hatırlatmalı, yüreklerimizi bu ateşle yakmalı, önümüzü kılıç gibi keskin bir ışıkla aydınlatmalıdır.
Ve biz, iki yüz yıldır aradığımız dirilişimizin sırrını bulup çözmedikçe ve onu çözmeğe layık olmadıkça yaşayamayacağız, bilelim. Yoksa, tarihten silinmeğe mahkûmuz, bunu bilelim.
İnsanın Allah’a şahdamarından daha yakın olduğunu ispatlamak ve dinin tarihine, müminin gönlüne fizikötesi aşılı hayat verici kanı şırıngalamak amacıyla kutlu kanı akıtılan kurbanların ateşiyle aydınlanmış bayramınızı milletçe bu bilince ermemiz duasıyla kutlar, geleceğe en iyi, en doğru, en güzel, en güçlü ve umutlarla donanmış olarak çıkmanızı can ve yürekten dilerim.
YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ
GENEL BAŞKANI
A. Sezai KARAKOÇ

14 Kasım 2010 Pazar

Türkiyede en çok cami Bulunan İller ve ilçeler


Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2007 yılı verilerine göre.

Not: 2007 yılı ile 2010 yılı arasında yapılan her iki araştırmada bağımsız 2 farklı kurum ve kişiler tarafından yapıldığı için arada bazı  sayısal farklar bulunmaktadır. resmi olarak bu bilgiler doğrulanmamıştır

Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2010 yılı verilerine göre.


Doç. Dr. Ahmet Onay, çıktığı yurt gezisinde eşi ve kızları camilerde namaz kılamayınca sorunun tezini hazırladı. Türkiye'nin cami profilini rakamlarla ortaya koyan Onay, camilerin yüzde 90'ında kadınlar için abdest alma yeri bulunmadığını, camilerin şehir hayatına uygun planlanmadığını söyledi.
Rakamlarla camiler
Kişi başına düşen cami sayısı: 2002 yılında bir araştırmaya göre Türkiye'de ortalama 882 kişiye bir cami veya mescit düşüyor.
Kadrolu cami sayısı: 2008 yılı verilerine göre Türkiye'de 67.624 kadrolu, 12.008'i kadrosuz cami bulunuyor.
Bölgelere göre cami sayısı: Türkiye'de camilerin yüzde 27'si Karadeniz Bölgesi'nde, yüzde 17'si İç Anadolu, yüzde 14 Marmara, yüzde 12'si Ege, yüzde 9'u Güneydoğu Anadolu'da.
Türkiye'de en çok cami olan ilk 5 il: Konya (2.831), İstanbul (2.791), Ankara (2.545), Samsun (2.545) ve Kastamonu (2.454).
En çok mescit olan iller: Ankara (421), İstanbul (291), Kastamonu (120), İzmir (114).
İbadet durumuna göre camiler: Tamamen ibadete açık 65.439 (yüzde 85), zaman zaman ibadete açılan camiler 3.548 (yüzde 5), görevlisi olmadığı için kapalı camiler 4.431 (yüzde 6), tamamen ibadete kapalı 14.94 (yüzde 2).
Yaptıranlara göre cami dağılımları: Doğrudan yöre halkı 51.134 (yüzde 67), cami dernekleri 9.938 (yüzde 13), şahıslar 8.282 (yüzde 11).
Cami giderlerini kim karşılıyor? Doğrudan cemaat yüzde 78, cami dernekleri yüzde 15, vakıflar yüzde 1, diğer yüzde 6.
Tuvalet sayıları: Camilerin yüzde 66'sında sadece erkeklere tuvalet bulunurken, yüzde 18'inde hiç tuvalet yer almıyor. Kadın tuvaleti bulunan camilerin oranı ise yüzde 16.
Camilerin yüzde 90'ında bayanlara abdest alma yeri bulunmuyor.
İbadet alanı 500 m² olan ve iki imamın görev yaptığı camilerin ortalamaları şöyle: Sabah namazı 40 kişi, öğle, ikindi, akşam, yatsı 110, cuma namazı 1.005 kişi.
TÜRKİYE'NİN CAMİ PROFİLİ
Kadınlar camilerde ibadet ederken birçok sorunla karşı karşıya kalıyor. Bazı camilerde kadınlara ait namaz kılma ve abdest alma yeri bulunmaması kadınların camilere gitmelerinin önündeki en büyük engel. Kadınların camilerde yaşadığı sorunlar bir akademik araştırmayla da ispatlandı. Doç. Dr. Ahmet Onay'ın, Türkiye'nin bütün camilerini kapsayan araştırması camilerin yüzde 90'ında kadınlara ait abdest alma yeri olmadığını ortaya koyuyor. Onay, "Ülkemizdeki 77 bin camiden 66 bininde kadınlar için abdest alma yeri ve tuvalet yok. Namazı kılabilmek için abdest almak farz olduğuna göre, camilerin yüzde 90'ında kadınlar için abdest alacak yer olmaması düşündürücü." diyor.
Onay'ın hazırladığı tezi "Türkiye'nin Cami Profili" adıyla da kitap haline getirildi. Ahmet Onay, camilerin mimari ve işlevsellik açısından kadınların kullanımına uygun inşa edilmemesinin sosyolojik nedenleri olduğunu belirtiyor. Camilerin şehir hayatına göre tasarlanmadığının altını çizen Onay, "Camiler küçük yerleşim yerlerine göre inşa ediliyor. Halbuki şehir hayatında kadınlar evlerinin dışında ibadetlerini yapmak durumundalar. Onların camilerde istedikleri zaman ibadet etme hakkı olduğunu unutmamak gerekir." diyor. Camilerin sosyal hayatımızın merkezinde yer alması gerektiğini belirten Onay, "Peygamber Efendimiz (sas) döneminde camiler hem mescit hem de sosyal hayatın bir parçasıydı. Camiler, Ashab-ı Suffa gibi eğitim merkezleri, yoksullar için barınma yerleri olarak kullanılıyordu. Toplumumuzun camiyle ilgili algısı değişmeli." şeklinde konuşuyor. Toplumun cami sayısını artırmada gösterdiği gayretin takdire şayan olduğunu belirten Onay, "Camilerin özgün bir cami mimarisiyle inşa edilmesi için mimarların, şehir planlamacılarının ve inşaat mühendislerinin de katkıları gerekiyor. Ayrıca ilahiyat eğitiminde camilerle ilgili yalnızca 3 ders alındığı biliniyor. İlahiyat fakültelerinde, cami mimarisi ve cami anlayışıyla ilgili bu 3 dersin içeriği yetersiz kalabiliyor. Cami kavramının tarihsellikten kurtarılarak pratik ve güncel olarak ele alınması gerekir. Böylece 'bize ait bizim şehir hayatımıza ait' bir cami anlayışı ortaya konmalı." diyor. Camilerdeki eksikliklerin yerel yönetimler, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vakıfların işbirliğiyle çözülebileceğini dile getiren Onay, "Bu sorun yalnızca bir kurumun sorumluluk alanında değil. Camiler inşa edilirken kadınların, çocukların ve engellilerin de ibadet etme hakları göz önünde bulundurulmalı. Bunun için yerel yönetimler ve vakıflar camilerin şehir hayatına uygun şekilde biçimlendirilmesi için desteklerine devam etmeli." diye konuşuyor.
Eşi ve kızları namaz kılmakta zorlanınca tezini yazdı
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da kadınların ibadetlerinde yaşadıkları sıkıntılarla ilgili farkındalık oluşturan araştırmanının hikâyesi ise şöyle: Ailesiyle birlikte 3 haftalık bir yurtiçi turuna çıkan Ahmet Onay, 3 kızı ve eşinin namaz kılarken yaşadığı sıkıntılara şahit olur. Kendisi gittikleri her yerde abdesti alıp namaz kılar fakat ailesi her gittikleri ilde ibadet edebilmek için yeni yöntemler aramak zorunda kalır. Onay, "Bir şehir merkezine geldiğimizde büyük bir camiyle karşılaşınca çok seviniyorduk. Camiye girince durum değişiyordu, gittiğimiz çoğu camide eşim ve kızlarım abdest alacak yer, hatta bazen kadınlara ait namaz kılma yeri bile bulamadı. Onların yaşadığı bu sıkıntı beni bu konu hakkında detaylı bir araştırma yapmaya yöneltti." diyor. Onay, "Kızlarımın ve eşimin yaşadığı sıkıntılar zaten bildiğim bir sorunun üstüne gitmemi sağladı. Umarım camilerde yaşanan sorunlar kurumların ve toplumun ortak duyarlılığıyla çözülsün." diyor.


13 Kasım 2010 Cumartesi

GES Komutanlığı kime bağlı?

Sınırlarımızın ABD'li bir Albay tarafından yerinde denetlendiğini biliyor musunuz?

Soğuk savaşın sona ermesi ile tüm teçhizatın, araçların, hatta şu anda kullanılan koltukların bile hibe edilerek Türkiye Cumhuriyeti'ne devredildiğini, ama ABD'nin bu kadar iyiliği karakaşımız ve kara gözümüz hatırına yapmadığını biliyor musunuz? Tabii ki merkezlerini en önemli kurumlarımızın içinde bırakarak, mütekabiliyet esas alındığı 1958 yılından beri bizim de Pentagon'un hemen bitişinde bir irtibat ofisimizin olduğunu biliyor musunuz!



Karşılıklı işbirliği (!) ve bilgi paylaşımı(!) şeklinde protokol ile görev tanımı belirlenen TLO'nun (Teknik İrtibat Ofisi) protokol gereği Türkiye'den aldığı istihbari bilgilere karşılık PKK ile mücadelede Türkiye'ye istihbarat bilgisi verdiğini biliyor musunuz? Maalesef, 1984 yılından beri iç güvenlik harekâtı icra eden Silahlı Kuvvetlerimizin halen ABD'nin bu kuruluşuna muhtaç olduğunu/bırakıldığını biliyor musunuz?

Ancak halen Silahlı Kuvvetlerimizin TLO'dan sınırlı sayıda bilgi alırken, özellikle sınır komşuları hakkında elde ettiği bilgilerin tamamını TLO vasıtasıyla ABD'ye verdiğini biliyor musunuz? Gerektiğinde sınırlarımızın ABD'li bir Albay tarafından yerinde denetlendiğini biliyor musunuz? İsmet İNÖNÜ'nün dediği gibi “Büyük Devletlerle ilişki, ayıyla yatağa girmek gibidir…”

ABD'nin, Türkiye'de beş ayrı yerde kurduğu GES Komutanlığına bağlı radar ve istihbarat sistemleri ile istihbarat topladığını biliyor musunuz? Ancak İsrail'e bağlı uçakların uzunca bir zaman (ne zamandan beri uçtukları tespit edilemedi) güney sınırımızda sık sık haberimiz olmadan Suriye içlerine kadar uçtuklarını, bunun da tesadüfen bir uzman çavuş tarafından uçakların yedek akaryakıt tanklarının bulunması neticesinde anlaşıldığını, karşılıklı işbirliği(!) ve bilgi paylaşımı(!) içinde olduğumuz ABD'nin etkin olarak kullandığı İncirlik hava üssünün de aynı bölgede olduğunu biliyor musunuz?

Aşağıdaki sistemler olmasına rağmen niyeyse bu uçakların hiçbirini bizim tespit edemediğimizi biliyor musunuz?

- LOTHARIO diye anılan ve Keseciktepe'de elde edilen bilgileri ağ ortamında İskenderun'a, oradan daAnkaraüzerinden TLO'ya aktaran sistem.

- SEA SENTRY Gelibolu'dan geçen tüm gemilerin bilgilerini alarak TLO üzerinden ABD'ye aktaran sistemdir. 2009 Mart civarında arızalanmıştır.

- İran'a yönelik yürütülen çalışmalar da Ağrı-Gürbulak'a kurulan ARK-DESK (Çok kanal telefon haberleşmeleri dinleme sistemi) sistemi fırıldak paşa (Münir ERTEN) ile TLO arasında yaşanan bir uyumsuzluk nedeniyle 2007 veya 2008 yılında sökülmüştür.

ABD'nin özellikle Suriye,İranve Rusya Federasyonu ile ilgi ihtiyacı olan taktik istihbarat bilgilerini bu ülkelere en yakın mevkilerden elde ettiğini, bu ülkelere en yakın istihbarat noktalarının GES Komutanlığı bünyesinde bulunduğunu, alternatif bir imkân ve kabiliyet bulduklarında işbirliğini keseceklerini biliyor musunuz?

İncirlikten kalkan Martı diye adlandırılan ABD istihbarat uçağına dönem dönem sıra ile GES K.lığından personel görevlendirilmektedir. Martı görevi esnasında ABD uçağı Türkiye, Suriye, İran ve Irak sınırlarında her gün 8 saat uçarak istihbarat elde etmektedir. Bu uçuşun Türkiye toprakları içerisinde olan kısmında GES personeli uçağın içerisindeki istihbarat bilgilerinin elde edildiği odadan çıkartılarak Türkiye hakkında istihbarat toplanmaktadır. Bu vahim durum geçmiş yıllardaGenelkurmayİkinci Başkanı ve Genelkurmay Başkanlığına yazı ile bildirilmesine rağmen ABD veİsrailmenfaatlerini önem veren paşalarımız tarafından üstü örtülmüştür. İlgili resmi yazıları GES K.lığında araştırdığınızda ulaşılabilecektir. Martı görevine giden personelin ifadeleri alındığında da bu durum tespit edilebilecektir.

GES Komutanlığının, işbirliğinin(!) etkinliğinin artırılması maksadıyla sık sık ABD'li yetkililerce denetlendiğini biliyor musunuz?



NSA Dış İlişkiler Direktörü Gary GRANTHAM'ın GES K.LIĞI Denetlemesi



TLO Başkanı Dallas DOUGHTY'nın GES K.LIĞI Denetlemesi 

Ayrıca GES Komutanlığının, halen teröristlerin yerlerini yaptıkları telsiz görüşmelerinden tespit etmeye çalıştıklarını ancak TÜBİTAK tarafından çağırılan teknik ekip ile GES Komutanlığı teknik ekibinin çalışmalarından anlaşıldığına göre bu sistemlerin 50 km gibi korkunç derecede hatalı yer göstermeleri yaptığını biliyor musunuz?



Ama korkmanıza gerek yok, çünkü GES Komutanlığınca yer göstermelerin yine ABD'nin daha önce kullandığı program ile tespit edildiği, gerçekte büyük bir alanı kapsayan tespitlerin (elips şeklindedir, yaklaşık 6-12 km'dir), fırıldak komutanlarımızın programa müdahale etmesi neticesinde, programın katsayısıyla oynanarak küçük bir alanı kapsayan elipsler haline getirildiğini biliyor musunuz?



Böylece elipslerin çapları daraltıldığı için elipslerin küçültüldüğünü fakat sistem iyileştirilmeden yapılan bu müdahale ile yer tespitlerinden sağlıklı sonuçlar alınmasının engellediğini ve bölgedeki birliklerin yanlış bilgilendirildikleri için hatalı operasyonlar yaptığını biliyor musunuz?



Tespit etmedeki aksaklıkların sadece İç Güvenlik ile sınırlı olmadığını, mesela; Rusya kısmının kestirme isteğinde bulunduğu bir geminin bazen karada, kara görevlerinin ise denizde çıkmaya başladığını biliyor musunuz? Bir gemiyi karada çıkaran sistemin Hakkâri'deki bir grubu Şırnak'ta çıkarabileceğini biliyor musunuz?

GES Komutanlığına ziyaretlerde bulunan üst düzey generallere, tespitlerin 1 km.ye kadar doğrulukla yapıldığı yalanının söylendiğini biliyor musunuz? Üst seviyedeki komutanların bu yalanları bildikleri halde, elipslerin tam ortasında terörist varmış gibi, birliklerine operasyon yaptırdıklarını biliyor musunuz?



Yer tespitinde görevlendirilen personelin cihazdan hiç anlamayan, hayatında walkmen kulaklığı dışında kulaklık kullanmayan kişiler arasından seçildiğini ve asıl görevi kuru temizlemecilik, boyacılık, marangozluk, kalorifercilik, fotoğrafçılık olan sivil memurlardan seçildiğini biliyor musunuz?



Tüm bunlar ihmal mi, basiretsizlik mi, ihanet mi? GES K.lığıAmerikave İsrail'in Türkiye içerisindeki istihbarat merkezi midir? GES K.lığı kime bağlıdır? Amerika mı?, İsrail mi?

Kaynak: terorihaneti.com

XK42 platformu

DUYURU:

XK42 platformu kendine has fikir , söylemle ve organizasyonlarıyle bu adreste olacaktır...

-

-

XK42 platformuna ulaşmak için mail adresi:  "" xk4xk2@gmail.com ""

Abdullah Gül'ü Başbakan olarak görmek istemiyoruz

2007 yılında cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül ü görev süresi olan 7 yılın sonunda tekrar siyasette görmek istemiyoruz... Seçilmesi ülkedeki kemalist tabuların yıkılmasına yol açan Abdullah gülün son 1 yıldır yaptığı açıklama ve uygulamalar "" Fehmi Korunun : Obama gibi geldi Bush gibi oldular"" sözüne layık bir devlet adamı profiline tam olarak uyan bir siyasetçi portresi çizmektedir. En son yapılan rektör atamalarında Kocaeli üniversitesi ve Gebze Yüksek teknoloji enstitüsüne yapılan rektör atamalarındaki eski cumhurbaşkanını taklit ederek yasakçı ve zorba rektörleri tekrar atayarak kendisini seçen milletine en büyük haksızlığı ve insafsızlığı yapmış bulunmaktadır. ayrıca sayın cumhurbaşkanı  eşinin yılarca yaşadığı başörtüsü sorunu nedeniyle çekmiş olduğu eziyet ve psikolojik sorunlarını adeta hiçe sayarak hayrunnisa hanıma ve haklı olduğu davasına büyük bir darbe vurmuştur. Seçilirken cumhurun resi olacağını söyleyerek halka büyük umut ve sevinç getiren abdullah gülün malesef görev süresinin 4 yılına yaklaşırken bu sözlerinde durmaması; jakoben bir anlayışla yıllarca bu ülkenin iktisadi idari ve demokratik kalkınmasına engel olan insanların demokratik anlayıştan yoksun söylem ve sözlerine destek mahiyette yapmış olduğu icraat ve  sözleri nedeniyle kendisini emekli olduktan sonra kendini seçenlere yaşattı üzüntü nedeniyle kendisinden reisi cumhur koltuğundan indikten sonra hayatını sabık(eski) bir cumhurbaşkanı olarak hayatına devam etmesini istiyor, tekrar aday olarak seçmenine  üzüntü ve hayal kırıklığı yaşatmamasını kendisinden istirham ediyoruz. Sayın başbakanımız tayyip erdoğanın da milletimizin duygu , düşünce ve inançlarına saygılı ve demokrasiye inanmış  uygun  insanlarla çalışacağına güvenimiz tamdır.

                                               XK42 Platformu.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Atatürkçü değilim

10.11.2010 tarihinli taraf gaztesinde hilal kaplanın bir yazısını okudum çok hoşuma gitti. Ülkmeimzdeki baskıcı rejimin kaynağı olan kişi ve tasallutlarına açıkca meydan okumuş. Hilal hanıma bu yolda yalnız olmadığını bildirmek istedim.....

Açıkca yada haykırmak gerekiyorsa BENDE atatürkçü DEĞİLİM....

Konya Şekerspor Manisaspor Ziraat Türkiye Kupası

konya şekerspor süperlig ekibi manisasporu 2-1 yenerek Ziraat Türkiye Kupasına 3 puanla güzel bir başlangıç yapmıştır. Temsilcimize bize yaşattığı bu sevinç için teşekkür ederiz.

Maçlailgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız

Hilal kaplan atatürkçü değilim.

Bugün 10 Kasım. Bugün sadece Atatürk’ün ölüm yıl dönümü değil. Aynı zamanda Atatürk’ün ardından tutmamız beklenen kamusal yas sayesinde, onun siyasalın merkezindeki kadir-i mutlaklığının haklılığını ve meşruiyetini asla sorgulamamız gerektiğini bize hatırlatan tarih.
Ünlü siyaset teorisyeni Claude Lefort, Demokrasi Üzerine adlı eserinde iktidar alanının nihai olarak belirlenemeyen bir boşluktan ibaret olmasının demokratik sistemin alâmetifarikası olduğunu anlatır.Ne var ki sıklıkla demokratik olduğunu iddia ettiğimiz ülkemizde iktidar alanı sorgulanması dahi yasak olan ulusal ata/baba figürümüz Atatürk tarafından doldurulmuştur. Bu sebeple ülkemizde ne siyasi partiler ne de kişiler rahatlıkla Atatürkçü olmadıklarını izhar edebilirler. Ederlerse hadleri bildirilir. Açıktan “Atatürkçü değilim” denmese bile, otoriter laikçiliğe ya da üniter devlet yapısına karşı olduğunu belirtmek gibi tabu yıkıcı söylemler de direkt Atatürkçü olmamanın göstergesi olarak ele alınıp yine hadleri bildirilir. Kürtlerin ve dindarların siyasi partilerinin başına sıklıkla geldiği gibi “had bilmez” siyasi partiler kapatılıp cezalar yağdırılır; “had bilmez” bir kişiyse –Atilla Yayla örneğinde olduğu gibi- ifade özgürlüğü kısıtlanır, mecburi sürgün yaşar, hayatı zorlaştırılır. Eğer mevzubahis “had bilmez” bir hayvansa, ne olduğunu Gülsüm İnek’in başına gelenlerden hatırlıyoruz.
Böylesi bir Atatürk fetişizminin siyasal alanda pek çok işlevi var elbet. Bunlardan en önemlisiyse bence şu: Cumhuriyet’in kurulmasından itibaren kötülüğü/ yanlışlığı/ çirkinliği bariz olan öyle işler yapıldı ki, iyiliği/ doğruluğu/ güzelliği sorgulanamaz olan bir isim üzerinden tüm bu zulümlerin hasıraltı edilebileceği sanıldı. Örneğin muhafazakârların ısrarla sadece İsmet İnönü dönemini kötülemesinin sebebi biraz da budur. Yani 1923-1938 arası yapılanları sorgulamamızın yasak oluşu.

Bir nevi “asr-ı saadet” muamelesi yapılan bu 15 yılda tam 14 Kürt isyanının olması, bunların en kanlılarının Dersim Katliamı oluşu, İstiklâl Mahkemeleri’nde pek çoğu suçsuz yüzlerce insanımızın muhalifler başta olmak üzere halka gözdağı vermek amacıyla asılması, savaşta bile Meclis’ini kapattırmamış bir halkın “demokrasiye hazır olmadığı” gerekçesiyle tek parti rejimine mahkûm edilmesi, Şark Islahat Planı’yla Kürt sorununun kangren hale getirilmesi, yine bir 10 Kasım günü Vecdi Gönül’ün “Yaptık da fena mı oldu?” bağlamında savunduğu gayrı Müslim varlığının elbirliğiyle yok edilmesi, devlet dininin İslâm olduğunu Anayasa’dan çıkartıp bütün halka ‘laikçi bir Sünniliğin’(!) empoze edilmesi, vb. Bunca zulmü unutmak, hatırlamamak, olmamış gibi davranmak mümkün mü? Bugün bile hükümetin açılım yapmaya çalıştığı toplumsal meselelere bakarsanız, pek çok sorunumuzun başladığı ya da zirve yaptığı tarihlerin mevzubahis 15 yıl içinde olduğunu görürsünüz.
Evet, bugün 10 Kasım. Atatürk’e “Ebedi Şef” unvanı verilmesinin boşa olmadığını bize hatırlatan tarih.


Hayrünnisa Gül “makbul first lady” olma yolunda

Başından beri eşinin ve dolayısıyla kendisinin halk tarafından onaylanmış makamını desteklediğim Hayrünnisa Hanım, üç senelik Çankaya ikameti sırasında “makbul vatandaş”lığın kodlarını çözmüş görünüyor: 1. Halka cahil muamelesi yapacaksın. 2. Eğitim şart düsturunca “Halkı aydınlatmak görevimiz” diyeceksin. 3. Dinî bilgiler alanında otorite olmasan da ahkâm keseceksin.
Bir first ladynin ilkokul çağındaki kız çocuğuna başörtüsünün farz olup olmadığı tartışması üzerinden açıklama yapması isabetli değil. Zira Çankaya’da Yaşar Nuri’nin sıkı okuyucusu olan bir first lady de oturuyor olabilirdi. Devleti temsil edenlerin din anlayışları çerçevesinde halka akıl öğretmesinden oldukça çekmiş bir ülkeyiz. Kaldı ki fıkhen İslâmi olgunluk anlayışı açısından 10 yaşında bir kız çocuğu için de başörtüsü pekâlâ farz olabilir.
Tüm bunlar bir yana, Hayrünnisa Hanım’ın sözlerindeki esas sorunu, başı açıklığı karar verilmesi gereken bir durum olarak görmeyip başını örtmeyi karar verilmesi gereken bir durum olarak algılaması oluşturuyor. Böylelikle başını açmak zaten olması gereken, genel-geçer, doğal, sağlıklı, meşru bir durumken; başını örtmek olmaması gereken, arızi, gayrı tabii, patolojik ve gayrı meşru bir durum mertebesine düşürülmüş oluyor. Bir ailenin kızını toplum içinde bacaklarını kapamaya ya da plaja gittiklerinde mayo giyip bacaklarını açmaya yönlendirmesi ne kadar olağansa; dinî hassasiyetleri yüksek bir ailenin de kendi mahremiyet algısı çerçevesinde kızını başını örtmeye yönlendirmesi o kadar olağandır.
Çocuk haklarını geliştirelim, çocuğun aile karşısındaki konumunu güçlendirelim ama bunu yaparken başını örtmeyi ille de aile baskısından neşet eden bir durummuş gibi yansıtmaktan vazgeçip devlet baskısını haklılaştırmazsak daha çabuk “aydınlanırız” sanıyorum.

hasiralti@gmail.com

yasemin çongar asker olmak istemiyorum

Otuz yıl önce, New York’ta, bir Aralık gecesi, sırtına saplanan dört kurşunla dünyamızı vakitsiz terk etse de, sakin ama sorgulayan sedası kubbemizde baki kalan Liverpoollu o işçi çocuğunun, her halkı, her bireyi askerlikten soğutabilecek o şarkısını dinliyorum şimdi. I don’t wanna be a soldier, mama, I don’t wanna die” diyor John Lennon. Bir “vicdani ret” çağrısı değil bu; daha eksik, daha temel, daha kuvvetli bir yakarış.
“Asker olmak istemiyorum anne, ölmek istemiyorum” diyen her çocuk, illaki “susmayı reddeden” bir vicdana sahip olduğu için değil zira; “insan” olduğu için bile değil hatta, bizatihi canlı olduğu için de, direnmiyor mu aslında? “Ölmek istemiyorum anne,” içgüdüsel bir yakarış değil mi her şeyden önce; kuvvetini asıl buradan almıyor mu?

Zaten her Türk de aslında asker doğmuyor, öyle değil mi? Her insan gibi, her canlı gibi, her Türk de içinde “Ölmek istemiyorum” diyen bir sesle doğuyor; “Asker olmak istemiyorum” itirafıyla aynı cümlede buluşmaya ziyadesiyle meyyal bir ses bu.
“Her Türk” asker doğmuyor ama her gün “bir Türk,” asker olduğu için ölüyor bu memlekette. Savaştan, söz ediyorum, evet. Ama cepheden söz etmiyorum; çatışmadan, operasyondan, baskından, hatta pusudan bile söz etmiyorum.
Kışladan ölüm haberleri geliyor her gün. Kalpleri ne söylerse söylesin, gururlarının sesi daha yüksek çıktığından belki, anneleriyle “Beni merak etme; çabucak döneceğim” diye vedalaşıp, birliğine teslim olurken daha, tezkere için gün saymaya başlamış çocuklar ölüyor her gün. Nöbet tutarken vuruluyorlar; yatakhanede ölü buluyorlar onları; atış talimi sırasında hedef oluyorlar. Ölüyorlar; “eğitim zayiatı” diye not düşülüyor. Öldürülüyorlar; “intihar etti” deniyor onlar için.

Hemen her gün, kışladan bir “şüpheli ölüm” haberi geliyor yazı işleri masamıza. Dün sabah toplantısında Yurt Haberler Müdürümüz Oktay Özilhan, biri Isparta’dan, diğeri Menemen’den iki “kara şüphe”yi almıştı gündemine.
Isparta’da iki aylık asker Uğur Koç, “eğitim sırasında vücuduna isabet eden kurşunla” ölmüştü. Sorgusuz, sualsiz, hesapsız; “öldü” demişlerdi, o kadar, “eğitim zayiatı!” İzmir Menemen’deki 57. Topçu Tugay Komutanlığı’nda ise, er Bilal Çıplak, kanlar içinde bulunmuştu. Çenesinden girmişti kurşun. Elbistanlıydı Bilal; “intihar” demişlerdi, o kadar.
Sonra öğlen toplantısında Mehmet Baransu, elinde Caner Bahar’a ilişkin belgelerle geldi masaya. Caner’i hatırlıyorduk; Kastamonu’daki Bozkurt Karakolu’nda askerliğini yaparken ölmüştü, haber yapmıştık. Onun için de “intihar” demişlerdi. Sol tarafından, kulak hizasından vurulmuştu Caner. Solak değildi oysa. Babası, morgda oğlunun bedeninde iki ayrı merminin izlerini görmüştü.
Baransu, soruşturmaya ilişkin yeni ayrıntılar öğrenmişti bu kez; askerlerin tanıklıkları, morgdaki fotoğraf çekimi ve olay yerinde bulunan kovanların sonradan değiştirildiği bilgisi, Caner’in ölümünü büsbütün “karanlık” kılıyor. “İntihar etti” açıklamasına inanmayan, hakikatin kendilerinden gizlendiğini düşünen Bahar ailesi, oğullarını yitireli tam yirmi iki ay oldu ve soruşturma sürüyor.
Dün “kışlada ölüm” haberleri mesaimiz Caner’le kapanmadı... Birinci sayfayı hazırlarken, bu kez Dış Haberler Şefimiz Zeynep Mertoğlu Oğur, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son kararını getirdi. AİHM, Tunceli’de askerlik yaparken 2003’te ölen ve ailesine “intihar ettiği” bildirilen Mevlüt Baysan’la ilgili başvuruda Türkiye’yi haksız bulmuştu. İddia, Mevlüt’ün “depresyonda olduğu ve arkadaşının yerine nöbet tutmak için aldığı silahla kendini vurduğu” idi. Aile buna inanmamış ama tüm çabasına rağmen, hakikati de bulamamış; memleketin adaletinden umudu kesince de AİHM’e gitmişti.Strasbourg’daki mahkeme, “Türkiye yetkililerinin Mevlüt Baysan’ın ölümüyle ilgili olarak etkili bir soruşturma yapmadıklarına” hükmetti dün ve Ankara’nın Baysan’ın ailesine 39 bin avro tazminat ödemesini kararlaştırdı.
Bugün birinci sayfamızdaki “Kışlada intihar cinayetleri” başlığı, böyle bir gündemden süzüldü işte... Bu başlık yüzünden, bu haberler yüzünden, şu anda okuduğunuz bu yazı yüzünden bizi, “Halkı askerlikten soğutmak” suçundan yargılarlar mı bilmiyorum... “Halkı ölümden soğutmak” diye bir suç olmadığını biliyorum ama. Oğullarını orduya emanet eden ana babalara, “Eğitim zayiatı” diye, “İntihar etti” diye rapor vermeyi alışkanlık haline getirenlerin hıyaneti sürdükçe, bu memleketin oğullarının içinde, ezgisi ve sözü nasıl olursa olsun, özü “Asker olmak istemiyorum anne, ölmek istemiyorum” diyen bir şarkı taşıyacaklarını biliyorum.

ycongar@mac.com

10 kasım gazeteleri

Bidliğiniz gibi gene 10 kasım geldi. Sabah saat 09.05 de sirenler çaldı okullarda öğrenciler dışarı çıkarıldı 1 dk saygı duruşunda felan bulundular  insanlar saat 09.05 de siren sesini duyunca trafikte durup saygı duruşunda bulundular felan feşmekan... tv de haberler bir dünya ıvır zıvır dolu, peki gazetelerne alemde dersiniz.
vakit zaman yeni şafak ve yeni asyayı inceleme fırsatım oldu... birde milli gazeteyi. internet vasıtası ile tüm gazetelerin ana sayfasını 35 ulusal gazeteden sadece 4 ü mustafa kamalin ölüm yıldönümü ile ilgili gazetenin manşetine ve ana sayfasında yer vermemiş Birgün, Milli Gazete Taraf ve Yeni Asya ...(milli gazete taraf ve birgünü tam olarak inceleyemedim) yeni asya ve taraf gazeteleri ise m.kamal ile ilgili tek bir habere dahi imza atmamış(tarafta m.kamal ile ilgili hilal kaplanın bir eleştiri yazısı var). olması gereken de bu aslında, Akitin yağtığı ise tam bir demogoloji, m.kamalin zamanında yaptıkları (resmi tarihin birçok belge ve gerçeği gizlediği halde) ortada iken tutup ana sayfada m.kamal resmini vermeye ne gerek var... ayıp tek kelime ile.. hem bir davayı savunacaksınız hemde takiye adı altında bu topraklarda 80 yıldır çekilen eziyetin sorumlusu olan şahısın ölümü ile ilgili ana sayfanıza haber koyacaksınız... en azından bazı takiyyeciler gibi rahmet bari okumamışsınız ama yaptığınız ile söylemeleriniz 10 kasım 29 ekim 23 nisan 19 mayıs ve 30 ağustosta hiç uyuşmuyor.... Bunun hesabını öteki tarafta sorarlar haberiniz olsun..

8 Kasım 2010 Pazartesi

Kasımpaşa 1 Bülent Yıldırım 1

Ligin mütevazi takımı Kasımpaşa inönü deplasmanında hakem bülent yıldırıma rağmen 1 puanı almayı başardı. Bülent yıldırım işi o kadar ileri götürdiki 4 dk uzatma verdiği maçta 90+5. dakikada beşiktaş lehine nihatın göz göre göre kendini yere atmasına görmesine rağmen erdiği uyduruk penaltıyı flash transfer !!!!! gutinin vuruşunda kasımpaşa kalecisi tolga çıkararak takımının 1 puan almasını sağladı. 4 dk uzatma verilen maç 98. dk oynanırken sona erdi.Maçın sonucu Kasımpaşa 1 Bülent Yıldırım BJK 1.... Kasımpaşa sahada 16 kişi oyanyan rakibine kendini ezdirmedi.