Kırımda Memluk Sultanı Baybars Han ın saltanattan feraget etmesinden sonra memleketi kırıma yani eski kırım denilen şehre döndükten sonra yaptırmış olduğu baybars han camiinin sovyet sonrasında yıkılması sonucunda arta kalan harabeleridir.
Yalta şehrinin Gaspra kasabasında bulunan kırlangıç yuvası(swallows nest) diye isimlendirilen kayaların üzerine yapılmış 20 yy ilk yıllarında inşa edilmiş şatomsu benzerliğiyle ve denizin hemen üstünde yer alamasıyla şahsına münhasır bir özellik sağlayan ve bugünde turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olarak tanınmış şato ev karışımı yer;
1911-1912 yılları arasında baron von steingel tarafından yaptırılmış olup yerden 130 feet - 40 metre yükseliğindedir. Binanın bir başka özelliği ise aradan geçen yıllar ve depremler nedeniyle altındaki kaynın bir kısmının parçalanıp şatonun havada asılı duran kısımları olmasıdır.
Kırım ın Yalta Şehrinde bulunan ve sahip olduğu ilginç mimarisi ile dikkat çeken vorontsov sarayına ait 2013 yılının ocak ayının son gününde gerçekleştirdiğimiz gezi esnasında çektiğimiz fotoğrafları aşağıda paylaşıyoruz...
Sarayın fotoğrafları ve notlarımız...
sarayın girişinde bulunan ve bizlere sarayın minyatürünü gösteren fotoğraf ile başlıyor gezimiz.
sarayın siyah beyaz bir resmi yaklaşık 115 yıllık.
Tunus Nahda Partisi’nin lideri Raşid El Gannuşi, Türkiye'de hayran olduğu isimlerin başında Said
Nursi'yi saydı.
Gannuşi: Evet, Said Nursi’yi beğeniyorum
Gannuşi, Türkiye'de hayran olduğu isimlerin başında Said Nursi'yi saydı
Hürriyet'ten Nuran Çakmakçı'ya konuşan Gannuşi, yıllarca sürgünde yaşadı. Halk ayaklanması başladıktan sonra ülkesine döndü, Tunus Devrimi’ne imzasını attı. Cumhurbaşkanı olabilecekken iktidarı kendi elleriyle bir kenara itti.
Gannuşi'nin ilgili cevabı şöyle:
Türkiye’de hayran olduğunuz lider var mı?
Evet, Saidi Nursi’yi beğeniyorum. Erbakan’la diyaloğumuz vardı. Tabii Erdoğan’ı beğeniyorum. Fethullah Gülen’i de beğeniyorum. Bunların dördünün de İslam’la modernizmi biraraya getirmeye çalıştığına inanıyorum. Az kalsın Adnan Menderes’i unutuyordum. O da önemli bir isim. Aslında Türkiye’de modern İslam’ın kapısını ilk o açtı.
Raşid Gannuşi kimdir?
Gannuşi, Tunus’ta İslami Yöneliş Hareketi’ni kurduktan sonra 1981’de tutuklandı. Aralıklarla toplam dört yıl cezaevinde kaldı. Tunus’un eski diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülke yönetimini ele almasından sonra serbest bırakıldı.
Ancak Bin Ali’nin 1990’lı yıllarda kurduğu İslamcı partiyi dağıtmasının ve siyasi baskıyı artırmasının ardından Tunus’u terk etmek zorunda kaldı. Londra’da geçirdiği 22 yıllık sürgün hayatının ardından devrimle birlikte ülkesine döndü ve hükümette doğrudan görev almak yerine parti liderliğini seçti. Hükümetteyse sadece Gannuşi’nin yeşil ışık yaktığı adaylar yer aldı.
Türkçe seçmeli ders oldu
Türkçeyi seçmeli ders olarak liselere koyduk. Ancak bazı kişiler bundan çok rahatsız oldu. İtalyanca, Almanca, Rusçadan rahatsız olmuyorlar, tarihi hafızayı harekete geçirip Türkçeden rahatsız oluyorlar. Oysa Türkçeye çok talep var. Tabii Arapça ve Fransızca zorunlu dersler, onun dışında İngilizce de alınıyordu. Şimdi sadece başkentteki belli enstitülerde değil, bütün liselerde seçmeli Türkçe dersi var.
26.01.2013 - 02.02.2013 tarihleri arasında ukrayna'nın kırım özerk cumhuriyetine bir gezi gerçekleştirdik. yolculuğumuz tabi ki de wingo fırsatını sunan turk hava yolları ile gerçekleştirmiş olduk...
gezimiz ilk başta kaldığımız mekandan uğurlama töreni ile başladı
malesef ki yolculuğumuzu simferopoldeki sis nedeniyle 1 günde 2 kere uçamak zorunda kalarak gerçekleştirdik; ilk uçusumuz simferopol semalarında 1 saat dönüp 3 başarısız manevranın ardından istanbula dönüş,
ardından havalanında geçen 5 saatlik bekleyişten sonra yeniden daha büyük bir uçakla tekrar bir deneme
ve sonrasında kırım topraklarında...
simferopol havaalanından 3 görüntü
Sevag Beşiktaşlıyan, “laiklik ve “modernizm” kaygısıyla erkekliğin iç içe geçtiğinde, kolay kolay yan yana gelemeyecek grupların başörtülü kadınlara karşı aynı noktaya gelmelerini” yazdı.
Mehmet Ali Birand’ın hayatını kaybetmesinin üzerinden yaklaşık iki hafta geçti. Merkez medya içinde liberal bir ses olduğu ve bu anlamda, gayet cesur bir duruş gösterdiği herkesin malumuydu. Bunun yanı sıra, gerçekten iyi ve güleç bir insan olmasıyla büyük kitlelerin sevgisine mazhar olmayı başarmış bir insandı. Ölümünün arkasından yazılıp çizilenler de, insanların ona karşı nasıl büyük bir sevgi beslediğinin ve ortaya koyduğu işlere ne kadar saygı duyduklarının bir göstergesiydi. Türkiye merkez medyasında haberciliğin belki de en iyisiydi, evet ama Türkiye’de Kürt sorunu ve ordu söz konusu olduğunda, içinde bulunduğu çevrelerde hiç alışılmadık tavırlar içinde olan Birand, Türkiye’nin en büyük fay kırığı laiklik tartışmasının bir tezahürü olarak başörtüsü olayını da içine alan dini özgürlükler konusunda çok kereler sınıfta kalmıştı.
28 Şubat sürecinin “cesur” ve “güvenilir” televizyoncusu Uğur Dündar’la aynı tonu tutturarak, arkada sanki dakika dakika bir cinayetin görüntülerini veriyormuşçasına gelen gerilim müziğiyle birlikte Adana’da okulda namaz kılan lise öğrencileri haberini ‘yorumsuz’ verebilmişti. Hem de sanki organize bir suç örgütünden bahsediyormuşçasına “toplu” vurgusuyla birlikte.
Aynı şekilde, ölümünden kısa bir süre önce “başörtülü muhabir çalıştırabileceğini fakat ekrana çıkartmayacağını” açıklamış ve gerekçe olarak da “kanalın markasına zarar verir” diyebilmişti. Birand, bu sözlerinden dolayı daha sonra özür dilemiş, kendisine yapılan eleştirileri haklı bulmuş ama yine “düşündüklerini söylediği için suçlu olduğunu” ifade etmeyi de ihmal etmemişti.
Görünür olmadığı sürece “zararsız”
Birand’ın bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere “başörtüsü elbette ki özel alanda bulunabilir, fakat kamusallaşamaz.” Başka bir deyişle, başörtülü kadınlar görünür olmadıkları sürece “zararsız”dırlar. Biraz önce belirttiğim gibi merkez medyanın en liberal ve saygıdeğer insanı bile söz konusu dini özgürlükler olduğunda bu noktada ise geriye kalanın ne boyutta olabileceği tahayyül sınırlarınıza kalmış bir mesele.
Aslında çok da uzağa gitmeden, 19 Ocak sonrasına bir göz atmak, bu noktayı tahmin etmek için yeterli olacaktır. Bilindiği üzere bu seneki anmada Agos’un penceresinden ilk konuşmayı Hidayet Şefkatli Tuksal yaptı. Evet 19 Ocak ertesinde bu detay, neredeyse tüm gazetelerde yer aldı; fakat eksik bir şeyler vardı: Tuksal’ın konuşması. Tuksal’ın neden bahsettiğine tam metni veren Taraf dışında birkaç gazete biraz değindi, çoğu gazete ise görmezden geldi. Hele ki Radikal’in tutumu ise tam bir fecaatti. Radikal’de yayınlanan haberde, konuşma yapanlar olarak sadece Noam Chomsky ve Rakel Dink yer alıyordu, yani Tuksal tamamen yok sayılmıştı. Haberi yazan Serkan Ocak, tüm konuşmalardan bahsetmiş olsa da, sayfa editörü, “Radikal’in sayfalarının küçük olması” bahanesine sığınarak, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın ismini dahi silivermişti.
Simgesel imha
Kristina Boreus, söylemsel ayrımcılık üzerine yazdığı makalesinde, bir toplumsal grubun, medyada nüfusun içinde yer aldığından çok daha az oranda temsil edilmesine “görünmez kılma yoluyla dışlama” olarak isimlendiriyor ve bunun, o toplumsal gruba sosyal olarak daha az önem atfedildiğinin işareti olduğunu belirtiyor. On yıllardır çekilen acılara ve verilen mücadeleye rağmen, başörtülü kadınların hala “kenar süsü” olarak görünürlük kazanabilmesi, tam da bu şekilde açıklanabilir. Laiklik ve “modernizm” kaygısıyla erkekliğin iç içe geçtiği böylesi bir alanda, kolay kolay yan yana gelmeyecek güçler, başörtülü kadınlara karşı aynı noktaya gelebiliyorlar. Bu güç birliği tarafından, görünmez ve değersiz kılınarak adeta “simgesel olarak imha” ediliyorlar.
Aylardan yine Şubat geldi. Hâlihazırda yargılama sürecinde olan 28 Şubat Darbesi’nin tartışmasız en büyük mağdurları olan başörtülü kadınlar içinse çok şeyin değiştiğini söylemek mümkün değil. Halen milletvekili olamıyorlar, hatta sadece “aday yoksa oy da yok” dedikleri için gizli bir ajandayla rant peşinde koşmakla suçlandılar. Halen şirketlerde imaj kaygısıyla bırakın önemli pozisyonları, neredeyse yer alamıyorlar. Kendi mesleklerini icra ettiklerinde dahi sindirilemiyorlar ve bir taraftan Ercan Akyol gibilerinin en hafif tabiriyle sığ “şaka”larına, bir taraftan Ali Bulaç’ın mizojen çıkışlarına maruz kalıyorlar. Halen kendi sözlerini kamusal bir alanda söylediklerinde dahi sözleri duyulmuyor bile… Birisi 28 Şubat süreci bitti mi demişti?
Mubarek Wakaso, açıkcası adını ilk defa duydum bir futbolcu ganalı ve ispanyanın espanyol takımında oynuyormuş... Afrika kupasında Gananın Maliyi 1-0 yendiği maçta attığı golden sonra formasının altında Yazan Allah is Great ve Iman yazısından sonra maçın hakemi tarafından sarı kart ile cezalandırılmış...açıkcası amatör bir hakem olarak her ne kadar bize verilen fifanın ve tff nin kural kitaplarında bütün dini içerikli simgelerin yasaklandığı belirtilsede bunun sahada sadece müslüman kimlikli insanlara uygulanması bu yasağın sadece müslümanlara mı karşı uygulayabiliyorsunuz sorusunu getiriyor?
Ayrıca herhangi bir dini inanca mensup bir kişinin İnancı ile Mesleğini bir birinden ayırt et demesi , hele de bir müslümana dinini saha dışına koy denilmesi; kusura bakmayın en açık tabirle aymazlık ve seküler bir politika örneğidir...
Mubarek wakaso kardeşimize burdan yapmış olduğu bu büyük cesaret örneğinden dolayı bir kez daha tebrik ediyor; kendisini her zaman saygıyla anacağımızı ifade ediyorum, We always with you Mubarek Wakaso
We always with you Mubarek Wakaso - We always with you Mubarek Wakaso
Allah is Great
Gana'nin Mali'yi 1-0 yendiği karşılaşmadaki tek golü atan Mubarak Wakaso'nun attığı golden sonra 'Allah is Great' yazılı tişörtünü göstermesini hakem sarı kartla cezalandırdı...
Eschweiler DİTİB Cemaati´nin Büyük Sevinci: Cuma Ezanı Açıktan Okundu
Köln, 15.01.2013: Geçtiğimiz Cuma günü Eschweiler DİTİB Kuba Camii cemaati üyeleri ile siyaset ve toplum temsilcileri tarihi bir olaya şahit oldular. Eschweiler Wollenweberstraße adresindeki DİTİB Kuba Camii’nde ilk kez açıktan ezan okundu. Dernek, 2011 yılının Nisan ayında açıktan ezan okuyabilmek için belediyeye başvurmuş, bir yıldan fazla süren bir karar sürecinin ardından da gerekli izni almıştı. Törene; T.C. Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa, DİTİB Genel Başkanı Prof. Dr. İzzet Er, DİTİB Yönetim Kurulu Üyeleri, Almanya Boşnak Müslümanları Cemaati Başkanı Edmin Atlagic, Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Uyum Meclisi Başkanı Tayfun Keltek, Eschweiler 1. Belediye Başkanı Rudi Bertram ve Belediye Meclis Üyeleri katıldılar. Kuba Camii'nin ev sahipliği yaptığı törende konuşmacılar, ezanın Müslüman cemaat, toplum ve onların toplumsal birliktelikleri için arz ettiği öneme vurgu yaptılar. Kur’an-ı Kerim tilavetiyle açılan törenin açış konuşmasında Eschweiler DİTİB Kuba Camii Başkanı Bahri Çifçi bu gelişmenin önemine değinerek, derneğe bu konuda destek veren siyasi ve dini temsilcilere ve törene katılan tüm konuklara desteklerinden dolayı teşekkürlerini sundu. Din Görevlisi Mustafa Necati Barış’ın ezanın anlam ve önemine dair konuşmasının ardından Köln Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşesi Zekeriya Bülbül, Müslüman ve gayrimüslimlerin birlikte yaşadığı toplumda camilerin önemine değindi. Eschweiler Belediye Başkanı Rudi Bertram, tarafların izin alma sürecinde yoğun ve yapıcı görüşmelerde bulunduğunu, bundan sonra da samimiyet ve güven içerisinde biraraya gelmelerini ve yaşanan bu hoşgörünün sürdürülmesi dilediğini dile getirdi. Eschweiler Belediye Meclisi’nde başvurunun uzun uzadıya tartışıldığını ve iznin çıkmasının uyuma giden yolda bir adım daha atıldığı anlamına geldiğini vurgulayan Bertram, bir birlikteliğin oluşmasında herkese sorumluluk düştüğünü ifade ederek; ''Doğrusu bizi tenkit edenler de oldu. Buna rağmen böyle bir adımı atıyoruz. Hepimiz hoşgörünün oluşması ve yaygınlaşması adına elimizden geleni yapmalı, ayrıca hoşgörüyü bizatihi yaşamalıyız. Hoşgörü, her gün yeniden uygulamamız gereken bir olgudur“ şeklinde sözlerini tamamladı.
DİTİB Genel Başkanı Prof. Dr. İzzet Er açıktan ezan izni konusunda desteklerini esirgemeyen Belediye Başkanı ve Meclis Üyelerine, ayrıca gösterdikleri anlayıştan ötürü Alman komşulara teşekkür etti.
Kısaca ATİB yada Avusturya Türk İslam Birliği olarak tanınan TDv nin avusturya şubesinin sosyal sorumluluk faaliyeti çerçevesinde her yıl vermiş olduğu eğitim yardımlarından olan 2012- 2 013 yılı burs başvuru sonuçları açıklanmış olup; 2013 yılında 245 öğrenci bu burstan yararlanacaktır, kazanan arkadaşları tebrik eder, vakfımızın bu hayırlı faaliyetinin artarak her yıl daha fazla öğrenciye ulaşması temennisiyle kendilerine çalışmalarında ve hizmetlerinde başarılar dilerim...
Avusturya Türk İslam Birliği (ATİB) olarak, yükseköğrenime devam eden ihtiyaç sahibi gençlerimize geçmiş yıllarda olduğu gibi 2012-2013 sezonunda da yardımcı olmak üzere gerekli çalışmaları yürütmekteyiz. Gerek Türkiye'de, gerekse Avusturya'da eğitim hayatını sürdüren öğrencilerimizin ihtiyaçlarını belirli seviyede karşılama fırsatı sunan karşılıksız burs desteği Avusturya Türk-İslam Birliğinin en önemli hizmetlerinden biri olmuştur. Bu kapsamda sizlerden gelen talepler imkanlar ölçüsünde karşılanmaya çalışılmıştır. Ülkemizin geleceği olan siz değerli öğrencilerimizin, Avusturya'da yaşayan vatandaşlarımızın katkı ve gayretleriyle yürütülen bu hizmetin değerini gereği gibi takdir edeceğinizde şüphe yoktur. Bu takdir, eğitim hayatınızı başarıyla tamamlayıp kendi alanınızda kaliteli bireyler olarak milletimize ve ülkemize en iyi şekilde hizmet etmekle gerçek anlamını bulacaktır. Bu anlayış içerisinde, Avusturya Türk İslam Birliği (ATİB) olarak, 2012-2013 öğretim yılınızın başarıyla geçmesini yürekten temenni eder, hepinize en samimi sevgi ve muhabbetlerimi sunarım.
Bir seferinde bir tanıdığım: “Biz söylüyoruz bir şey olmuyor, sen söylediğinde başın belaya giriyor” demişti. “Neyi, nasıl ve ne amaçla söylüyorsun da başına bir şey gelmiyor” dediğimde, yüzüme şaşkın bakmıştı. Belli ki, ne düşünce, ne düşünce özgürlüğü, ne de eleştirel düşünceye dair hiç kafa yormamıştı... Oysa, öylesine akıldan geçen, günlük yaşamda söylenen sıradan şeyler düşünce değildir. Düşünceden söz edebilmek için, bir amaç için tasarlanması, uygun araçlarla ifade edilmesi ve düşüncenin hedefine ulaşması, insanlar tarafından içselleştirilmesi gerekir. Ancak hedefe ulaşıp, kitleye mâl olduğunda düşünceden söz edilebilir ki, ben buna düşüncenin gerçekleşmesi diyorum. Bertold Brecht: “Bir fikrin etkinliğinden söz edebilmek için, kimden kaynaklanıp, kime yöneldiğine bakmak gerekir” derken her halde tam da bunu kastediyordu.
Düşüncenin “gerçek düşünce” olabilmesinin koşulu, onun bu dünyada olup-biten her şeye eleştirel bakabilme istidâdır. Buna kendi de dahildir. Başka türlü söylersek, düşüncenin tutarlı olabilmesi için aynı zamanda oto-kritik olması gerekir. Şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında, düşünsel alan iyiden iyiye bayağılaşmış, piyasacı “tek düşünce” nerdeyse bir tsunami gibi tüm alanları kaplamış durumda... Eleştirel düşünce radikaldir, öyle olmak zorundadır. Olguları, süreçleri, olup-bitenleri kavramanın bilince çıkarmanın yolu, radikal olmayı, görüntünün esiri olmamayı, velhasıl görüntünün ötesine geçmeyi varsayar. Başka türlü ifade etmek istersek, radikal olmak, sorunları kaynağında, kökeninde yakalamak, temeline inmektir. Radikal düşünce için neden sorusunun önceliği vardır. Oysa yaygın bayağı düşünce daha çok nasılsorusuyla yetinmekten yanadır. Radikal düşünce açıkça ve ikircikli olmayan bir şekilde, yalanı, dolanı ikiyüzlülüğü aşmayı, gerçeğin üstünü örten örtüyü kaldırmayı amaçlar. Bu da şeyleri adıyla çağırmayı gerektirir. Zira adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir... Kapitalizm kavramının geçmediği bir yoksulluk tahlili mümkün müdür? Yoksulluğu yaratan kapitalizm olduğuna göre... Mesela bu günün dünyasında hegemonya, emperyalizm, kolonyalizm kavramlarını kullanmadan yapılan savaşla ilgili bir tahlilin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Savaşların gerisinde emperyalist hesaplar ve çıkarlar olduğuna göre... Aynı şekilde kapitalizmi ağzına almadan yapılan ekolojik tahlilin bir değeri olur mu? Eğer insanlığın yüz yüze geldiği ekolojik sorunlar kapitalist işleyişin doğrudan sonucuysa...
Eleştirel düşünce tarihselliği esas alır. Şimdilerde kapitalist sistemi, yegane mümkün toplum düzeni, insanlığın normal hâli olarak sunma ve dayatma gayretleri yaygın. İnsanların kafasına sokulmak istenen kabaca şu: Kapitalizm hep vardı, bu gün de var, gelecekte de olacak... Kapitalizm “tarihin sonudur”, alternatifi yoktur, alternatif üretmeye çalışmak da beyhûdedir! Aslında amaç belleği yok etmek, geçmişi unutturup yok saymaktır. Oysa tarih bilinci bize bu günkü durumun [hâlin], karmaşık, kompleks sosyal süreçlerin ve belirleyiciklerin bir sonucu olduğunu, pekâlâ başka türlü de olabileceğini, bu gün olanın potansiyel olarak “mümkün” olabileceklerden sadece biri olduğunu öğretiyor. Bu gayri insani ve irrasyonel sistemin insanlığın yegane ufku olarak sunulabilmesi, ancak tarih bilincinin yokluğunda mümkün olabilir. Oysa tarih bilincinden yoksun bir insanlık mümkün değildir. Başka türlü söylersek, tüm sosyal süreçler geçicidir, tarihseldir ki, buna kapitalizm de dahildir. Nitekim kapitalizmin beş yüz yıllık, sanayi kapitalizminin ikiyüz yıllık, “neoliberal kapitalizm” denilenin de otuz küsür yıllık geçmişi var. Aslında bu, uzun insanlık tarihinde sadece küçük bir parantezdir... Şeyleri, olguları, toplumsal süreçleri tarihsellik dışında düşünmek saçmadır. Bir zamanlar kapitalizm diye bir üretim tarzı, öyle bir toplumsal düzen yoktu ve bir zaman sonra da olmayacak. Artık tüm sürdürülemezlik emareleri belirmişken bunu söylemek de bir kehânet sayılmaz...
yaklaşık 3 ay önce vatan bilgisayardan 87 tl ye aldığım cihazda 2 saatlik şarj ile 18 saate kadar kayıt yapılabileceği yazmaktadır. fakat haftada düzenli olarak 18-20 saat kayıt yapan birisi olarak, aletin şarj süresi gittikçe kısalmakta ve ne yazık ki alalı 3 ay olmasına rağmen şarj süresi 11-12 saat aralığına düşmüştür. devamlı ve uzun süreli kayıt tutanlar için önerilmez. ses kayıt kalitesi fena değil 10 üzerinden 7 alır ama üstü zor.
şu an için çok fazla bir bütçem yok ve şarjlı bir alet istiyorum fazla da kullanmam ses kalitesi de normalden biraz iyi olsun derseniz işinizi oldukça iyi görür fakat devamlı ve uzun süreli kullanıcılar için asla tavsiye edilmez sizi yolda koyabilir.