Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaleddin Efgani ve Said Halim Paşanın Türkiye de İslamcılığa Etkileri

madem ödevleri internete atmaya başladık arşivimizdeki ödevlerden bir kaçını daha paylaşalım istedim.  
aşağıdaki ödev 2013 yılında tarih metodoloji dersinde sunum ödevi olarak hazırlanmış ödevin bir örneğidir.
Her zaman yaptığımız açıklamanın tam tersine  sayın okuyucu unutmamalısın ki burda geçen bilgilerde akademik kurallara mümkün olduğunca uyulmaya çalışılmıştır,ama gözden kaçanlar mutlaka olmuştur bu noktada görmezden gelme demiyorum ama üzerimize de çok fazla gelme diyorum birde yapacağımız bir hatanın çalıntı muamelesi görmesi muhtemel olabilir fakat lisan talebesi (kaçıncı lisan ?) için mazur görmenizde faydalı olacağı kanısındayım.
 Ayrıca isminden de anlaşılacağı gibi yazıda iki şahıs üzerinden Türkiye de ki bir olgu değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gene her zaman yaptığımız uyarıyı tekrarlıyoruz, alıntılar dışındaki yorumlar tamamen mehmet talha gürbüz'ün fikir dünyası süzgecinden geçerek onun mantığına göre yorumlanmış bir üründür. bunu lütfen unutmayınız. katılırsınız yada katılmazsınız o bizi alakadar etmemektedir.  ayrıca ben yazdım oldu mantığına girecek çapımız olmadığı için size göre değerlendirme hatası yaptığımız yerler için bize ulaşabilirsiniz.


Cemaleddin Efgani ve Said HalimPaşanın Türkiye de İslamcılığa Etkileri

      19. yüzyıl’ın ilk çereğinden itibaren İslam Dünyası için asırlardır hür ve galip yaşadıkları dünyada, yenilgilerin, sömürgeleştirme hareketlerinin doruk noktasına çıktığı, Batının sanayi devriminden sonra yaşadığı teknik ilerlemenin yakalanamadığı, bilim ve dinde etkisi günümüze kadar uzanan sert tartışmaların öncüsü olacak kıvılcımların ilk çaktığı gerilemenin artık yavaş yavaş yenilgiye doğru gittiğinin apaçık seçildiği bir dönemi ifade eder. Müslümanlar daha 1 asır öncesine kadar dünyadaki en büyük üç devletin (Osmanlı, Safeviler ve Babürler) sahipleri konumunda iken, esen rüzgarların getirdiği bir asır içerisinde Müslüman coğrafyasına hükmeden devletlerinden Safeviler ve Babürler’in yıkılarak müstemleke haline getirildiği, Osmanlı İmparatorluğunun ise topraklarının özellikle gayri müslüm nüfusunun yoğun yaşadığı yerlerin bir çoğunu kaybedip geriye kalan bölgelerinde de isyanların ardı arkasının kesilmediği bir ülke haline dönüşmüştür.
    “19. yüzyılda Batı’dan gelen askeri, siyasi kültürel tehdidin yeşerdiği ve güçlendiği zemin çok farklıdır. Müslümanlar her bakımdan geri ve zayıf durumdadır. Skolastik medrese eğitimi, İslam düşüncesini de zayıflatmış ve verimsiz hale getirmiştir. Askeri ve siyasi alandaki mağlubiyetleri hafifletecek bir medeniyet hamlesinin altyapısı canlı bir fikir ortamı yoktur. Gelenek her şeyin üstünde, Müslüman toplumları kıskacına almıştır. Bütün şartlar, Batı’nın karşı konulmaz girişinin yaratacağı tahribatları onarmada olumsuzdur.”[1]
     19.yüzyıl’ın son çeyreğinde bağımsız tek müslüman devlet konumunda olan Osmanlı Devleti, İslam dünyasındaki münevver kesimin buluşma ve uğrak yeri olmuştur. O güne kadar genelde bir çoğu dışa kapalı toplumlar olarak hayatlarını idame ettiren Müslümanlar, yaşadıkları bu olumsuz şartlardan kurtulabilmek için çözüm arayışına girmişler ve o güne kadar üstü örtülüde olsa kullanılan “İttihad-ı İslam”(İslam birliği) kavramı tekrar ortaya atılmıştır. Sömürgecilerin misyonerler vasıtasıyla ön plana çıkardıkları din faktörüne karşılık, gelişen ve yaygınlaşan iletişim ağlarına yönelmişler ve İslam Dünyasını birbirinden haberdar etme çabasına girişmişlerdir.[2]
    “Bu son derece karanlık tabloya rağmen Müslümanlar, bu tarihin kritik kesitinde inançlarına ve maddi varlıklarına yönelmiş. Batı tehdidine başarıyla karşı koymuşlardır. Gerçekten insanı şaşkınlığa çeviren bir canlılıkla Müslümanlar Batı’ya direnmişler ve itikadi ve siyasi ideallerini bitmez tükenmez bir enerji ile müdafaa etmişlerdir. İslamiyet bu müdafaanın hem konusu hem de kalkanı olmuştur. Her alanda zayıf olan Müslümanlar batı karşısında İslamiyetle güç kazandıklarını fark etmişler, dini mukavemetlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Dünyadaki yaygın dinin mensuplarından hiçbirinin Müslümanların gösterdiği direnci gösterememeleri hem İslamiyetin anti emperyalist bir ideoloji olarak güçlenen konumunu, hem de Müslümanların başarısını göstermektedir. Müslüman toplumlardaki despot yönetimlerin eleştirisi, eşitlikçi ve halkçı idealler 19. Yüzyılın paradigması olan ilerleme fikri ve Müslümanların Pan İslamizm(İttihad-ı İslam) fikri etrafında tıpkı batı milletleri gibi bir millet haline getirme çabaları, yeni ortaya çıkan Müslüman aydınların fikir ürettikleri alanların özetidir.”[3]
Cemaleddin Afgani  Hayatı
     1928 yılında Esedabad kentinde doğan Efgani hakkında milliyeti ve mezhebi ile ilgili çeşitli tartışmalar mevcuttur. Devrin şartlarına göre iyi bir eğitim görmüş, 18 yaşına kadar Kabil de kalmış ardından hindistan’a geçmiş, burada kaldığı 2 yıl içerisinde Avrupa bilim ve edebiyatı ile tanışmış, eskiden beri kafasında tanıştığı ıslahat fikri güç kazanmıştır. Hac farizası esnasında yolda görüp geçirdikleri ile Haremeyn merkezli bir İslam birliği fikri filizlenmeye başlamıştır.
     Hac dönüşü ülkesi Afganistana dönmüş, kısa bir süre başvezirlik yapsada ülkesinde iktidar değişikliği ve sömürgeci İngilizlere karşı halkı uyarması üzerine yapılan baskılar neticesinde ülkesinden ayrılmıştır. İkinci defa geldiği Hindistanda, halkı İngilizlere karşı uyarması ve cesaretlenmesi üzerine İngiliz yönetimi tarafından ülkeyi terk etmesi bildirilmiş, kendiside Hindistan’dan Mısır’a geçmiştir. Mısır da iken, Sultan Abdülaziz tarafından yapılan bir davet üzerine İstanbul a gelmiş.
     İstanbul da Darul Fünun’un açılışında Nübüvvet ve sanat ile ilgili sarfettiği sözler ve yanlış anlaşılmalar neticesinde İstanbul’u terk ederek ikinci defa Kahire’ye yerleşmiştir. 8 yıl kaldığı Mısır durağından sonra tekrar Hindistan’a dönmüştür. Hindistandan kısa bir süre sonra sömürge yönetiminin baskısı nedeniyle bir kez daha ayrılan Efgani önce Londra’ya ardından Paris’e geçmiştir. Avrupada çıkardığı gazete ile şöhreti ve itibarı artan Efgani bir müddet sonra İran’a geçmiş, fakat kısa bir süre sonra kendisini çağıran İran şahı ile halkın da yönetime katılması noktasında yaptığı telkinler yüzünden ters düşerek İran’ı terk edip Osmanlı devleti sınırları içerisinde bulunan Basra’ya geçsede burada da kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar Londra’ya geçmiş ve son olarak Londra’nın Londra Sefiri Rüstem Paşa tarafından İstanbul’a davet edilmiştir. Cemaleddin Efgani İstanbulda sıcak bir ilgi ile karşılanmıştır. Fakat kısa bir süre sonra dışarıdan ve içerden yapılan telkinler neticesinde Sultan ile arasındaki bağ zayıflamıştır. İstanbulda zorunlu bir ikamete tabi tutulmuş ve ölünceye kadar da İstanbuldan ayrılmasına izin verilmemiştir. Efgani yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayarak 1897’de vefat etmiştir. Cenazesi  1944 yılında Afganistan hükümetinin isteği üzerine ülkesine nakledilmiştir. [4]

Fikirleri ve Etkisi

     Batılıların İslam ülkelerinin büyük bir kısmını sömürge haline hetirdikleri siyasal ve kültürel hakimiyet altına aldıkları, cehalet, bidat ve hurafelerin Müslümanları dinin özünden uzaklaştırıldığı bir dönemde doğup, büyüyen, değişik hocalardan bir çok ilim ve irfan merkezinde ders alarak zamanına göre iyi bir eğitim gören  Cemaleddin Efganinin inanç ve düşünce dünyası bu maddi ve manevi iklim şartları iklim şartları içinde oluşmuş ve gelişmiştir.[5]
     Cemaleddin Efgani İslam ümmeti için kurtuluş yolunu ararken önce dinin etkisini araştırmış, ilk asırlardaki büyük hamleyi, fetihleri, ilim, kültür ve medeniyet alanlarındaki katedilmiş mesafeleri, atılmış dev adımları örnek göstererek gerilemede dinin -doğru anlaşılan ve yaşanan dinin- etkili olmadığını tesbit etmiş, sonra duraklama ve gecikmenin sebeplerini bulmaya çalışmıştır.
Ona göre bunla; Hilafetin Saltanata dönüşmesi, sözde halifelerin ilim ve ictihaddan uzaklaşarak isim ve merasimle yetinmeleri, ümmetin birden fazla halife etrafında toplanarak dağılma ve bölünmeleri, Din ve Kavmiyet bir toplumu ayakta tutan iki önemli güç olduğu halde, her ikisinin de zayıflaması, halifelerin yabancıları devlet hizmetinde istihdam etmeleri, Hicri üçüncü ve dördüncü asırlarda zındıkların ve Batınilerin ümmete soktukları batıl inançlar ve safsatalar, Cebir inancının yaygınlaşması ve Müslümanların heyecan hamlelerinin durması, Hz. Peygamber’e nispet edilen uydurma hadislerin ve israiliyyatın, din kisvesine bürünmüş hainler tarafından kitaplara sokulması ve böylece Müslümanların temiz inançlarının kirletilmesi, Eğitim ve Öğretimin bu menfi, durdurucu ve geriletici etkileri ortadan kaldıracak güçte ve yaygınlıkta olmaması, Doğudan Moğol, Batıdan Haçlı İstilalarının getirdiği zararlar, tahribatlar ve bezginlikler, İlim ve amel bakımından İslamdan uzaklaşan Müslümanların bölünüp dağılmaları, alimlerin birbirinden kopmaları, toplulukların kardeşlik duygusuna bağlı tesanüt ve yardımlaşmayı terk etmeleri…

     Hastalığı bu amiller doğurduğuna göre tedavide bunların göz önüne alınması şarttır. Çeşitli zamanlarda denenmiş bulunan ”Gazete ve dergi çıkarma, her yerde okullar açarak ileri ülkelerin ilim ve medeniyetlerini yetişenlere aktarma, şehircilik, mimari, kılık kıyafet, hayat tarzı konunlarında Batı’yı taklit” gibi reçeteler yanlıştır, yetersizdir. Hastalık ümmetin zihniyet, inanç ve ahlakındadır. Çare zihniyette, inançta ve ahlakta, Müslümanları dünyaya örnek ve hakim kılan çağlara; yani saf İslam a ve Kuran’a dönmektir. Bu dönüş yaygın bir eğitimle olacak, kadın ve aileden başlayacak, hasbi fedakar şahıslar ve kurumlarca yürütülecektir. Kendileri iyi yetişmiş analar, çocuklarının ilk öğretici ve eğiticisi olacaklar, okul çağında çocuklar özel okullarda eğitilecek(resmi okulların programları güdümlüdür ve yeterli değildir).Okullar ruhu ve bedeni sağlıklı insanlar yetiştirecek şekilde kurulacak, teorik eğitim yanında pratiğe önem verilecektir. Batılılar, İslam ülkelerinde milli eğitime karşı olduklarından menfi propaganda yapmakta, Müslümanların dillerinin fakir ve edebiyatlarının yok ve ya ilkel olduğunu ileri sürmektedirler. Halbuki “dili olmayan bir milletin(kavmin) rabıtası(camiası)yoktur, edebiyatı olmayan bir kavmin dili yoktur, tarihini koruyan,  geçmişlerini ihya eden ve bunları örnek alarak sunan adamları olmayan bir kavmin tarihi yoktur.[6]
     Cemaleddin Afganinin üzerinde durduğu bir başka mevzu ise “kavmiyet baği milliyet duygusudur.”Kavmiyet bağının yaratılıştan değil, mensubiyet ve eğitimden gelir, ancak kararında olduğu ve din bağına tabi bulunduğu takdirde, onu korumak ve beslemek gerekir.
Müslümanları asırlardır bir ümmet kılan, yönetimde bir kavmin diğer kavme ve bu kavimlerden olan yöneticiye tabi olmasını sağlayan hep bu din bağı olmuştur. Sömürgeci, Müslümanları ayakta tutan bu bağı keşfedince, önce kavmiyet bağını körüklemeye ümmeti bölmeye çalışmışlar, işbirlikçilerini de kullanarak dinine ve milletine bağlı olanları tassupla suçlamışlardır. Müslümanlar tassub suçlamasından korkmamalı önce dinlerine sonra da ümmet birliğine zarar vermeyecek biçimde kavmin değerlerine sımsıkı sarılmalıdır. Kavim asabiyeti din asabiyetini geçtiği ve ümmetin birliğine, dayanışmasına zarar verdiği zaman meşruiyetini kaybeder.[7]
     Efganinin üzerinde durduğu en önemli ıslahat programı ise İttihad-ı İslam(İslam Birliği)’ın kurulmasıdır. Kendisi bu fikrin mucidi olmamakla beraber bu fikriyatın tesisi edilmesi ve yayılmasında pek çok emeği geçmiştir.
İslamcılar ile teması
     İslamcılık akımı 2. Meşrutiyet sonrasının en güçlü ideolojik akımıdır. Bunda 2.Abdülhamid Han’ın izlediği siyasetinde payı vardır. Batı’nın kültürel alanda kurduğu üstünlük ve dönemin moda hristiyan Müslüman zıtlığı çerçevesinde tedafüi(apolojetik) ve reddiye türünden edebiyatın ne kadar yaygınlaştığı malumdur. Bu çabalar İslam’ın dünyevi yorumlarıyla zenginleşerek eskilerin bozulmayı İslam’dan uzaklaşmanın neticeleri olarak görmelerinden ilham alarak yeni bir İslam’a dönüş hareketi başlattı. Bu akımın üzerinde en fazla durduğu konu ilim ve teknikte üstünlüğü tartışmasız olan Batı’dan müspet ilimlerin İslam’ın özüne dokunulmadan alınabileceğiydi. İslam özünde, ilmin gelişmesine ve teknik ilerlemenin kabulüne müsait bir dindi. Ayrıca İslam başka hiçbir bağlılığa ihtiyaç hissettirmeden, toplumu ümmet çatısı altında tutan ve ahenkli bir şekilde yaşatan siyasi bir birliği de vaz ediyordu.[8]
     İslamcıların ideolojik tezlerini, geliştirdikleri dönem Türkçülük akımının yeni yeni güçlenmeye başladığı, batıcı akımın entelektüel bir ağırlığa ulaştığı bir dönemdir. Bu yüzden ikinci meşrutiyetin demokratik şartlarında İslamcılar kendi dışlarında geliştirilen tezlerle sıkı bir mücadeleye girmişlerdi. Yine de dönemin ideolojik manzarasını su geçirmez kaplar biçiminde düşünmek yanlış olur. Ülgenerin dediği gibi tükçü İslamcılar olduğu gibi, İslamcı batıcılar da değişik akımlar arasında kesişme noktalarını ifade ediyorlardı. Volkan, Saday-ı Hak givi vülgarize İslamcı yayınlar yanında entelektüel bir kesime hitap eden Sırat-ı Müstakim gibi dergiler Afgani’nin İslam modernizmi ve İslam birliği düşüncesinden faydalanmışlardır.[9]
Mehmet Akif Ersoy ve Afgani
     Türkiye deki İslamcılık düşüncesinin kaynaklarından biri olan Mehmet Akif’in Cemaleddin Afgani’nin Nişantaşında ki konağına devam edip etmediğine konusunda herhangi bir malumat yoktur. Ama Mehmet Akif’in Afgani’ye olan teveccühü onun talebesi olan Muhammed Abduh vasıtasıyla edindiği düşünülmektedir. Hatta bu konuda Abduh ile Cemaleddin Afgani’nin fikirlerini, Mehmet Akif’in 1. Safahat’tan  sonra neşrettiği bütün eserlerinde bulmak mümkündür.[10]
     M. Akif Ersoy, Efgani’nin doğunun yetiştirmiş olduğu en yüksek fıtratlardan olduğunu belirtir. Ve onun Darulfünun nutkundan dolayı İstanbul’dan uzaklaştırılma sebebi olarak Şeyhulislamın onun fikirlerini özel menfaatlerine aykırı görme sebebine bağlar[11]
 Mehmet Akif Cemaleddin Afganiye verdiği önem ve değeri safahat adlı eserinde yazığı bir şiirlede dile getirmiştir.
“Galiba söylediğim yoktu? Evet hiç yoktu
Mısırın en muhteşem üstadı Muhammed Abdu,
Konuşurken neye dairse Cemaleddinle,
Der ki tilmizine Afganlı
-           Muhammed dinle” [12]
Mehmet Akif, Cemaleddin Afgani hakkında iki makale kaleme almıştır. Bunlardan biri Afgani’nin Darulfünun konferansı vesilesiyle ona yöneltilen hücumlara karşı yazılmıştır.
    Akif’in ikinci makalesi Cemaleddin ve Abduh’a yöneltilen ”Vahhabilik”  suçlamasına bir cevap mahiyetindedir. Akif buna cevap verirken Müslümanların meşrebini  beğenmedikleri insanları kolaylıkla bu sıfatla karaladıklarını söylüyor arkasından da şeyhe övgüler sıralamıştır.[13]

Şemsettin Günaltay ve Afgani

   Cemaleddin Afgani’nin modern çağda İslamiyetin yeni bir düşünce ve proje olarak ortaya konulmasında büyük payı vardır. O hürriyet, milliyet, kendine güven ve hak-adalet konularında değerli tespitlerde bulunmuş zamanın birçok önemli ismini etkilemiştir[14].  Bunlardan biriside Sebilürreşad dergisinin yazarlarından ve daha sonraları Türkiye Cumhiriyetinde Başbakanlık yapacak olan medrese kökenli Şemsettin Günaltay’dır.   
   Sebilürreşad’ın ateşli yazarlarından Şemsettin Günaltayı Sabri Ülken, modernist ve Türkçü-İslamcı olarak niteliyor. Günaltayın Afgani hakkındaki görüşlerinin oldukça aşırı olduğunu görüyoruz; ”… Şeyh peygamber kadar şayan-ı hürmet, ona itiraz edenler Ebu Cehil kadar lanete müstehaktır. Çünkü Şeyh Peygamberin zamanındaki İslamlığı yeniden diriltmeye kalkmıştır.[15]
    Şemsettin Günaltay, İslam ülkelerinin büyük bir inkiraz içinde olduğunu belirttikten sonra, bunun sebebini yükselme dönemlerindeki müspet ilimler ve felsefeye olan ilginin yok olmasına bağlar. Günaltay bu düşünceye Afganini talebesi olması hasebiyle ulaştığını da belirtir ve şöyle ifade eder: “ Müslümanlar İslamiyeti kaybetmiş, din adına hurafelerin esiri olmuşlardı.” Günaltay Efganinin tıpkı İbn Sina gibi İslamiyeti ihyaya kalkıştığını, bunun içinde hilafet merkezini seçtiğini ifade eder; İslam ufuklarını kaplayan hurafe bulutlarını dağıtacak, hakiki dini, bütün şaşaasıyla meydana çıkaracak nurlu dimağları İstanbul da bulabileceğini zannediyordu… İstanbul’a geldi. Fakat maatteessüf umduğunu bulamadı. Aksine tahkire, tezyife, hatta tekfire maruz kaldı. Dinden habersiz kara cahiller, Ebu Cehil’in Peygamberi tahkire yeltenmesi, Şeytan’ın Ademi tezyife kalkışması gibi, İslam dünyasının bu büyük dahisini tekfir etmek cesaretini gösterdiler… cemaleddin bu hal muvacehesinde titredi, köpürdü. Çünkü beslediği tatlı ümitler esnasında yıkılmıştı. Hilafet merkezi bu halde olunca İslam dünyası için kurtulmak ümidi beslemek muhal bir şeyi istemek demekti.”Günaltay ayrıca Afgani’nin ektiği tohumların meyvelerini verdiğini, Müslümanlarda uyanışın başladığını, hurafeleri görecek, hurafeperestleri susturacak, hakiki dini meydana çıkarmak gereğine inanan dimağların yetiştiğini söyler.[16]
 Şemsettin Günaltay yukarıdaki bu sözlerini bizzat Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra yerine kurulan Türkiye Cumhuriyetinde Başbakanlığı esnasında yaptığı faaliyetler ile büyük destek olmuştur!

Said Halim Paşa Hayatı

    Said Halim paşa 1863’de Mısırda doğdu. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu ve Vezir Halim Paşanın oğludur. Yüksek tahsilini İsviçrede siyasi ilimler dalında tamamlamış, Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrenmiştir. Yüksek Öğreniminin ardından İstanbul’a gelmiş, çeşitli kurumlarda görev aldıktan sonra Rumeli Beylerbeyliğine getirilse de, sultan 2. Abdulhamid ile anlaşamayınca Avrupaya gitmiş, burada Jön Türklere maddi ve fikri yardımlarda bulunmuş, 2. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbula tekrar dönmüş çeşitli devlet kademelerinde vazife aldıktan sonra İttihat Terakki Cemiyetinin sekreterliğine getirilmiş, Mahmut Şevket Paşanın öldürülmesinden sonra Sadrazamlığa getirilmiş, zamanla İttihat Terakinin ileri gelenleri ile aralarının açılması üzerine 1917’de sıhhi gerekçelerden dolayı görevden istifa etmiştir.
     1.Dünya Savaşının sonunda işgal kuvvetleri tarafından harp mesullerinden biri olarak Malta’ya sürgün edilmiş, sürgün sonrası İstanbul’a dönmek istese de İşgal güçleri tarafından dönüşüne müsaade edilmemiş. 1921 yılında Roma da bir ermeni tarafından şehid edilmiş, Naaşı İstanbul’a getirilerek Sultan Mahmud Türbesi haziresine defnedilmiştir.[17]

Said Halim Paşanın fikriyatı ve etkileri

     Said Halim Paşa, İslamda cemiyet ahlakı ve hayatı, hürriyet, eşitlik, yardımlaşma ve sosyal sınıflar, demokrasi, vatan kavramı, İslam Hukuku, anayasa, devlet idaresi, gelişme ve geri kalmışlık, eski ve yeni aydın, Müslüman aydını, batılılaşma taraftarı aydın gibi konulardaki görüşlerini 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren büyük ölçüde hristiyan Batının sömürgesi haline gelen İslam dünyasının bu durum karşısında ezikliğinin giderilmesi amacını taşıyan bir idealleştirme gayreti içinde anlatır. Mazi’nin yüce ve üstün halinde halihazırın perişanlığına teselli aranması o dönemdeki bir çok düşünürün takip ettiği bir yol olmuştur. Fakat Batılılaşmanın hedef olarak gösterilmesi de hemen hemen hepsinin iştirak ettiği ortak bir kanaattir. Paşa da”Milletçe ilerlemek ve yükselmek için mutlaka batılılaşmamız gerekir, kurtulmak için her bakımdan Batı milletlerini taklide mahkumuz” demekle beraber edinilen tecrübelerden hareketle Batı medeniyetinden gerçek anlamda istifade edilmesinin onu aynen uygulamaya sokulmasıyla mümkün olmadığını ileri sürer, dolayısıyla Avrupa medeniyetinin”millileştirerek” kendimize uygun hale getirilmesi gerektiği kanaatindedir.[18]
     Said Halim Paşa, İslam birliği idealini ön plana alır ve İslam birliği olmadan milli birliğin kurulamayacağını savunur. Milli kimliğini öne çıkaran bir ferdin İslami dayanışmaya önem verdiği oranda iyi bir insan olacağı görüşündedir. İslam aleminin büyük bir aile gibi olduğunu ileri sürer ve İslam’ın katı ve bencil milliyetçiliğe karşı olduğuna inanır.[19]
     Hakimiyet anlayışını şeraite dayanmış olarak görmek isteyenve milli iradeye dayanan hakimiyet ilkesine karşı çıkan Said Halim paşa’nın siyasi görüşleri de dolayısıyla İslami bir görüş taşır. Meşruti bir idareyi kaçınılmaz görmekle beraber 1876 anayasasına hazırlanış sebepleri, amacı, hükümleri vb hususlar itibariyle karşı olan ve bunu”usul ve adat-ı kavmiyye ve efkar-ı içtimaiye ve siyasiyyemize muvafık bulmayan paşa, İslam’ın cemiyet hayatında olduğu gibi siyasettede çeşitli parti ve sınıflar arasındaki rekabet ve muhalefete izin vermediğini söylemektedir. Bu inanış gerçek durumların ifadesi olmaktan ziyade siyaset ve sınıf çatışmaları içindeki Batı karşısındaki idealize edilmiş bir dünya görüşünün takdimi gibidir. Batı karşısındaki geri kalışta dinin payının ne olduğunun uzun zamandır yoğun bir tartışma konusu yaıldığı bir dönemde Müslümanların geri kalmışlığının dinden değil kendilerinden kaynaklandığını, ileri sürmesi doğru bir teşhis olmakla beraber döneminde Batı’nın azameti karşısında geniş çevrelere pek de inandırıcı gelmemekteydi.” [20]

  Batılılaşmak İslamlaşmak

     Said Halim Paşa, 150 senedir devam etmekte olan gecikmenin sebebini şeriat hükümlerine aykırı davranılmaya bağlayan 1839 Tanzimat fermanındaki gerekçeyi tekrarlarcasına İslami vazifelerin eski zamanlarda olduğu gibi gerektiği şekilde yerine getirilmemesini bunun sebebi olarak öne çıkarır. Ancak yine de maddi şartların bozulmuş olmasının Batı karşısındaki mahkumiyetin ve sömürge haline gelişlerin esas sebebini teşkil ettiğinin idraki içindedir. Batı doğu’nun zenginliklerinden istifade etmesini bilmemekte, Müslümanlar ise bilimlere yüz çevirdiklerinden  cahillik sebebiyle bugünkü duruma düşmüş bulunmaktadır. Sonuç olarak Paşa’ya göre gerileme ahlaki ve içtimai değil yalnız iktisadi yani maddidir ve telafisi mümkündür. Çaresi de nerede olursa olsun aranıp bulunması emredilen ilimdir.[21]
     Said Halim Paşa Batının tekniğinin değil, kültürel değerlerinin alınmasına karşıdır. Ona göre kültürel değerleri de içeren bir Batılılaşma anlayışı ülkeyi anarşiye çürükleyecektir. Bu şekilde bir anlayışla ne kadar Batılılaşırsak felaketimiz de o kadar büyük olacaktır. Bizi felakete sürükleyen Batı hayranları kendi toplumlarını tanıyamamaktadırlar. Onların kendi toplumlarının toplumsal, siyasal ve manevi konularındaki bilgileri iki özellik gösterir. ”Evvela bu vesailden her hangisine dahil olsa bize taalluk eden cihetlerini bilmemek ve öğrenmeğe tenezzül etmemek, saniyen bize taalluk olanlar haricinde bir çok usuller, mübdeiler ve ihatalara vakıf bulunmak”[22] Bu kendilerini bilmemekten dolayı Batı hayranları ”kendimizi henüz tesis edecek mevcudiyet-i milliyesini istihsale çalışan yeni doğmuş bir cemaat farz edecek derecede geçmişimizin ve eslafımızın azimetinden şüphe ediyor ve bizi hakir görüyor.”[23]
     Said Halim Paşa Batıcıları hastalıklardan korumak için tıp kitapları okuyan kimseye benzetir. Sonunda kendini bütün hastalıklara tutulmuş gören bu kimseler gibi Batıcıların bilgileri de onlara vatanlarını bir elem ve ızdırap kaynağı olarak göstermektedirler. Bu hali ile eski aydınlarımız ile yeni aydınlarımız arasında bir fark vardır. Öncekiler Batıyı tanımıyorlardı. Yeniler ise kendilerini tanımıyorlar. Bu iki kötü durumda arasında kıyas yapan Said Halim Paşa yeni aydınları daha zararlı bulur.[24]

 Doğu Batı Karşıtlığı

     Doğu ile Batı arasında bir düşmanlık değil bir yardımlaşma gerçekleşmiş olsaydı her iki tarafında çok şey kazanacağını düşünen Said Halim Paşa eserlerinde, tarihsel süreç içerisinde var olduğunu söylediği bu karşıtlığın nedenlerini araştırır.[25]
     Ona göre Müslüman Doğu, ileri dönemlerde ışıklarını barbarlık döneminde bulunan Batı’ya cömertçe açmış ve bu şekilde Batı medeniyetinin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Bunun sonucu olarak bu iki medeniyetin arasında bir yakınlaşma ve dayanışma doğmuştur. Fakat bu yakınlaşmadan korkan ruhban sınıfının, dinleri üzerindeki nüfuzlarını kaybetme endişesiyle kendi toplumlarına yanlış bilgi vermeleri sonucu aralarında ayrılık tohumları ekilmiştir. Zamanla ilerleyen Avrupa, cihana Doğu gibi davranmamış başta İslam dünyası olmak üzere Buda Mezhebindeki Uzak Doğu ile putperest uzak Batı’yı da tahakküm altına almıştır. Batının bu  tecavüz ve saldırılıarından en fazla İslam dünyası zarar görmüştür uzun süren savaşlar Müslüman halkın hükümdarlarına kayıtsız şartsız itaat etmelerini sürekli kılmış, bu da hükümdarların keyfi ve baskıcı yönetimlerini doğurmuş, İslam dünyası böylece Batı’nın zoru ile eskiden bulunduğu geri toplumsal ve siyasal duruma dönmüştür.[26]
     Said Halim Paşa Batılıların Doğulularda gördüklerini söylediği ve şiddetle eleştirdikleri “taassub” üzerinde bu kadar durmalarını onların iyi niyetleriyle yorumlamaz. Ona göre Batılıların bu taassubdan anladıkları kendi menfaatlerine karşı gösterilen tepki ve Batılıların Doğululara karşı düşmanlıklarının gerçek nedeni ise dünyayı “medenileştirme” politikalarına Doğunun engel olmak istemesidir.[27]
     Batı ile İslam arasındaki derin zıddiyet ve Batı’nın bunu tassup içinde ve bir düşmanlık halinde sürdürmesi geri kalmışlığı körüklemiştir. Batı’da müsbet ilimler gelişmenin anahtarı olmuş. Doğu ise son yüzyıllarda saplanıp kaldığı metafizik ve felsefe dünyasından çıkma becerisini gösterememiştir. Batı’da eğitim gören Müslümanların da bu sonuçta şeriatın payı olduğu ve dinin ilerleme ve gelişmeye engel teşkil ettiği yanılgısı içine düşmüş olmaları meseleye ayrı bir vahamet katmaktadır. Bu durum üç dört yabancı dil bilgisiyle bütün eğitimini Avrupa’da yapmış ve uzun yıllar oralarda kalmış olmasına rağmen kendisini bu gibi etkilerden müstesna kılan paşa’ya şaşırtıcı gelmektedir. Onun samimi görüşü İslami kurumların değişimi kabul etmemesi, gelişme kabiliyetinden yoksun olmasından değil mükemmel bir halde bulunmasından kaynaklanmaktadır.[28]
     Said halim Paşa’nın imparatorluğun yıkılış aşamasında yetişmiş aydınların önde gelenlerinden biri olduğuna ve geride bıraktığı eserlerin devlet adamı kimliğini gölgelediğine şüphe yoktur. İmparatorluğun son dönemlerinde yer aldığı yüksek siyaset sahnesindeki konumu sebebiyle, savaşa giriş, tehcir gibi hayati konulardaki sorumluluğu itibariyle sorgulanıp, doğru bir yol takip edip etmediği sorusu ortaya atılmakla beraber. “ Bir milletin gerilemesi, ekseriya uzun bir hadiseler zincirinin ve insanlığın genel gelişmesinin bu cemiyet içinde ve dışında meydana getirdiği bir çok sebep ve amillerin neticesinde ortaya çıkar” yargısına varması kendisine ele aldığı konuları genelde bu anlamda işleme imkanı vermemiş olsa da metot olarak doğru yolda bulunduğunun göstergesi sayılmalıdır.[29]
  Bir entelektüelden çok eylem adamı olan Afgani’ye[30] nazaran Said Halim Paşa enteleküel tanımına daha çok uymaktadır.
 Afgani yaşadığı dönemde İslam dünyasının o gün merkez sayılabilecek yerlerin tamamına yakınını gezerek ve gözlemleyerek Müslümanların problemlerini tesbit etmeye çalışmş ve çözüm önerilerinde bulunmuştur. Afganiye bu konuda en çok yardımcı olan nokta kendisinin de medrese eğitimine sahip bulunmasıdır. Bu nedenle yaşanan aksaklıklar çözüm olarak ilk başta eğitimde uygulanması gereken reform ve ıslah yöntemlerini sunmuş, ki bu görüş İslam dünyasında 20. yy’dan itibaren iktidara gelen tüm Müslüman devletlerin hükümetleri tarafından uyulamaya konulmuştur. Bu noktada afgani yaşarken dahi fikirlerinin etkisini görmüş ve Osmanlıda açılan yeni tarzda (batılı) eğim kurumlarının ilki olan Darul Fünun’un açılış konuşmasını kendisi yapmıştır. Osmanlının mirası üzerine kurulmuş olan Türkiye Cuhuriyetinde ise çıkarılan tevhid-i tedrisat kanunu ile gerilemenin baş mimarlarından biri kabul edilen eski tarz eğitim sistemine ait ne varsa yok sayılıp yeni eğitim sistemine geçilmiştir.
  İslam birliği (İttihad-ı İslam) fikrinin kurucusu olmasada hayatı boyunca bu temede hareket ettiği için ilk akla gelen isim olan Afgani’nin bu fikriyatı özelikle İslam dünyasında ve Türkiye de 60 sonrası, siyaset ile irtibata geçen Müslüman kesimler içinde sık sık kullanılmış ve bu siyasal hareketlerin temel omurgalarından birini temsil edecek kadar kuvvet kazanmıştır. Fakat bu noktada Türkiye temelli siyasi hareket ile İslam dünyasındaki öne çıkan hareketler arasında Afgani’nin şahsıyla alakalı değerlendirmenin taban tabana zıt olmasıda düşündürücüdür. İslam dünyasındaki Müslüman siyasal grupların Afganiye duydukları saygı ve hürmet, Türkiye de siyasal düşüncenin ilk temsilcileri tarafından ise tam ters bir şekilde daima reddedilmiş, hatta etkisinin İslam dünyasına pozitif değil negatif olduğu noktasında lanse edilmek istenmiştir. Bunun nedeninin ise daha çok Afgani’nin şahsi hayatı ve mezhepsel durumu ile ilgili ortaya atılan iddialar sebebiyledir.
   Said Halim Paşaa’ya göre bir kişinin kendisini Müslüman addettiği takdirde, İslam esaslarına göre düşünüp, yaşaması ve islam’ın emrettiği bütün kurallara uyması gerektiğini belirtmiştir. Bu fikriyatı özellikle Türkiye de siyaset hayatında,  İslamcı veya muhafazakar diye tabir edilen partilerin de ilk başlarda kullandığı önemli argümanlardan biri olarak 1990 lı yıllara kadar kullanılmıştır. 90’lı yıllardan sonra değişen iç siyaset şartları sonucunda bu muhafazakar partilerde bu görüş tartışmaya açılmış bunun sonucunda bu partilerde gelenekselci ve yenilikçi kanatların oluşmasına yol açmıştır. Bu iki grup arasında yaşananlar ise daha sonraları bu partilerde bölünmelere yol açarak Türk siyasi hayatında ve etkiledikleri kitlelere yeni farklılıklar getirmişlerdir.

Kaynakça


Bostan, M. Hanefi, “Said Halim Paşa”, DİA. İstanbul: İSAM, 2008
Bülbül, Kudret, Bir Devlet Adamı ve Siyasal Düşünür Olarak Said Halim Paşa. Ankara: Kadim yayınları, 2006
Danışmaz,Ahmet, “İslamın Siyasalaşması Sorunu”, Köprü Dergisi:72,  Güz 2000
Ersoy, Mehmet Akif, Safahat. Ankara: Akçağ yayınları, 1994
Gencer, Bedri, İslamda Modernleşme. Ankara: Lotus yayınevi, 2008
Kara, İsmail, Türkiyede İslamcılık Düşüncesi. İstanbul: Ktabevi yayınları, 1997
Karaman, Hayrettin, “Cemaleddin Efgani”, DİA. İstanbul: İSAM, 1994
Karaman, Hayrettin, Gerçek İslam’da Birlik: Efgani, Abduh, Reşid Rıza. İstanbul: İz yayıncılık, 2003
Özcan, Azmi “İttihad-ı İslam”, DİA. İstanbul: İSAM, 2001
Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve son eserleri. İstanbul: İz matbaası, 1998
Türköne, Mümtaz’er, Cemaleddin Afgani. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı, 1994.
Yalçınkaya, Alaeddin, Cemaleddin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri. İstanbul: Osmanlı Yayınevi, 1991








[1] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 2
[2] Azmi Özcan, “İttihad-ı İslam “,DİA, cilt 23 (İstanbul, İSAM  2001)  
[3] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 4-5
[4] Hayreddin Karaman, “Cemaleddin Efgani “,DİA, cilt 10 (İstanbul, İSAM  1994)  
[5] Hayreddin Karaman, “Cemaleddin Efgani “,DİA, cilt 10 (İstanbul, İSAM  1994)  

[6]  Hayreddin Karaman, Gerçek islam’da birlik : Efgani, Abduh, Reşid Rıza (İstanbul, İZ yayıncılık, 2003) s. 39-41
[7] Hayreddin Karaman, Gerçek islam’da birlik : Efgani, Abduh, Reşid Rıza (İstanbul, İZ yayıncılık, 2003) s. 41-42
[8] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 116
[9] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 116-117
[10] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 117
[11] Alaeddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri (İstanbul, Osmanlı Yayınevi, 1991) S. 83
[12] Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Ankara, Akçağ Yayınları 1994) S. 185
[13] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 117-119
[14] Ahmet Danışmaz, “İslamın Siyasalaşması Sorunu”, Köprü Dergisi, (güz 2000): 72
[15] Mümtaz’er Türköne, Cemaleddin Afgani (Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1994), S. 121
[16] Alaeddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani ve Türk siyasi hayatı üzerindeki etkileri (İstanbul, Osmanlı Yayınevi, 1991) S. 79
[17] İsmail Kara , Türkiyede İslamcılık Düşüncesi (İstanbul, Kitabevi yayınları, 1997 ) S. 158-160
[18] M. Hanefi Bostan, “Said Halim Paşa “,DİA, cilt 35 (İstanbul, İSAM 2008)  
[19] M. Hanefi Bostan, “Said Halim Paşa “,DİA, cilt 35 (İstanbul, İSAM 2008)  
[20] M. Hanefi Bostan, “Said Halim Paşa “,DİA, cilt 35 (İstanbul, İSAM 2008)   
[21] M. Hanefi Bostan, “Said Halim Paşa “,DİA, cilt 35 (İstanbul, İSAM 2008)  
[22] Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve son eserleri , (İstanbul, İz Matbaası, 1998) s, 53
[23] Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve son eserleri , (İstanbul, İz Matbaası, 1998) s, 53
[24] Kudret Bülbül, Bir Devlet Adamı ve Siyasal Düşünür Olarak Said Halim Paşa(Ankara, Kadim Yayınları, 2006)     S. 203-204
[25] Kudret Bülbül, Bir Devlet Adamı ve Siyasal Düşünür Olarak Said Halim Paşa(Ankara, Kadim Yayınları, 2006)     S. 192
[26] Kudret Bülbül, Bir Devlet Adamı ve Siyasal Düşünür Olarak Said Halim Paşa(Ankara, Kadim Yayınları, 2006)     S.192
[27] Kudret Bülbül, Bir Devlet Adamı ve Siyasal Düşünür Olarak Said Halim Paşa(Ankara, Kadim Yayınları, 2006)     S. 193
[28] M. Hanefi Bostan, “Said Halim Paşa “,DİA, cilt 35 (İstanbul, İSAM 2008)  
[29] M. Hanefi Bostan, “Said Halim Paşa “,DİA, cilt 35 (İstanbul, İSAM 2008)  )  
[30] Bedri Gencer, İslamda Modernleşme (Ankara, Lotus Yayınevi, 2008) s.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder