Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

16 Mart 2010 Salı

Kampus web Açıkca Peygamber efendimize hakaret ve iftira edip Misyonerlik yapıyor

 "Tanrı var mı " isimli kendi sürdükleri tezde 5. madde de

 6. Tanrı'nın diğer esinlemelerinden farklı olarak İsa Mesih, Tanrı'nın en açık ve en özel resmidir.

"""""Niçin İsa Mesih? Büyük dünya dinlerine baktığımızda Buda'yı, Hz. Muhammed'i, Konfüçyüs'ü ve Musa'yı görürüz; bu kişiler kendilerini ya öğretmen ya da peygamber olarak tanıtmışlardır. Bu kişilerden hiç birisi Tanrı olduğunu iddia etmemiştir"""""". Şaşırtıcı şekilde, İsa Mesih bu iddiada bulunmuştur. İsa Mesih'i bütün diğerlerinden ayıran budur. İsa Mesih, Tanrı vardır ve sizler de O'na bakıyorsunuz demiştir. Babası hakkında konuşmuştur, ancak bu bir ayrılığı işaret eden değil tüm insanlıktan farklı olan bir birliği ifade etmiştir. İsa Mesih, "Beni gören beni göndereni de görmüş olur, Bana inanan Baba'ya da inanmış olur" demiştir.
Yuhanna 8:12 "İsa yine halka seslenip şöyle dedi: «Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.»"
İsa Mesih, sadece Tanrı'ya ait nitelikleri üstlenmiştir: insanların günahını affedebilmek, günah alışkanlığından kurtarmak, onlara cennette sonsuz yaşam ve bol yaşam vermek. İsmi geçen öğretmenler insanların sözlerine odaklanmasını isterken İsa Mesih farklı olarak insanların kendisine odaklanmasını istedi. İsa Mesih, "Benim sözlerimi izle, gerçeği bulacaksın," demedi ancak ( Yuhanna 14:6 ) "İsa ona, «Yol, gerçek ve yaşam ben'im» dedi. «Benim aracılığım olmadan Baba'ya kimse gelemez" dedi.


Yukarıda üzeri renkli olarak belirtilmiş olan yazıda Peygamber efendimizin açıkca (haşa)Allahın var olmadığını söylediğini Kainatın Efendisine iftira ediyorlar. Bu kişileri Allaha havale ediyorum.YArabbi bu soysuz, nesebi bozuk kişileri kahreyle. Bizlerede sabır ve merhamet ihsan eyle

Konya da Ulaşım fiyatlarına 1 senede 2. zam





 Konya'da, ulaşım harcama girdilerinden dolayı artan maliyetler nedeniyle toplu ulaşım ücretlerinde yeni düzenlemeye gidildi. Yeni ücretler 10 Şubat Çarşamba gününden itibaren uygulanmaya başlandı. Konyada 2009 yılı temmuz ayında 10-15 krş zam yapan Konya BB aradan 6 ay dolmadan tekrar fahiş fiyatta zam yaptı. Günde 1,7 milyon insanın kullandığı tahmin edilen toplu taşıma araçlarına maliyetler karşılanmıyor diye zam yapılması tamamen saf kandırmacası. 

 Türkiyenin en düz yerleşimine sahip olan Konyada belediye otobüslerinin en uzak mesafesinin 40 dk geçmemesine rağmen ulaşımın en ucuz büyükşehir ve il olarak övüdüğümüz Konya şuan itibariyle Türkiyenin en pahalı şehir ulaşımı kullanan 9. ili konumuna yükselmiş bulunmaktadır.



 Aşağıda Dünya Şehirlerinde Ulaşım Ücretlerini


ATİNA (YUNANİSTAN)

Otobüs, troleybüs, tramvay aylık kart fiyatları şöyle:

Aylık Serbest: 17,50 Avro (30 TL)

İndirimli Aylık Serbest: 8,80 Avro (15 TL)

Atina'da aylık olarak satılan kart alındığında (30 TL) otobüs ve tramvaya günlük sınırsız biniş ücreti sadece 1 YTL'ye geliyor. Bir gün içinde Atinalılar istediği kadar toplu taşıma aracına sadece 1 TL tutarında bir ücret ile binebiliyor.

Günde en az iki kez toplu taşıma aracı kullanıldığı düşünüldüğünde Atina'da otobüse bir biniş 50 Kr'a düşüyor. Dolayısıyla konya'daki ulaşım ücretinin Atina'ya göre bir buçuk kat daha pahalı olduğu ortaya çıkıyor. Öte yandan, Yunanistan'da kişi başına düşen milli gelirin (17 bin 200 USD), Türkiye'nin (8 bin 500 USD) iki katı olduğu da göz önüne alındığında
MOSKOVA (RUSYA)

Moskova metrosunda 20 binişlik bilet 230 Ruble (9,40 USD) = 11 TL. Bu durumda tek biniş hakkı 55 Kr'a geliyor. Bunun anlamı, Moskova'daki ulaşım ücretinin Konya'dan bir buçuk kat daha ucuza geliyor olması... Rusya'nın kişi başına düşen milli geliri 5 bin 780 dolarla Türkiye ile (5 bin 500 USD) hemen hemen aynı. Ancak Konyalılar Moskovalılara göre ulaşım ücretine yaklaşık 1,5 kat daha fazla para ödüyor.

PRAG (ÇEK CUMHURİYETİ)

Otobüs, metro, tramvay ve troleybüs olmak üzere tüm ulaşım türlerinde sınırsız geçerli aylık kartların fiyatı şu şekilde:

Yetişkin (Tam): 460 Kc (30 TL)

5-15 Yaş Arası Herkes: 115 Kc (7,5 TL) (yüzde 75 indirim)

15 Yaş üzeri Öğrenciler: 230 Kc (15 TL) (yüzde 50 indirim)

60 Yaş Üzerindekiler : 230 Kc (15 TL) (yüzde 50 indirim)

Aylık ücret 30 güne bölündüğünde Praglılar tam bilette toplu ulaşım araçlarına günlük 1 TL'ye sınırsız biniş hakkına sahip oluyor. 15 yaşına kadar ise öğrenci olup olmadıklarına bakılmaksızın herkes günlük 25 YKr'a istediği kadar toplu taşıma aracına binebiliyor. Praglılar günde iki kez toplu taşıma aracı kullandıklarında 0,50 YKr tek biniş fiyatı ortaya çıkıyor. Yani Konyada'daki toplu taşıma ücretinin Prag'a göre 0,5 kat daha pahalı olduğu görülüyor. İndirimli bilette ise fark daha da açılıyor. Prag'da öğrenciler günde 50 YKr'a sınırsız toplu taşıma kullanıyor. Günde iki kez bildiğinde tek biniş ücreti 25 YKr'a düşüyor. Konyada'da ise öğrenci kartında tek biniş 0,80 TL olduğundan Konya'daki öğrenciler Praglı öğrencilere göre 3,5 kat daha pahalı otobüse binmek zorunda kalıyor.

Çek Cumhuriyetinde kişi başına düşen milli gelir 12 bin 900 dolarla Türkiye'nin aynı düzeyde Sayılır... Yani bir Praglı bir Konyalıdan 0,5  kat fazla kazanıyor ancak, otobüse 0,5 kat daha ucuza biniyor. Yani ulaşımın reel olarak (0,5x4,5=2,25) aslında 2,5 kattan daha pahalı olduğu ortaya çıkıyor.

SEUL (GÜNEY KORE)

Seul Belediyesi'nin son derece çağdaş ulaşım kartı ile Seul'de yaşayanlar tam bilete 800 Won = 0,85 USD= 1,2 TL, öğrenci biletine 400 Won= 60 Kr ücret ödüyor. Tam bilet fiyatı olarak konya'dan yüzde 33 daha ucuz olduğu görülüyor. Bu yakın bir fark olarak düşünülebilir. Ancak Güney Kore'de kişi başına milli gelir 20 bin USD olduğundan Seul'de yaşayanlar bir Konyalıya göre yaklaşık 3,5 kat fazla kazanıyor. Bu fazla kazanca karşın bile, toplu ulaşıma tam bilette yüzde 33 daha az ödüyor. Seul'deki öğrenciler ise Konya'dan 0,4  kat daha ucuza otobüse biniyor. Milli gelir hesaba katıldığında ise Seul'de tam bilet fiyatının 4,5 kat, öğrenci bileti fiyatının Konya'dan 7,9 kat pahalı olduğu ortaya çıkıyor








Bu da Konya BB sinin toplu ulaşım fiyatları
 Konya Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Kurulu (UKOME), ilgili kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımı ile yaptığı toplantıda, toplu ulaşım araçlarında kullanılan elkart ve elektronik bilet ücretlerini yeniden belirledi.
 UKOME’nin konuyla ilgili aldığı kararda, toplu ulaşım harcama kalemlerinde meydana gelen artışlar nedeniyle otobüs ve tramvaylarda kullanılan elkart ve e-bilet taşıma ücretlerinin yeniden düzenlenmesine ihtiyaç olduğu belirtildi.
Yeni düzenlemeye göre Konya'da toplu ulaşım araçlarında kullanılan elkartların yeni avantaj oranları şöyle olacak:


İndirimli elkartlarda;


- 60 TL dolumda bir biniş ücreti 70 KR,
- 40 TL dolumda bir biniş ücreti 73 KR,
- 20 TL dolumda bir biniş ücreti 75 KR,
- 10 TL dolumda bir biniş ücreti 76 KR.


Sivil elkartlarda;


- 60 TL dolumda bir biniş ücreti 96 KR,
- 40 TL dolumda bir biniş ücreti 1,00 TL,
- 20 TL dolumda bir biniş ücreti 1,03 TL,
- 10 TL dolumda bir biniş ücreti 1,05 TL.


UKOME, aynı kararda toplu ulaşım araçlarında kullanılan elektronik bilet ücretlerini de; 2 binimlik 2.75 TL, 5 binimlik 6.00 TL olarak düzenledi. 

12 Mart 2010 Cuma

Deprem aslında bir devrimdir, anlayana...



Kerpiç bir Anadolu gerçeğidir!
Toprak saman ile karıştırılır. Bu karışım su ile çamur haline getirilir. Çamur tahtadan kalıplara dökülür ve güneş altında kurumaya bırakılır.
Kuruyan bu çamurlar, arasına yine çamur sürülüp birbirine yapıştırılır, üst üste konularak binalar yapılır.
Bu evler yapılırken ne inşaat teknikleri, ne statik ne de depremler düşünülür.
Düşünülen şey sadece çoluk çocuk yaşanılacak dört duvar arası kapalı bir mekandır.
'Başımızı sokacak dört duvar arası bir yerimiz olsun yeter' diye düşünür insanımız.
Bu kadar da kanaatkârdır!
Fukaralığın adı kanaatkârlık olur!
Yapılabilecek "en güzel şey"i yapar fakir köylümüz.
Kanaatkârlık en büyük sermayesidir.
İnsanımız türküsünü bile yapmıştır. Güzel bir türküdür o İbrahim Tatlıses'ten dinleyince...
Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı
Binayı kurar iken gördüm Leyla'yı.
Leyla başıma açtı türlü belayı
Ah Leyla Leyla Leyla etme bu nazı
Gel barışalım babam kıysın nikâhı.
Kerpiç kerpiç üstüne kurdum bir sıra
Leyla'dan haber aldım gitmiş Mısır'a
Koyun olsam yayılsam arkası sıra...
Yani kerpiç evler yapılırken bile ne hayaller kuruyor insanoğlu.
Başını sokacak bir dam yapabildiği zaman ne depremi düşünür ne de başka bir felaketi.
Sadece ve sadece Leyla, varsa yoksa Leyla...
Anadolu'da köylerin çoğunluğu yüzyıllar öncesinde olduğu gibi hâlâ kerpiç kullanılarak inşa ediliyor.
Ne acı değil mi?
Yıl 2010, nüfusumuzun kayda değer bir bölümü hâlâ ilkel şartlarda yaşıyor.
Yine ne acıdır ki ancak bir deprem olup kerpiç binalar insanımıza mezar olunca anlıyoruz bunu.
Deprem olmasa her şey olduğu gibi sürüp gidecek, kıyamete kadar.
Onun için deprem gibi umuma gelen afetler, felaketler bazı canları alır, yakıp yıkar ama yine umuma çok büyük mesajlar verir.
Deprem, zihinleri kuşatır, zihinlerin statiğini değiştirir.
Değişim zamanı olduğunu hatırlatır.
Zihinlerde adeta devrim yapar.
İnsanımızın kayda değer bölümünün 21. Yüzyıl'da neden hâlâ kerpiçten yapılma derme çatma evlerde iskan ettiğini, neden fukaralığa düçar olduğunu hatırlatır.
İnsana o şiddetli, dağdağalı, gürültülü sarsıntısıyla çareyi de dayatır.
O şiddetle, çeşitli bahanelerle tıkalı çözüm kanallarını da açar.
Herkese bu çağda böyle yaşayanlarda mı varmış dedirtir.
Kör gözlere gösterir gerçeği bütün çıplaklığıyla.
Deprem deyip de geçmeyelim.
Deprem sadece ölüm demek, yıkılış demek, çaresizlik demek değildir.
"Köylü Türk'ün efendisi midir" yoksa "fukarası mıdır" öğretir herkese.
Anlayana bir devrimdir deprem.

950 adet patlamaya hazır el bombası taşıyan cesur türk şöförü

Ankara girişinde yakalanan bomba dolu kamyon espri konusu oldu. Artık nakliye firmaları ilanlarının altına 'itinayla mühimmat taşınır' ibaresini yazdıracakmış! Aslında olayın espri kaldırır tarafı yok ve mühimmatın da itinayla taşınmadığı çok açık.

Henüz Genelkurmay Başkanlığı'ndan resmi açıklama gelmedi. Ancak karargâhtan iyi haber alan akredite gazetecilerin söylediklerine ve Muğla Alay Komutanı'nın açıklamasına bakılırsa, bu rutin uygulamaymış. Askerlik yapan herkes söz konusu açıklamaya inanmakta zorlanır. Palaska ve botun bile kutsal emanet olarak algılandığı ve kaybı halinde askerliğin yanacağına inanılan kurumdan bahsediyoruz. Pazardan patates almaya giden arabada G3 uzun namlulu tüfek taşıyan askerlerin bulunduğuna hepimiz şahit olmuşuzdur. 950 tane çalışır vaziyette el bombasını, hiç emniyet tedbiri almadan şehirlerarası nakletmeyi normal karşılayacak bir tek Türk vatandaşı bulmak kolay değil. Sözüm bazı medya organlarından dışarı. Albay Dursun Çiçek'in askerî savcılıktan karşılaştırma işlemi için sahte imza atmasını bile sorgulamayan gazetecilerden daha fazlası beklenmemeli.

'Böylece daha ekonomik taşıtma' yapıldığı beyanatı da ikna edicilikten uzak. Bunlar, eski genelkurmay başkanına bir milyon liraya zırhlı araba alabilen, istediği bütçeyi Meclis'ten ayakta alkışlanarak çıkarabilen kurumun söyleyebileceği mazeretler değil. Orgeneral Hasan Iğsız'ın 17 şehit verdiğimiz Aktütün baskınından sonra 'ödenek yokluğundan karakolların taşınamadığı' açıklaması gibi tepki çekebilecek bir mazeret. Kurtuluş Savaşı'nda ayağındaki çorabı çıkarıp askerine giydiren halkımız bunu hak etmiyor.

Yük götürdüğü yerden boş dönen kamyonlara mühimmat yükleyip nakletmenin rutin işlem olduğunu doğru kabul ettiğimizde yine sorun hallolmuyor. Özrü kabahatinden büyük vaziyeti... 33 erin şehit olduğu eskortsuz ve korumasız nakil kadar ürkütücü bir durum. Prosedüründe yol boyunca emniyet müdürlüklerine bildirilmesi, polis nezaretinde il sınırlarında teslim edilmesi biçiminde mecburiyetler varmış. Herhalde öyledir. Fakat teamül ya da kanuni yöntemlerini bilmesek dahi düz mantıkla yapılanın yanlış olduğunu görüyoruz. Bahse konu mühimmatın emniyetli şekilde nakledilmesi gerekiyor. Emniyetli tanımının içine ele geçirilmeme ve kazalara sebep olmama giriyor. Polise ihbar eden kişi kötü niyetli olsaydı ve terör örgütleriyle bağlantılı bulunsaydı; şu anda bomba yüklü 'kayıp' kamyonu mu konuşuyor olacaktık? Belki de haberimiz bile olmayacaktı. Ama o kamyon kötü insanların eline geçecekti. Bunun hesabı nakliye şirketinden mi sorulacaktı? Evden eve nakliyede cam eşyalarımızı sigortalayan firmaları tercih ediyoruz. Bombalar için de böyle bir teminat alındı mı acaba! Güvenli taşımanın diğer boyutu ise kazalardan korunma. Önünde arkasında eskort ve uyarıcı bulunmayan bomba yüklü araç -Allah korusun- ya trafik kazası yapsaydı? Bir yolcu otobüsüyle veya kimyasal madde taşıyan araçla çarpıştığını düşünebiliyor musunuz?

Konuyla doğrudan ilgili değil ama söylemeden geçemeyeceğim. Minarelere kılıf bulma üstadı medyanın TRT hakkındaki rahatsızlığı nüksetti. Eskiden bakanlar resmigeçit yapıyor diye alay konusu olan kurum, habercilik yarışına ortak olunca da eleştiriliyor. Bomba yüklü kamyon haberini en hızlı verenlerdendi TRT. Haberi doğru çıktığı için yerden yere vurulan televizyon bize has bir tuhaflık. Memur zihniyetini terk edip, oyunu kurallarına göre oynayan, sahada kora kor mücadele eden TRT, Ergenekon rahatsızlarının eleştirilerine hedef oluyor. Ben olsam bu eleştirileri doğru yolun işareti sayardım

Truva atı Demirel..Demirel Sağcıların içindeki ajan!!!

Kim bu Demirel?

Zor bir soru sorduğumun farkındayım. Ancak bu sorunun cevabını vermeden de siyasetin yakın tarihinde birçok şeyi açıklamak mümkün değil.
Dün Milliyet'ten Serpil Yılmaz'a konuşmuş. 'AK Parti'ye oylar MHP'den gitmedi; DP ve Anavatan'dan gitti... Cumhuriyet rejimi tehlikede değildir', vs... Açıkçası beni artık ne söylediği değil 'kimliği' ilgilendiriyor. Kim bu adam? Darbe mağduru bir demokrat mı? Yoksa merkez sağa yerleştirilen bir

'Truva atı' mı?

Cihad Baban, Politika Galerisi isimli kitabında Cemal Gürsel'den bir anekdot anlatıyor. Gürsel sıradan bir adam değil; 27 Mayısçıların başındaki general, cumhurbaşkanı. 1960'ta kurulan yarı demokratik 'vesayet rejimi'nin mimarlarından.

İşte bu Gürsel'in Demirel hakkında söyledikleri çok önemli. 1964 yılında Ragıp Gümüşpala'nın ölümü üzerine AP, yeni genel başkanını seçecek. Gürsel anlatıyor Cihad Baban'a: 'Bak Adalet Partisi kongresini yapacak... Eğer Demirel AP'nin başına gelebilirse bütün dertleri hallederiz. O başkan olsun diye ben çok çalışıyorum... Bir muvaffak olursam rahat edeceğim. Aydın adam, yobazlığa yüz vermez, demokratlara alet olmaz. Dünya görmüş. O zaman göreceksin, Adalet Partisi yola girecek.

Benim gözüm arkada kalmayacak.'

Bunun üzerine Cihad Baban soruyor: 'Siz kendisini yakından tanır mısınız?' Gürsel'in cevabı; 'Burada boş oturuyor değilim ya... Amerika'da tahsil etmiş. Laik, lisan bilir bir insan AP'nin başına geçerse, artık memleket kurtulur. Demirel'in Atatürkçülüğünden hiç şüphe etmiyorum.' (s. 277)

İşte 1960 darbesinin başındaki Gürsel böyle diyor. Demirel, Kasım 1964'te muhafazakârların adayı Sadettin Bilgiç'i yenerek AP'nin genel başkanı oluyor. İyi de neden Demirel'i görmek istiyorlar AP'nin başında? Bunun bir sebebi olmalı. 1950'lerde üst üste üç seçimde tek başına iktidar olan bir partiye karşı darbe yapıp, başbakanını asanlar, bu partinin devamı olacak siyasi örgütlenmeleri ve tabanını boş mu bırakacaklardı?

Tabii ki hayır, çünkü bu, darbeciler için bir 'varlık ve kişisel güvenlik meselesiydi' de. Böylece 1964'te yeni bir dönem başladı; vesayet rejiminin yerleştiği, toplumsallaştığı, adeta meşrulaştığı bir dönem. Demirel'in AP'si merkez sağ/DP tabanını elinde tutuyor, askerî vesayet rejiminin hakimleri de AP'yi.

Anlaşılan 'indirebileceklerini' çıkarıyorlardı merkez sağın tepesine. İki defa Demirel'i darbeyle indirdiler. İleri gittikçe durdurdular onu, ayar verdiler. DP çizgisinin başında onun yerinde başka birisi olsaydı belki de kolay olmayacaktı bütün bu darbeler, ayarlar, vesayeti içselleştirmeler. Şapkasını alıp gidecek bir lider arıyorlardı merkez sağın başına. Demirel'de buldukları buydu.

Vesayeti kuranlar, bunun ancak DP çizgisini devam ettiren siyasi partiye nüfuz ederek sürdürülebileceğini biliyorlardı. 1961 seçimleri göstermişti ki en avantajlı şartlarda bile CHP ve İsmet İnönü halkın oylarını alarak iktidara gelemeyecek. O halde asıl, merkez sağı kontrol etmeliydiler.

Tepede kontrolü Demirel sağladı. Bir yandan 'eskilere' geçit vermezken, öte yandan da tabanı en az üçe böldü; demokratları, muhafazakârları ve milliyetçileri partiden kopardı. Zaten taban Kıbrıs sorunu ve komünizm tehlikesi üzerinden 'milliyetçi/devletçi' bir denetime alınmıştı.

Merkez-sağ üzerinden kurulan bu rejim çöktü. AK Parti, merkez sağ tabanı Demirellerin, Yılmazların vesayetinden kurtardı. Bazı eski sağ siyasetçilerin AK Parti'ye karşı Ergenekoncuların yanına geçmeleri sebepsiz değil. AK Parti'nin askerî vesayet rejimi ile merkez sağ siyaset arasında kurulan kirli ilişkiye çomak sokması kabul edilemezdi.

Cevap aradığımız soru şu: Demirel, merkez sağın içine yerleştirilen bir Truva atı mıydı? Benim için Demirel, 1960'ta kurulan askerî vesayet rejimini merkez sağ, muhafazakâr, dindar tabana çaktırmadan satan adamdır. 

Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2007

Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2007 yılı verilerine göre.


Not: 2007 yılı ile 2010 yılı arasında yapılan her iki araştırmada bağımsız 2 farklı kurum ve kişiler tarafından yapıldığı için arada bazı sayısal farklar bulunmaktadır. resmi olarak bu bilgiler doğrulanmamıştır.


Türkiyede en çok cami Bulunan Şehirler 2010 yılı verilerine göre.


Diyanet İşleri Başkanlığı camii envanteri çıkarttı: En fazla ve en az camiye sahip ilimiz hangisi? Peki nüfusuna göre en fazla camisi olan kentimizi biliyor musunuz? İşte ilginç envanter…


ANKARA Diyanet İşleri Başkanlığı, 79 bin 96 caminin envanterini çıkardı. Buna göre en fazla cami İstanbul ve Konya'da var. En az cami de Tunceli’de.


REKOR İSTANBUL’DA 
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cami envanteri çalışmasına göre Türkiye’de en fazla cami nüfusun en yoğun olduğu İstanbul’da. 12 milyon 573 bin 836 nüfusuyla Türkiye’nin büyük kenti İstanbul’da tam 2 bin 944.

KARAMAN 55 KEZ KÜÇÜK AMA 
Nnüfusu sadece 226 bin 49 olan, yani İstanbul’dan 55 kez küçük olan Karaman’da 475 cami var.  Konya’da 2 bin 893 cami var. Konya’nın nüfusu ise 2 milyon 192 bin 166. Konya ile Karaman ayrılmasaydı. Nüfus olarak İstanbul’un 6’da biri kadar olabileceklerdi ama cami sayısı olarak İstanbul’u geçeceklerdi.

SAMSUN Nüfusu 1 milyon 228 bin 959 olan Samsun da 2 bin 577 camii ile üst sıralarda yer aldı. Yine nüfusuna göre camii sayısı fazla olan illerden biri de Kastamonu. Bu ilin nüfusu 360 bin 366 ancak tam 2 bin 489 camisi var. 4 milyon 466 bin 756 kişinin yaşadığı ve Türkiye’nin ikinci büyük kenti olan başkent Ankara, camii sayısı olarak Kastamonu’nun ardından geliyor. Ankara’da 2 bin 694 camii var.

TUNCELİ’DE 96 CAMİ VAR 
En az camiye sahip illere bakıldığında ise; Tunceli 1 numarada. Nüfus olarak Türkiye’nin en küçük ikinci ili olan Tunceli’deki cami sayısıyla 96. Bu ilin nüfusu ise 84 bin 22.

Küçüklük sıralamasında 118 bin 457 nüfusu ile 4. olan Kilis’teki cami sayısı 181. Nüfusu 181 bin 866 olan yine küçük illerimizden Iğdır’da 200 camii bulunuyor. 246 bin 469 nüfuslu Hakkari’de 393 camii var.

Ortalamayı tutturan illere bakıldığında ise; 1 milyon 460 bin 714 nüfuslu Diyarbakır’da 1601, 1 milyon 523 bin 99 nüfuslu Şanlıurfa’da 1396, 979 bin 671 nüfuslu Van’da 1190, 784 bin 941 nüfuslu Erzurum’da ise 1481 cami bulunuyor.

YURTDIŞINDA 1805 CAMİ VAR Türk vatandaşlarının yararlanmaları amacıyla yurtdışında yapılan camilerin sayısı ise 1805. Bu camilerin mülkiyetine göre 211’i derneklerin, 937’si Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne ait. Belediyelere ait cami sayısı 52, Diyanet Vakfı’na ait cami sayısı 50, değişik cemaatlerin elinde olan cami sayısı ise 555.

1805 camiden 1377’sinde din görevlisi bulunurken, 428’inde görevli bulunmuyor. Kur’an kursu olan cami sayısı 725, lokali olan cami sayısı 1101. Camilerin 340’ında konferans salonu bulunurken, 703’ünde kütüphane var. 1040’nın bahçesi, 1064’ünün imam lojmanı, 989’unun dernek odası bulunuyor



Alıntıdır...



10 Mart 2010 Çarşamba

Irkçılık senai demirci

Yüz Karası: Yüzü kara olanlara sırf yüzü karadır diye yüz karartanların yüzü kara değil midir? Birinin "kara"sı doğuştan geliyor. Kendisi karar vermiş değil "kara"sına; "kara" takdir edilmiş. Diğeri "kara yüzlü"yü karalama kararını kendisi veriyor, "kara"da karar kılan Yaradan'ın takdirini beğenmiyor. Birinin "kara"sı tende; kalıcı değil, ölünce "beyaz"a eşitlenecek nasılsa. Diğerinin karası yüreğinde, özünde tortulaşmış, kalıcı. Ölse bile yüzünü kara çıkaracak bir kararın kurbanı... Irkçılık tam bir yüz karası...

Banka: Güvensizliğimizin Eseri Senai Demirci

Senai Demirci hocamızın Bankalar üzreine yazmış olduğu 01.01.2010 tarihli yazıyı sizlere aktarıyoruz......

Bankalar niye var? Birilerimiz artırdığı parayı güvenle emanet etsin diye. Bir kardeşine verirse ödünç olarak, istediğinde geri alabileceği konusunda emin olamaz çünkü. Bankalar niye var? Birilerimiz de eksik parasını faiz ödeyerek tamam edebilsin diye. Bir kardeşinden isterse, parası olduğu halde parası olduğunu söyleyeceğinden, olsa bile borç vermek isteyeceğinden emin olamaz çünkü. Bankalar niye var? biz "kardeşler", biz "muhammed-ül emin"in ümmeti sayılmayı uman şaşkınlar, borç verecek kadar birbirimizden "emin" olmadığımız için, borç istemeyi hak edecek kadar birbirimize birbirimizi "emin" edemediğimiz için. Eğer yaşadığımız şehirlerde bankalar ana caddeleri işgal ediyorsa, "emin" olamayışımızın heykeli dikiliyor gözlerimizin önünde. Bir kardeşimize borç verdiğimizde, ona güvendiğimizi gösteriyoruz. Böylece yeryüzünde güvenen bir kardeş ve güvenilen bir kardeş olmak üzere iki tane "emin" var ediyoruz. Bir kardeşimizden borç alabildiğimizde ise, karşımızda güvenen bir kardeş buluyoruz ve güvenilen bir kardeş olduğumuzu fark ediyoruz. Yine iki tane "emin" varoluyor yeryüzünde. Bir kardeşimize borç aldığımız parayı geri ödediğimizde, ona "güvenilir" bir kardeşi olduğunu gösteriyor ve "güvenen" bir kardeş olarak onu yeniden tanıyoruz. Borç verilen ve alınan paradan hiçbir şey eksilmediği halde, "para" yeryüzünde hiçbir şekilde satın alamayacağı bir şeyi bir kaç kez inşa etmiş olur: "güvenen"/"güvenilen". Eşsiz bir prim! Dahası, sahibinin elinde kalacak olsaydı borç verilen para, borcu alanın elinde olduğu kadar değer üretemeyecekti. Borcu veren, vermeseydi belki sadece biraz daha fazla parası olacaktı ama borcu alan "biraz daha" parası olmaktan fazlasını kazanır. Faizin ağır günahına girmekten ve insafsız yükü altında ezilmekten kurtulur. Borç aldığı para, onun elinde, borç aldığı kişinin elinde kalmasından daha fazlasını üretir. Ya işini düzeltir, ya çocuklarının acil ve zaruri ihtiyaçlarını karşılar ya da belki de sınırına geldiği bir ahlaksızlıktan (belki rüşvet, belki faiz, belki hırsızlık, belki miras haksızlığı...) yüz çevirir. Para ilk sahibine kazandırdığından daha fazlasını "satın alır"böylece: daha umulmadık sevinç, daha çok huzur, daha büyük rahatlık. Ve en önemlisi karşılıksız iyilik yapma iradesinin ölmediğinin seneti olur o banknotlar... Bu da şu fani ömürde hiçbir yatırım aracının karşılayamacağı yükseklikte bir prim! Parayı dünyada hiç kaybetmeden, ebedî kazanıyoruz ve hesapsız bir karşılıkla ahirete gönderebiliyoruz. Oysa, faiz almak için değil elbette, emaneten bankaya koyduğumuz paramız üzerinden bile, bankalar ihtiyaç sahiplerine "para satma" fırsatı yakalıyor, faiz alma avantajı elde ediyor. Ve unutulmuş ve belki hatırlamak istemediğimiz ama önemli bir not: Bediüzzaman Said Nursî, bankaları "faizin kabı ve kapısı" olarak tarif eder. Faizin kapısını açmaya niyetli olmasak bile, sırf bu alışkanlığımız yüzünden faizin kabını dolduruyoruz. Peki ya bizim 'finans kurumları'mız bir çözüm olamıyor mu?" diyecek olursanız, sıkı durun, sizi vicdanınızın suskunluğunu bozacak bir cevap geliyor. Bu yaşıma kadar zaruri bir ihtiyaç duymadım onlara. Ama ilk defa, Rehabilitasyon Merkezimiz için "destek" aradığımızda, beni çok seven ve hayran yöneticileri olduğu halde bile, ellerinden hiçbir şey gelmedi. Bizden alacakları "geri ödeme"yi sağlam bir ipotekle "garanti" etmeden, hiçbir şekilde bize destek olmuyorlar/olamıyorlar. Üstelik, sözüm ona "faiz değil" diye alabileceğimiz parayı, kâr payını "garantiledikten" sonra, yani hiçbir şekilde riske girmeden, diğer bankalardan çok daha fazla maliyetle alıyoruz. Yani, bankaların "bu tarafında" da "karz-ı hasen" anlayışının yerinde yeller esiyor. Sizin "garanti" olduğu için haram olan "faiz"e yatırmayıp da kâr payını (elbette ki zarar payı da göze alınmalı ki helal olsun) garanti etmek adına, destek verecekleri kardeşlerinizi, elinden tutacakları işletmeleri, istihdam sağlayacak yatırımları, zararı ihtimalini sıfırlamak adına, öylesine eziyorlar ki... (Meselâ şu anda, elimde hiçbir gayr-i menkul olmadığı ve kâr eden bir şirketim de olmadığı için, hiçbir şekilde "fon" alamam herhangi bir "kardeş" finans kuruluşundan. Aksinin ispatlanması için hodri meydan!) Sonuç: Birbirimize güvensizliğimiz birbirimizi isteyerek ezdiğimiz, piyasayı darlandırdığımız, istihdamı kösteklediğimiz ve en önemlisi "fonlama" ya da "faiz" yüküyle ürün ve hizmet bedellerini birbirimize zehir edecek denli yüksellttiğimiz bir sömürü kabını dolduruyor. Bireysel olarak "mümin" bir toplumuz; öyle umuyorum. Ama toplumsal olarak "mümin olmayan", birbirinden "emin" olamayan, inandığı Allah'a güvenmediği için risklerin hepsini sıfırlama yönünde her türlü örtülü cimriliği büyüten, cilalı istifleme yöntemlerini idealleştiren (kolllarda bilezik biriktirmeler, yastık altı paralarını kimselere yedirmemeler, kazancını garantilemeye "kâr payı" süsü vermeler...) bir düzen(bazlık) kuruyoruz. Çok mu ümitsizim?

Irkçılık Kitabının Kapağı ve C/ismi Hakkında...Senai demirci

Senai Demirci hocamızın Irkçılık üzreine yazmış olduğu 10.02.2010 tarihli yazıyı sizlere aktarıyoruz......

Hocam selamun aleyküm, isim hakkında fikir beyan etmeden önce kitabın kapak resmi ekrandaki resim mi olacak?
Siyah ve beyaz el resmi?



Ve aleykum selam, kapak resminde zenci beyaz ayırımı var. Ama bizim Türkler olarak sorunumuz bu değil. Bizim sınavımız olmadığı için bu resim üzerinden ırkçılığı düşünmek,topu taca atmak olur, mesaj ıskalanır, boşluğa düşer.
Bizim ırkçılığımız, türk-kürt eksenli de değil sadece, sünni-alevi eksenli, zengin-fakir eksenli olanları da var. Öyle renkler üzerinden ayırdedilebilecek kadar da görünür değil; örtülü, gizli, sinsi, hatta din kisvesine bürünmüş gibi. Bilinçaltımıza yumuşacık yerleşmiş şöyle bir kabullenme var meselâ: biri bir hata ederse, onun kanının bozukluğundan açarız sözü, değil mi? Konuşan da dinleyen de razı olur bu kabullenmeye: "Türk olsaydı, bu namussuzluğu yapmazdı.." Yani, tıpkı Yahudilerin kendi ırklarını ari/saf/temiz varsaymaları gibi, biz de Türk ırkı üzerinden Yahudileşme eğilimi gösteriyoruz. Oysa, birinin doğru olmasının tek yolunun Türk ırkından olmaktan geçmediğini, Türk olanların da hata yapabileceğini pekâlâ biliyoruz.

Bir başka sorun daha var bu ülkede ki, dokunmaya elvermiyor yüreğim, ama kanatacağız bu yarayı, patlatacağız bu çıbanı... Namazında niyazında hacı ablam, hacı babam, pekâlâ namaz kıldığını, müstakim bir müslüman olduğunu bildiği halde kızını isteyen delikanlı için, "Ben sağ oldukça, bu eve kürt giremez..." diyebiliyor, "Biz de Doğululara verecek kız yok..." diye rest çekebiliyor. Ya da tam tersi, "Doğululardan gelin alınmaz; bu eve kürt gelin girmez!" diyebiliyorlar. Kimim kızını kime vereceği beni ilgilendirmez elbette, kızı/oğlu isterse ailesine rağmen tercihini kullanabilir ya da bu sevme/seçme sınavını kaybedip anne babasının onayladığı biriyle yaşamaya razı olabilir. Ama secdelerinde, "Allah'tan secdesini esirgeyen şeytan"a muhalefet ettiklerini sanan bu kardeşlerimiz, tam da şeytanın şeytanlık kariyeri olan ırkçılığın yanında bulunuyorlar, şeytanla yoldaşlığı sürdürüyorlar. Bu düşüncenin altında, ahlaksız da olsa Türk, ahlaklı Kürt'ten daha iyidir gibi şeytani bir kabullenme var. İşte ben buna karşı, bir mümin olarak tavrımı koymak zorundayım. Siz de öyle.. Böyle yaşayamazlar; böyle iman olmaz, böyle bir iman'a itibar edilmez. Kişilerinin imanının derinliğini ben ya da siz ölçecek değilsiniz elbette ama "Muhammed'in [asm] dini" yerine "atalarının dini"ni koyanlara, "sünnet-i seniye" yerine "töre"yi koyanlara karşı sessiz kalamayız, tavırsız olamayız. Dinin yerine "yeni bir din oluşturmak"tır burada yapılan.

Aynı tür "örtülü ırkçılığı" çoğunlukla "sünni"ler "alevi"lere, "alevi"ler "sünni"lere karşı yapıyorlar. Tırnak içinde kullanıyorum kelimeleri çünkü, ne sünni sünnidir, ne de alevi alevidir bu bağlamda.. Sözüm ona bir "sünni", ahlaklı bir alevîyi bir sünniden-ahlaksız ya da ahlaklı- hiç koşulsuz aşağı görüyorsa, "sünni" değildir.. Gerçi, insanların ahlak düzeyini nasıl belirleyeceğiz diyebilirsiniz? Hadi ahlakı ve dürüstlüğü göz önüne almadan konuşalım:"sünni"nin ahlaksızlığını kendi şahsına mal ederken, "alevi"nin ahlaksızlığını "aleviliği"ne mal etmek ne kadar ahlaklılıktır? Bu Batılı iktidar odaklarının topyekün biz müslümanlara yaptığı şeyin aynısı değil midir? Bir müslüman terörislik yaparsa, "İslamî terör" ama bir Hıristiyan ya da Yahudi ya da başka inançtan biri eşdeğer bir eylemde bulunursa, "Hıristiyanî terör" ya da "Yahudi fundemantalizmi" ya da "şintoist köktencilik" olmaz...

Kendimi "Türk ve Sünni" kabul ettiğim için bu taraftan bakıyorum olaya.. Ki doğrusu da budur... En önce kendi eteklerimde taşları dökmem gerek, çuvaldızı kendime batırmam gerek. Hiç şüphesiz "Kürtlerin" ve "Alevi"lerin oradan bakıldığında da benzer ırkçılıklar okunur...

Ha bir de, gözbebeğimiz bu ülkede, bin beş yüzyıllık İslam medeniyetinin önde gelen mirasçısı olan Türkiye'mizde yaklaşık 100 yıldır, özellikle resmi ideolojinin dayatmasıyla, "Türk ırkı" üzerinden "ırkçılık" meşru sayılır; ama "Kürt ırkı" üzerinden aynı şeyi yapanlar terörist ya da PKK sempatizanı sayılır.. Biz eğer dupduru bir mümin isek, saçaklı püsküllü bir imanımız yoksa, "Türk ırkı" üzerinden yapılan ırkçılığa da "Kürt ırkı" üzerinden yapılan kadar tepki duymalıyız, duymalıydık. İkisi de terördür, ikisi de terör örgütlerini besler. Bakın, hep "yasadışı terör örgütü" ile savaşırken unutturmuşlar bize; meğer bir de "yasal/yasa içi terör örgütü" de varmış. (Bakınız; Balyoz, Sarıkız, Eldiven, Kafes, Ayışığı...)

Ama hâlâ, bu yazıyı yayınlayacak olursam, "Ne varmış 'Ne mutlu Türküm diyene'" sözünü söyleyip arkasından da bana Türk düşmanı, vatan haini gibi hazır etiketleri yapıştırmaya hevesli "muhafazakâr" kardeşlerim var.. "Ne mutlu Türküm diyene..." sözü bu kadar masumdu da, niye bizim gibi aynı kıbleye dönen Kürt kardeşlerimizin memleketinin dağına taşına, meydanına duvarına ısrarla yazıldı? İnadına değil mi? Ezilsinler diye değil mi? Sindirmek için, aşağılamak için değil mi? Neden bu yazının her yazıldığı yerde tanklar ve tüfekler de geziyordu? "Zor"la demek ki...

Ve neden biz aklı başında insanlar hâlâ daha, yalan konuşmasını hiç bilmeyen küçücük Kürt çocuklarına, kara gözlü sarı saçlı utangaç Berfin'lere, ayakkabısız ve elbisesiz fukara Baran'lara, bal gibi yalan olduğunu bildikleri halde, her sabah "Turkimm, dogriyim..." dedirtilmesine en azından kalben buğz edemedik? Ve neden herkes "damarlarındaki asil kan"a güvenmek zorundaymış? Bu kan başkalarında olunca asaletini mi kaybediyor? Neymiş alyuvar ve akyvurlarda ibaret kanın içindeki o asillik, neredeymiş o asalet? Biz kardeşlik bağımızı "kan"la değil "iman"la kurmuyor muyuz? O yüzden "kanından" olduğu halde öz oğlunu "ailesi"nden saymaması konusunda uyarılmadı mı Nuh (as)? O yüzden değil mi ki, hepimiz imanca "İbrahim milleti"nden sayılma şerefiyle şerefleniyoruz da, İbrahim'in (as) putperest babası "İbrahim milleti"nden sayılmaz?

Hem sonra biz "Millî" eğitimimiz sayesinde yıllarca[şimdilerde de bizim çocuklarımız] "misak-ı millî" sınırları içinde "renkli" ama dış tarafında "kimliksiz" ve gri bir haritayla beyin yıkama telkinine maruz kaldık? Çok değil seksen doksan sene önce, bize rağmen çizilmiş o zalim sınırların ötesindekileri "yabancı" ve üstelik "düşman" diye sürekli tanımlayan eğitimin "milli"si değil midir? Biz de uzunca bir süre, düşman deyince Yunanlı'yı, hain deyince Şam'da oturan Arab'ı akla getirmedik mi? Sırf sınırlarımız dışında diye her Rus'u ve Gürcü'yü öcü saymadık mı? Sınırlarımız içinde değil diye Bağdatlı, Filistin'li, Lübnan'lı kardeşlerimizin başına atılan bombalara kayıtsız kalmadık mı? Benim evimde ve isterim ki çocuklarımın sınıfında "sınırsız" bir harita olsun; sonradan koyulan "ulus-devlet" sınırlarının bizi fiziksel olarak engellemesine bir de zihinsel olarak engellenmemiz eklenmesin...

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Az daha unutuyordum: Irkçılık ve Devletçilik başımızdaki en büyük belâ.. İkisi de din yerine din koymak için tasarlanmış.. İki siyasi partimiz var ki, birinin varlık sebebi ırkçılık, birininki devletçilik.. Şimdi bakın, bir zamanların "sağ" ve "sol"u olarak karşı uçlarda duranların, özünde nasıl da aynı tavrı paylaştıklarına...

Üstad Bediüzzaman Hazretleri yıllar yıllar önce, "ırkçılar ve halkçıların" birlikte koalisyon oluşturacağını haber vermişti.. Bakın, oldu bile...

Bugün ırkçılığa ve devletçiliğe karşı çıkmak, Efendimizin (asm) Veda Hutbesi'ne sahip çıkmanın en güncel ve kritik göstergesidir bana göre.. Veda Hutbesi'nin Türkçe mealinde şöyle yazar: "Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur.." Biz Türkler de bunu pek güzel tekrarlarız. Çünkü bize batmaz. Çünkü onca yıldır beslediğimiz "Türklük gururumuz"u tehdit etmez. Oysa, bu sözü Efendimiz (asm) Arapça olarak Araplara söylemişti. Şimdi biz de o hutbeyi bir Türk olarak Türklere şöyle söylesek mahkemelik oluruz, Türklüğe hakaretten içeri tıkılırız: "Türkün Türk olmayana üstünlüğü yoktur." Ne garip ki, bizim bilinçaltımızda da "Bir Türk dünyaya bedel"dir, "Türkün Türkten başka dostu yoktur" yazar. Bu bilinçaltıyla, bu "bilinç"le, hiç şüphesiz hiçbirimiz Türklüğe hakaret maddesini ihlalden hesaba çekilmeyiz dünyada ama asıl hesap günü çekileceğimiz hesaptan yakamızı kurtaramayız. Avrupa'daki müslüman Türk kardeşlerimizin bir kısmının, ihtida ederek müslüman olmuş, iman bağıyla kardeşleri olmuş Alman'ı, Fransız'ı, İngiliz'i, Danimarkalısını vs. hâlâ "yabancı" saydıklarını hayretler içinde gözlemlemiştim. Umarım, bir gün bize de hidayet nasip olur...

Şimdi söyleyin bakalım, bizim sorunumuz "siyah-beyaz" ayrımımı mı?

7 Mart 2010 Pazar

İKTİDARDA MAZLUMLARIN HİSSESİ VAR

İKTİDARDA MAZLUMLARIN HİSSESİ VAR
Hamza Eroğlu, YAŞ Kararı ile, Üsteğmen iken, re’sen emekli edilen, şuurlu, çalışkan, dinamik, duyarlı, gayretli, heyecanlı,vefalı ve öz veri sahibi bir üyemizdir. Halen, peyzaj ile ilgili, kendi kurduğu bir işi yürütme gayreti içindedir.

Eroğlu, İstanbul’un bir ilçesinin Belediye Başkanına yaptığı bir iş ziyareti sırasında, aralarında geçen diyoloğu, bir mesajla bana iletti. Belediye Başkanımız bir hikaye anlatıyor;
“Bağdat kadısı yada valisinin, Bağdat’ta ki bir teftiş esnasında, hemen konağının yanı başında, yıkık ve harabe bir gecekonduyu görür. Mahiyetine ‘Benim şu heybetli konağımın güzelliğini bozan bu virane nedir?’ diye sorar. ‘Kocası filan muharebede şehit olan, filancanın dul hanımı ve çocuklarının evidir,’ cevabı karşısında derhal yıkılmasını emreder ve anında yıktırır. O sırada evde olmayan kadın eve döndüğünde korkunç manzarayla karşılaşır. Bu esnada şiddetli bir yağmur da başlamıştır. Hacer anamızın timsali, yana yakıla çocuklarını ararken bir ağacın kovuğunda sırılsıklam olmuş olarak bulur. Onlardan neler olduğunu öğrenince elini kaldırır ve ‘Ey rabbim kocam senin yolunda şehit oldu. Biz bu uğurda yokluğa düştük. O başımızda yoktu ama sen neden müsaade ettin’ diye naz makamında ilticada bulunur. Bunun üzerine yağmur şiddetini artırır ve güzelliği ile meşhur o heybetli konak yerle bir olur. Çünkü Allah her an ve daim mazlumun yanındadır.”

Hikaye bittikten sonra Belediye Başkanımız ilave ediyor ve:
“YAŞ kararlarına maruz kalanların, mağduriyetleri karşısında eli ve nefesi kuvvetli hiç kimse yokmuydu ki, Bağdatlı bir kadın gibi dua ederek bu haksızlığı yapanları sarsacak bir ilticada bulunamadı, ben de sizlere hakkımı helal etmiyorum” diyerek serzenişte bulunuyor.
Hamza kardeşimiz kendine uygun cevabı veriyor. Ama, Belediye Başkanımızın sözleri, iktidarda olanların, mazlumlara bakış açısını yansıttığı ve işin sırrına vakıf olamadıklarını ortaya koyduğu için biz de düşüncelerimizi açıklama ihtiyacı duyduk.

Feraset sahibi bir Müslüman, İnançlı insanların kıyımının başladığı tarihten bu güne kadar; Milletimizin, Devleti yönetmek için, görevlendirdiklerinin haline bir bakmaz mı?
300'e yakın kişinin tasfiyesinin altına imza atan Sn. Erbakan, Başbakanlık koltuğunu ne kadar işgal edebildi? Şimdi evinde göz hapsinde değil mi?

Yine 300'e yakın kişinin kararını yürürlüğe sokan, zamanın Başbakan'ı Mesut Yılmaz'ın durumunu anlamaz mı? Hem siyaset sahnesinden silindi. Hem Mahkemelerde süründü. Hem de itibarı sıfıra inmedi mi?

Yine 200'e yakın arkadaşımızın silahlı Kuvvetlerden tasfiyesine onay veren Ecevit’in halini hatırlamaz mı?

Yine, bütün bu olanlar sırasında, ortak olduğu hükümetlere destek veren Tansu Çiller ve Devlet Bahçeli ile partilerinin düştüğü halleri bir değerlendirmez mi?
Sn. Erbakan’ın, Mesut Yılmaz'ın ve Ecevit'in Partilerinin geçtiğimiz süreç içinde yerle yeksan olduğuna bakmaz mı?

Bunlara ne oldu. Neden eski tas eski hamam devam ettiremediler. Bunların tepetaklak olmalarının gerçek sebebi;

6 Mart 2010 Cumartesi

Kullanılan, kullanılacak, kullanılmış gazeteciler

Ergun babahan'ın 06.03.2010 tarhinde yayınlanan yazısını size sunuyoruz..Yazının asıl konusu oktay ekşi gibi darbeci yalakalığı tescilli bunak..Ama bu yazı sadece oktay ekşiye değil,,,Ertuğrul özkök,,Yılmaz özdil,, M. yılmaz,, ilhan selçuk gibi darbe yalakalarının hakkında da bilgi veriyor..

"Sizi Ergun Babahan ın yazısı ile başbaşa bırakıyoruz"


1998 yılındaki Andıç’ı çıkardım. ‘Kullanılacak Yöntem’ bölümünde, böyle aşağılık iftiraların nasıl gerçekleşeceği açıkça anlatılmış. Basından ‘seçilen birine’ sahte ifadeler aktarılacak...

O da bunu yazacak.”

Mehmet Altan, soyadı gibi ekşi suratlı adamı böyle rezil etmişti.

Çünkü olay aynen böyle gerçekleştirildi ve Oktay Ekşi, emir-komuta zinciri içinde o meşhur “Alçakları tanıyalım” yazısını yazdı.

Şak emredilince tak yazan bir başyazar.

İşte o kullanışlı gazeteci şimdi bana saldıran.

27 Mayıs’ta da kullanıldı, 28 Şubat’da,12 Eylül’de de, ıslak
imzada da...

Adam 100 yaşına geldi kullanılmaktan yorulmadı.

Kullanılan da aynı,
kullanılan da...

Haklısın sen ajan değilsin.

Özür diliyorum ama senden değil.

Ajan provokatör gazeteci-
lerden.

Çünkü o iş zeka ve kıvraklık ister sende ise ikisi de yok.

Sen kullanılmaya elverişli, ulak gazetecisin.

Anlama kapasiten kısıtlı olduğu için sana darbeci ve ulak sıfatını uygun gördüğümü bile anlamamışsın.

Sen kullanılan bir kalemsin, askerin uşağısın.

Ya asker, ya patron bir şeyler hazırlar, sen de bir gün “Alçakları tanıyalım” yazarsın, bir gün Petrol Ofisi’nin vergi meselelerini.

Senin gibi bir Doğan Grubu’nun her gazetesine lazım aslında.

Siyasete müdahale belgesine sahip çıkarsın, darbeye de.

17 Eylül 1980 günü, “Türkiye tam bir onarım yönetimi altına girmiş bulunmaktadır. Bu yönetim, özgürlükçü demokratik sisteme ve Atatürk ilkelerine bağlı olanları tatmin edecek bir tutum içindedir” diyerek darbe şakşakçılığı yapan bu adam, asker emriyle bir konsey kurmuş ve kendini ebedi şef ilan etmiştir.

Kimsenin takmadığı abuk subuk kararlar alıp sağa sola gönderiyor.

Kenan Evren’in suda çekmiş modeli, çünkü boyu 1 metre 50 santim galiba.

Elinde kalem habire iktidarı, Meclis’i tehdit etmekten başka bir şey bilmeyen Ekşi, iki de bir ‘’Sonunuz Menderes gibi olur’’ tehditleri savurmaya bayılıyor.

Çok hoşuna gider değil mi?

Yine koşarak kurucu Meclise
girersin.

Sonra da hiç utanmadan milletvekili emekli maaşı alır, kırmızı pasaport ve VİP salonlarını kullanmaya devam edersin.

Eli kanlı darbecilerin kurduğu bir Meclis’te hizmet etmiş olmanın utancını bile yaşamazsın.

Şimdi yaptığın gibi.

Bana bak pırasa bıyıklı adam.

“Doğduğun yere kadar kovalayacağım” diyerek anama dil
uzatmışsın.

İzmir’de Eşrefpaşa’da büyüdüm, sokak dilini ve sana nasıl cevap verileceğini iyi bilirim ama terbiyem Basın Konseyi Başkanı seviyesine inmeye elvermiyor.

Yalnız bir daha anneme laf edersen seni doğduğuna pişman ederim.

Bu sözünü yaşın itibariyle bunamana veya terbiye özrüne
bağlıyorum.

Mahkemeye gidelim ama önce zihni melekelerine hakim olduğunu kanıtlaman gerekecek.

Çünkü anladığım zihni melekelerin Hürriyet’te başyazar olmaya yetebilir ama hukuki ehliyete yetmeyebilir.

Not: yazarın yazısındaki 2. kısma katiyyen katılmadğımızın altını çizeriz