Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

17 Aralık 2010 Cuma

Başöstüsü mağdurları ; Okul Bitti Şimdi İş Arıyorlar


OKUL BİTTİ; ŞİMDİ İŞ ARIYORLAR

Yasak yüzünden binlerce başörtülü kadın dünyaya açıldı.
Bir başörtüsü diasporası bile oluştu.
İyi okullarda mezun olan başörtüsü şimdi iş arıyor. Onların hikâyesi.


(Merve Kıyak)
Şükran Erdem, Haziran 1996’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Hevesli ve başarılıydı. Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda 5. olmuştu. Hedefi, akademik kariyer yapmaktı. Bir gün, okulun koridorlarında, Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun gözüne Erdem’in başörtüsü çarptı. Alemdaroğlu, kendisine “kılık kıyafet kanunu ve yönetmeliklerine aykırı” şekilde görev yapamayacağını söyledi. Araya hatırlı kişiler girince, Alemdaroğlu “peki” diyerek şart koştu: Erdem ortalıkta görünmeyecekti. Hatta bunun yolunu da buldu, Erdem’i birkaç kitap, bir iskelet ve bazı tıbbı malzemelerin sergilendiği Genel Cerrahi Müzesi’nde görevlendirdi. Bir süre sonra, Erdem’i başörtülü bir ziyaretçisiyle bölüm koridorunda gören Alemdaroğlu bu kez daha radikal bir karar aldı ve Erdem’i müzeye kapatıp kilidini görevliye teslim etti. Her sabah müzeye girdikten sonra kapı üstüne kilitlenen Erdem ancak öğle tatilinde veya ihtiyacı olduğunda dışarı çıkabiliyordu. Üç ay sonra genç kadın duruma isyan etti ve konu basına yansıdı. Hararetli tartışmalar yaşandı. Olay, TBMM İnsan Hakları Komisyonu raporlarına girdi. Böylece 1982’den beri rafa kaldırılmış olan başörtüsü yasağı İstanbul Üniversitesi’nde yeniden uygulanmaya başlandı. Erdem görevinden ayrıldı. Bugünse akrabaları aracılığıyla “Yeni bir düzen kurdum. O günleri hatırlamak ve geri dönmek istemiyorum” diyor. Fakat onun başından geçenler, pek çok insanın hayatını etkiledi. Başörtüsü yasağı, Türkiye’de okuyamayan binlerce gencin yurtdışına gitmesine neden oldu. Bir türban diasporası yarattı.

Aslında bu konu, 1950’lerden beri ara ara gündeme geliyordu. O yıllarda kamusal alanda başörtüsü taktığı için tepki gören Dr. Hümeyra Ökten Suudi Arabistan’a yerleşti. 1967’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan başını örttüğü için okuldan atılınca, Türkiye’deki ilk öğrenci eylemi yapıldı. 1982 – 1997 arası başörtüsü pek sorun olmadı. Ancak 90’lar farklıydı. Önce başörtüsü yerine “türban” demeye başladı Kemalist kesim. Üniversitelerde kurulan “ikna odaları” genç kızlara başörtülerini çıkarmalarını salık vermek içindi. Sonuç beklendiği gibi olmadı. Eğitimine başörtüsüyle devam etmek isteyen pek çok genç kız, bir dönem Fethullah Gülen’in “İslam’ın ilk emri oku’dur, bunun için başınızı açın” yaklaşımına uyarak başını açtı ama bir bölümü taviz vermedi. Türkiye de artık eski Türkiye değildi. İmkânlar artmış, İslami kesim de bu kez engellere karşı daha hazırlıklıydı. Bu gençler yurtdışına gitti ve bir kapı araladılar.

(yasemin cerrahoğlu)




Önce Azerbaycan’daki üniversitelerde okudular. Sonra yurtdışında Gülen hareketinin okulları yayılmaya başladı. Önder (İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği), Akder (Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği), Wonder gibi oluşumlar eğitim almaya yurtdışına gidecek gençlere yol gösterdi, burs verdi, yurtlar kurdu. Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve Bilim Sanat Vakfı maddi destek oldu. Kız çocuklarını okutmamakla eleştirilen İslamcılar, Avrupa’da eğitim görüp dönen kızların başlarını açmadıklarını ve dini inançlarına daha sağlam bağlandıklarını görünce fikir değiştirdi, yurtdışı alternatifine ikna oldu. Böylece başta Amerika ve İngiltere olmak üzere, Almanya, Kanada, Avusturya, Macaristan, Polonya, Azerbaycan, Lübnan, Mısır, Suriye, Malezya, Endonezya, Bosna Hersek, Makedonya ve hatta Güney Kore’ye bile giden oldu. Kesin bir rakam vermek mümkün olmasa da en az birkaç bin öğrenci (Bugüne dek sadece Wonder 1000 öğrencinin Avusturya’ya, Akder ise 125 öğrencinin çeşitli ülkelere gitmesini sağladı) dünyanın dört bir yanına dağılarak türban diasporasını oluşturdu.
Bu diasporanın hakim kesimi genç kadınlar. “İkna Odaları” ve “28 Şubat Sürgünleri” isimli kitapların yazarı ve kendisi de yasak mağduru Gülşen Demirkol Özer “Sistemin en kolayı avı, kadınlar. Daha radikal erkekler bu süreçlerde hiçbir mağduriyetle karşılaşmadı” diyor.
Yurtdışına gidebilenler şanslıydı, ya kalanlar? “Yasak nedeniyle kayıp bir nesil oluştu. Pek çok kadın başını açmak zorunda kaldı, tepki gördü. Doktor, avukat, mimar olacakken kendilerini boşlukta buldular” diyor Özer. Aynı nedenlerle eğitim için Malezya’ya giden Tubanur Sönmez de burada kalan pek çok arkadaşının okulda başını açıp dışarıda kapatarak çift kişilikli bir hayat sürdürmeye başladığını ve psikolojik destek almak zorunda kaldığını anlatıyor.
Şanslı olanların en çok tercih ettiği iki ülke Bosna Hersek ve Avusturya. Hatta Bosna’da bu ihtiyacı gidermek amacıyla üniversiteler bile açıldı: Uluslararası Saray Bosna Üniversitesi (IUS) ve Gülen cemaatine
bağlı Burç Üniversitesi. 2004’te açılan, İngilizce eğitim veren IUS’un bugün 1350 öğrencisi var. 350 – 400’ü Boşnak, Moğolistan’dan Kanada’ya 23 ülkeden yabancılar da var, başörtülü ve başı açık Türk öğrenciler de.
Dört yıldır Bosna’da yaşayan, kendisi de 28 Şubat döneminde öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalan Hatice Çelik, “Türkiye’de olmayınca, Bosna’da bir cep Türkiye’si, bir özgürlük alanı yarattık” diyor. Türkiye’de baskılardan bunalan başörtülü kızlar için Saraybosna taze bir soluk olmuş. “Burada Türkiye’dekinin aksine çark tersine dönmüştü” diyor 22 yaşında, mimarlık okuyan Esra. İstanbul’daki Eyüp İmam Hatip Lisesi’nden mezun Emine de söze karışıyor: “Burada kimse bizi yargılamıyor. Ne Boşnaklar, ne Amerikalı ne de açık öğrenci arkadaşlar.” Beş yıldır Bosna’da psikoloji okuyan bir başka Esra, “İnsan gibi yaşamayı öğrenince, zamanında çektiğimiz sıkıntıları unutuyoruz. Burada aylar geçirdikten sonra İstanbul’da ters bir şey yaşayınca tahammülüm azalıyor. Burada böyle bir dert yok. Mesela ateist hocamız bize inanılmaz bir şevkle ders anlatıyor” diyor.

(Ümran Çelik ve Fatma Kalfaoğlu)


Heyecanla konuşan Bosna’daki Türk genç kızların yaşları 18 ila 22 arasında değişiyor. Türkiye, “türban yasağı kalktı” haberleriyle çalkalanırken, onlar temkinli. “Daha önce o kadar çok sevinip sonra hayal kırıklığına uğradık ki, artık heyecanlanmamayı yeğliyoruz” diyorlar. Anayasa Mahkemesi’nin 2008’deki türban düzenlemesini iptal kararı onlar için hâlâ taze bir hayalkırıklığı. Okula bu sene giren, imam hatip lisesi mezunu ve milletvekili olmak isteyen Kübra “Bu sene katsayı sorunu yok diye deli gibi çalıştık, dershaneye gittik. Sonra Nisan ayında, sınava bir ay kala, Danıştay’ın kararıyla katsayı kararı iptal oldu. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam” diye açıklıyor tedbirli halini. 
“Her şerde bir hayır vardır.” Türban yasağı hayatınızı nasıl etkiledi sorusuna, hep verilen cevap bu. “Bu yasak olmasaydı, yurtdışında okumayı düşünemezdim bile” diyor çoğu. Viyana’da okumuş, şimdi Bosna’daki üniversitede ders veren bilgisayar mühendisi öğretim görevlisi, “Bu yasak olmasaydı, gözümüz bu kadar açık olmazdı” yorumunu yapıyor. Siyaset bilimi okuyan Ayşenur “Aslında bu yasak, yasağı yapanların aleyhine döndü. İnsanlar okudu, dil öğrendi, dünya gördü. Aslında bu başörtüsü muhabbetleri, bizim eğitim seviyemizin çok gerisinde” diyor. Bu gençlerin yüksek eğitimi, dünya görgüsü, kadın erkek eşitliği gibi laflar etmesi, bazen kendi çevrelerinde bile garipsenebiliyor.
Hemen hepsinin mazisinde yasakla tanışma hikâyeleri var. Zeynep, muhafazakâr kesime ait bir okulda mezuniyet töreninde, medya orada diye diploma almak için sahneye çıkarılmamış. Ayşenur ve kardeşi ilkokulda İstiklal Marşı okunurken, başörtülü sıraya girdikleri için müdürden azar yemiş. Esra ise, daha 2. sınıfta öğretmen “dindar insanlar cahildir, cehalet içinde yaşar, ölürler” deyince, itiraz edip “ailemde herkes üniversite mezunu, iki dayım profesör, annem iki dil bilir, babam ilahiyat fakültesinde görevli. Cehaletten kastınız nedir” diye sorunca, disipline gitmiş.
Türban diasporasının en çok tercih ettiği ülkelerden Avusturya’ya ilk gelişler 2000’e dayanıyor. Eğitimin çok ucuz olması (dönem başına 370 Euro), üniversiteye girişte sınav olmaması (Türkiye’de dört yıllık bir bölümü kazanmak yeterli) ve okulların Türkiye’de denkliği olması bu ülkeyi cazip kılıyor. Bu avantajlar son 10 yılda 2 bine yakın Türk genci Avusturya’ya çekmiş. Öte yandan Avusturya’da öğrencilere yardımcı olan Wonder gibi organizasyonlar okul dışında da seminer ve kamplar düzenliyor. Bugün İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucularından Prof. Mustafa Özel, Ömer Dinçer, Başbakan’ın danışmanı Nabi Avcı, İskender Pala gibi önemli isimler Avusturya’ya gençlere eğitim vermeye gelmiş. Ancak yine de Avusturya’da iş bulmak çok güç.
Hemen hiçbiri yasak konusunda öfkeli değil, daha ziyade kırgın. Ama Bosna’daki IUS’un çaylaklarından biri var ki intikam istiyor: “Türkiye’de bir takım şeyler aşılacaksa, bazı bedeller de olmalı. Böyle bir özgürlüğün kısıtlanmasının ne demek olduğunu anlamalarını istiyorum. Mesela onların çok sevdiği bir şey, çikolata yemek onlara yasak olsa da neler yaşadığımızı anlasalar.” Bosna’da okuyan psikolog adayı Elif “Halkın bizim gibi insanlara tepkisi olduğunu düşünmüyorum” diyor. “Şu an tepki aldığımız kişiler aydın, entelektüel görünen, kartel sahibi kişiler. Medya bunu böyle lanse ettiği için biz hâlâ ‘öteki’ olarak anılıyoruz. Buna direnen çok az. Suçlamıyorum. Kim 6-7 yaşındaki çocuklara ‘kara cahil’ diye anlatılsa, aynı etki oluşur.”
Yasağın kalkmasının çözümün daha ilk aşaması olduğu kanısındalar. 27 yaşındaki Sümeyye Kuşakçı Viyana’da okumuş, şimdi IUS’da öğretim görevlisi. Ona göre, mevcut durum yetersiz. “Bu kadar seneden sonra, sadece bu yasağın kalkması beni tatmin etmeyecek. Çok daha ciddi bir adım olmalı. Talep ettiğimiz özgürlük, yaşamın her alanında başörtülü insanların özgürce hareket edebilmesi olmalı.” Siyasi engeller aşılsa da yasak, hayallere de sirayet etmiş genç zihinlerde. 17 yaşındaki Hilal gelecek planlarını anlatıyor: “Kapalı olarak odamda oturup psikolojik danışmanlık yapmak istiyorum. Zaten kızlar ya mimarlık ya psikoloji ister.” Konuşurken birden farkına varıyor ve “Yahu hayallerimiz bile kısıtlı” diyor.
Peki diaspora ülkeye geri döndüğünde, sosyal yaşam nasıl olacak? Hemen hepsi çalışmak istediğini söylese de anneliğin en kutsal görev olduğunu ekliyorlar. Kuşakçı’nın tahmini okuyanların yüzde 50’nin çalışma hayatına katılacağı yönünde. Öte yandan Avrupa’da işe kabul edilmek hiç kolay değil. Özellikle de başörtülüler için.
Avusturya’daki şu anki Türkiyeli öğrenci sayısının 1200 olduğunu, bu gruptaki 650 kız öğrenciden 617’sinin başörtülü olduğunu söyleyen UETD (Union of European Turkish Democrats) basın sözcüsü Ercan Karaduman, başarıyla mezun olan 160 genç kızdan sadece 1’i mezuniyetinin hemen ardından iş bulabildiğini belirtiyor. “Kamu sektörü ya da satış ve ön planda olması gereken mesleklerde bilhassa başörtülülerin iş bulmaları daha da güç” diyor MÜSİAD Avusturya sekreteri Seyfullah İlyas.
Başarı hikâyesi de yok değil. Ayşegül İlhan, Düzce İmam Hatip Lisesi’nden Viyana’ya gelip dört buçuk senede tıp fakültesini bitirmiş, istatistiklerde yüzde birlik bir kesime giren Ayşegül, fakültesinin akademik kadrosuna alınmış, doktorasına başlamış. Avusturya’da hastanede çalışan başörtülü tek doktor. Şeyda Beyaz İnce de bir diğer örnek. Zevkli giyimi, kendine güvenli ve nazik tavırlarıyla dikkat çeken bir genç kadın. 2001’de Viyana’ya ilk gelenlerden, mimarlık okumuş. Mezuniyet sonrası tüm arayışlarına rağmen iş bulamamış. Yarım kalan doktorasını tamamlamak ve evlilik nedeniyle geri döndüğü Viyana’da halen dünyaca ünlü mimar Zaha Hadid’in yanında doktorasını yapıyor.
Ama Eski Kıta’da aşırı sağ hızla yükseliyor. Hemen her ülke göçmenlere karşı tedbirler alıyor. Avusturya da 2011 itibariyle yabancı öğrencilere sınav getiriyor. Bosna’da bile, her ne kadar Türkiye’ye bakış pozitif olsa da çeşitli kesimler endişeli. Komünizmin mirası hâlâ güçlü. “Yeni Osmanlı” ifadesi de ürkütücü gelebiliyor Bosnalılara. Kıssadan hisse, sancılı üniversite serüvenini nihayet geride bırakmış görünen başörtüsü artık iş kapısında ve bu konuda ilk tercihleri ülkeleri. Ama iş bulmak  Türkiye’de de zor. 2002 – 2006 arası aynı nedenlerle eğitimine Malezya’da, siyaset bilimi okuyarak devam eden Tubanur Sönmez de kolayca iş bulamamış, halen İstanbul’da yüksek lisansına devam edip kendi işini yapıyor. Önce Viyana ardından İngiltere’de işletme okumuş Pınar Gün Yiğit ise Türkiye’deki iş başvurularında benzer tecrübeler yaşamış: “Almanya merkezli bir market zincirine gittim, Almancamın olması da avantajdı. CV’mi bıraktım, hemen aradılar. Resmimi gördükten sonra olumlu giden görüşme birden yön değiştirdi.”
 Yasaksız bir Türkiye 10 yıl sonra nasıl bir ülke olur, sorusuna Kuşakçı yanıt veriyor: “Başörtüsüne direkt karşı olanlar inşallah korktukları şeyin olmadığını görürler. Bir arada Türkiye’nin yarınları için çalışabiliriz.” Ardından çuvaldızı kendi çevresine batırıyor: “Bizler için de maalesef 28 Şubat süreci ve sonrası, çok ciddi bir deneme dönemi oldu. İslami yaşayışımız, İslam’ı hayatımızın içine ne kadar koyduğumuzla ilgili çok ciddi çelişkiler yaşadık. Tesettür, sadece başı örten, 90’a 90 bir bez parçası değil. Erkekler için de böyle. Müslüman olmak sadece erkeğin eline gümüş yüzük takması, bayanlarla tokalaşmaması değil. Bu iş hayatınızdan çalışanlarınızla ilişkilerinize kadar her şeyi kapsamalı. Biz senelerce diğerinin hakkaniyetli olmadığını düşündük. Eskiden bu ülkeyi sol kesimden insanlar yönetiyordu, onların bir elit burjuva tabakası vardı. Bugün Müslüman burjuvası var, hiç fark yok. Bir alternatif üretememişiz.” Şeyda Beyaz İnce de “Biz yeni bir jenerasyon, yeni bir kuşağız. Eğitimli ve moderniz” diyor. “Eğitimimiz ve kültürümüzle Türkiye’ye ve Avrupa’ya katabileceğimiz çok şey var.”
Başörtüsü yasağının tartışılması konunun sanıldığından daha girintili çıkıntılı olduğunu gösteriyor. Mesela yasağın kalkmasıyla, kadınların başörtülü ya da başörtüsüz kimliklerine takılıp kalmadan niteliklerine göre değerlendirildiği bir ortamda fırsat eşitliği gelişebilir. Bu mevcut durumda mağduriyete güvenen, bir tür türban kontenjanı kullanan kadınlar için bile sarsıcı olabilir.
Kamuoyu araştırmacısı Tarhan Er-dem’in Türkiye’de başını örtenlerin sayısının 14,6 milyondan 17,9 milyona çıktığını belirtmesi, sosyal bir korkuyu açıklıyor olabilir. ABD’de okumuş olan Kübra ise “Dış
görünüşüne bakarak insanları yargılamamak gerektiğini de öğrendim” diyor. Zor süreçler dindar muhafazakâr kesimin de kendi “öteki”sine daha açık olmasını sağlıyor olabilir.
ARASPOT
“Bu yasağı bize reva görenler de bir süre çok sevdikleri bir şeyden mahrum kalsınlar. Mesela çikolata yemek yasak olsun, neler yaşadığımızı anlasınlar.”
“Yasak çoktan başarıya ulaştı, hem de İslami kesimde bile. İşe alımlarda tercih edilmiyoruz.”
“Artık sadece başörtülülerin üniversiteye girebilmesi beni asla tatmin etmez. Kamusal alanda da başörtüsü serbest olmalı.”


Yeryüzü Haber.com- Newsweek Türkiye Dergisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder