Sümbül Ebrusu

Sümbül Ebrusu

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Abla duasında olmak

İnsanın ablası olması bir başka güzel
Ablasının duasında olması bambaşka bir güzellik

şükrü nasıl eda edilir bilemiyorum.

Anne baba duasından sonra

Abla duası her halde en makbullerden olsa gerek 

Ablamın duasında olmanın mutluluğu ve bereketi
her daim üzerimde dolaşıyor

siz hiç hissettiniz mi?
ablanızın duasında olduğunuzu

Ey ablası olduğu hale duasında bulunamayan bedbaht kardeşler
umarım çok geç olmadan
varırsınız bu büyük eksikliğinizin farkına 

bir gün daha geç kalmayın...

Teşekkür ediyorum Ayşe ablacığım o güzel dualarınız için.
her daim sizin gibi mukabelede bulunamıyorum,
gerçi bulunsam da
sizin dualarınızın bereketine ve feyzine yetişir mi bilmiyorum
ama 

Sizin de vaktiniz mübarek olsun, Yaradan güzel yazılar yazsın yolunuza. Allah her daim razı olduğu işlerle meşgul olan kişilerden elesin sizi, sizin gibi mukabelede bulunup bende dualarınıza aminler ekliyorum
selam ve hürmetlerimle...

Bertolt Brecht Zavallı B.B.'e dair


Zavallı B.B.'e Dair

Ben Bertolt Brecht, Kara Ormanlardan
Anam getirmiş beni kentlere erkenden
Henüz düşmüşken ana rahmine. İçimdeki orman ayazı
Dinmeyecek yaşamım sona ermeden

Beton kentlerde evimdeyim. Taa baştan beri
Son Duaya donanmış her şeyiyle
Kağıtları tütünü, branddisiyle
Güvensiz ve aylak ve sonuçta hoşnut

Dostça davranırım insanlara. Ve ben
Kaba bir şapka giyerim, ayrımsanmamak için
                                                    diğerlerinden
Ne garip kokulu hayvanlar derim
Düşünürüm sonra. Ben de öyleyim nasıl olsa, rahatsız
                                                                olmak neden?

Sabahları boş sallanan koltuklarım da
Çene çalarım oturup bir kaç kadınla
Derim ki, ilgisiz bakışlarımla süzerek onları:
"Asla güvenemeyeceğiniz bir adam oturuyor
                                                     karşınızda."

Akşama doğru toplarım bir takım adamları
"Bayım" diye hitap ederiz birbirimize
Masamın üzerine dayanır ayakları
"iyi olacak, düzelecek işler" derler. Ve ben sormam
                                                            ne zaman.

Sabaha karşı loş ışıklar altında durur çam 
                                                          ağaçları
Ve cayırtıya başlar kuşlar, ağaçların asalakları
İşte o saatler ben kentte dikip başımı bardağımı
İzmaritimi bir yana atıp, huzursuz uykuma dalarım.

Geçici bir kuşaktık, geldik ve yerleştik
Evlere: Topumuzun sonsuza dek yıkılmaz sandığı
Bu yüzden diktik Manhattan  Adasında ki heyulaları
Ve incecik antenleri, gölgelerinde Atlantiğin
                                                         çoşkulandığı

Bu kentlerde arta kalan tek bir şey olacak: İçlerinden
                                                               esen rüzgar
Obur hoşnut, apartmanları yalayıp yumaktan
Anladık ki geçiciyiz, bizim değil buralar
Ve bizden sonra bir şey kalmayacak anılmaya değer

Yakınlarda bir zaman depremler başladığında
Umarım üzülmem, sigaramdan bir nefes olsun çekmeyi
                                                       unutacak kadar
Ben Bertolt Brecht, çok eskilerden aşina bana bu beton 
                                                                  yığınlar
Sürüklenip gelmişim Kara Ormanlar'dan anamın 
                                                       karnından

Ben Bertolt Breht, Kara Ormanlar'dan
Anam getirmiş beni kentlere erkenden
Henüz düşmüşken ana rahmine. İçimde ki orman ayazı
Dinmeyecek yaşamım sona ermeden

-Bertolt Bercht-

25 Mayıs 2014 Pazar

Bertolt Brecht Ayartılmaya karşı türkçe

Komünist ve sosyalist bir şair bertolt brecht, aşağıda ki şiir öcelikle bir müslüman olarak asla kabul edemeyeceğim bir kaç imge barındırıyor. 
Dinle arası hiç iyi olmamış brecht'in bu şiirini de zaten katolik kilisesine karşı yazdığını okumuştum.
Ahiret kavramını reddettiği zamanlarda yazmıştır bu şiirini.
Yalınız bu şiiri okuduğum zaman son mısraya kadar beni düşündürtmüştür. son mısra dışında güzel bir şiir, hem bende diyalektik yapıp son mısrayı reddederek, kavramlara brecht'ten farklı manalar yükleyerek okumak istiyorum...

Ayartılmaya karşı

İzin vermeyin onlara, ayartmasınlar sizi
Geri dönüş yok.
Gün eşikte, gitti gidecek
Gece rüzgarı şimdiden ürpertiyor içinizi
Yarın gelmeyecek

İzin vermeyin onlara kandırmasınlar sizi
Küçük bir şeydir yaşam
Doymaz bir iştahla yutun onu
Açlığını yatıştırmaya bir şey kalmayacak sonraya  
Çünkü bırakırsanız geçip gidecek

İzin vermeyin onlara oyalamasınlar sizi
Küçük bir şeydir yaşam
Doymaz bir iştahla yutun onu
Açlığını yatıştırmaya bir şey kalmayacak sonraya
Çünkü bırakırsanız geçip gidecek

İzin vermeyin onlara oyalamasınlar sizi
Çok az bir zamanımız var
Ancak ölüme özgüdür çürümek
Yaşamdır en yüce şey
O da sizi daha fazla beklemeyecek

İzin vermeyin onlara, ayartmasınlar sizi
Tüketmeyin boş şeylerle varlığınızı
Hem neden korkacaksınız ki?
Herhangi bir hayvan gibi öleceksiniz siz de
Ondan ötesi olmayacak

-Bertolt Brecht- 

Bertolt Brecht Der Flug der Lindberghs türkçe Lindberghlerin Uçuşu

Bertolt Brecht'in Der flug der lindberghs adlı yapıtından ufak bir alıntı...

Lindberghlerin Uçuşu - Der Flug der Lindberghs

Terk et yerini
Kazanıldı zaferler
            Bozgunlar kazanıldı:
Artık terk et yerini

Dal tekrar derinlere
fatih
Şenlikler başlar kavganın 
bittiği yerde
Kalma artık orada
Bozgunun çığlıklarını bekle
en yüksek oldukları
yerde:
Derinlerde
Terk et eski yerini

Kes sesini hatip
Levhalardan silindi adın.
Emirlerine de
Uyulmuyor artık.
Bırak
Yeni isimler yazılsın levhalara
ve
Yeni emirlere uyulsun
(Artık emir vermeyen sen,
Sakın kalkışma itaatsizliğe!)
Terk et eski yerini

Gücün yetmiyordu
Üstelik hazır değildin de
Şimdi deneyimlisin
ve gücün de yerinde
Artık başlayabilirsin:
Terk et yerini

Sen, bakanlıklar yönetmiş
olan
Sobanı kürekle
Sen, yemeğe zaman bulamamış
Bir çorba pişir kendine
Sen, hakkında çok yazılmış
Çalış ABC'ye
Bir an önce başlayın
Geçin yeni yerinize

Kaçmaz yenilmiş olan
Bilgelikten
Sık dişini ve bat!
Kork! Haydi bat!

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Kabhi Alvida Naa Kehna Asla Elveda Deme hint film değerlendirmesi

Kabhi Alvida Naa Kehna - (Asla Elveda Deme) film değerlendirmesi


Bu tür filmleri yazıp yazma noktasında hala tereddütteyim. 
Filmimizin adı Kabhi Alvida Naa Kehna, Türkçesi ise Asla elveda deme, Almancası Sag niemals leb wohl. 
Film içerik yönünden modern hayatın çok önemli bir sorununa göz atmış ama kullanmış olduğu yöntemler bu modern hayatın olumsuzluklarını eleştirirken övmeyi de ihmal etmemesi bir zıtlık teşkil ediyordu.

Filmin yazarı ve başrol oyunus Shahruk Khan- DEV SARAN adından eski bir futbolcuyu canlandırıyor. Bir kaza sonrası futbol hayatı bitmiş ve hayata neredeyse küsmek üzere olan bir tip.

Dev Saran (Shahruk Khan)

Shahruk Khan'a ise filmin başıyla beraber bir ajansıta kariyerine başlayarak en tepe noktasına yükselen RİYA rolüyle Prey Zinta eşlik ediyor.

Riya(Prety Zinta)


Diğer oyuncularımız ise tek tek gelirsek, benim nedendir bilmiyorum ama fena bir gıcık kaptığım MAYA rolüyle (Rani Mukerji) .

MAYA - Rani Mukerji

Ve yanın kocası rolünde oynayan RİŞİ Talwar'ı ise (Abhishek Bachchan)canlandırıyor.

Rişi Talwar- Abhishek Bachcan

Filmin baş ası ise usta oyuncu Amitabh Bachchan Samarjit Talwar rolünde karşımızda.


Filmde Dev ve Riya'nın evliliği sorunlu gitmektedir. Geçirdiği kaza sonrası işsiz kalan Dev, karısının kazandığı parayla geçinmesini ve kendini işe yaramaz görmesi nedeniyle boş bir insan rolünde ve tek yaptığı çocukları arunju kendi tipine göre yetiştirebilmek için zorlayan bir baba...  

Asabi, sinirli ve huysuz bir karakter olduğu gibi evliliğini de günden güne bitirmek için büyük çaba sarf ettirmeye zorlayan, tabirimi hoş görün ama tam bir kalas hüviviyetinde bir tip diyelim...

Rişi ve Maya'ya gelirsek; Maya küçükken tüm ailesini kaybetmiş ve Rişi ile babası Sam'ın yanında büyümüştür.
Rişinin ona küçüklükten beri aşık olması ve ısrarlarına dayanamaması üzerine büyük bir fedakarlık yaparak bu evlilik teklifini kabul etmiştir.
Bu evlilik sizinde tahmin edeceğiniz gibi tek taraflı yürümektedir. Maya evinin kadını olmuş ama asla bir eş olamaz.
Rişinin de onu anlayamaması gibi garip bir kuruntuda eklenmiş filme; ama senaryo burada günümüze tam oturmakta,

Pof. Dr. Mustafa Öztürk Söyleşiler Polemikler imzalı kitap ve değerlendirme

Adana Çukurova ilahiyatın renkli ve tanınmış simalarından bir isim, Mustafa Öztürk Hoca. Alanı tefsir olmasına rağmen, birkaç yıldır yüzüne başta tv'ler olmak üzere sempozyum konferans vb nedeniyle çok sık rastlamaktayız. 

Mustafa Hocayı tanımama rağmen yakın zaman kadar hiç bir eserini elime alıp okumuşluğum vaki değildi. Taa ki Ankarada doktora yapan Ayşe Ablamın, hocanın özellikle son kitabı olan Söyleşiler ve Polemikler kitabını tavsiyesi ve biraz da hocayı daha yakından tanıma merakı beni hocayla tanışıklığa itti.
Hocanın kitabını aldıktan sadece 1 hafta sonra hoca ile yüz yüze tanışıklık ve kitabını imzalatmak da benim için ilaveten bir kazanç olmuştu. 

Esere gelirsek, Hoca başlıkta ayırdığı gibi iki kısıma bölmüş. 1. kısım tefsir üzerine hocanın ilmi düzeyde ve genel bakışını yansıtan söyleşilerden oluşmaktadır.
2. kısım ise hocanın güncel gündeme dair yazı ve denemelerinden müteşekkil durmaktadır.



İlk kısımda eserden aklımda en çok kalan, hocanın Kuran'ı anlamak nedir ve ve ne olmalı sorusuna verdiği cevap olmuştur.
Bu konuda hoca ön sözde şöyle değinmektedir: "Kuran'ı anlamak! Eğer anlamaktan maksat iyi bir müslüman, erdemli bir insan olmaksa, Kuran'da bugüne kadar anlaşılmayan veya halihazırda izaha muhtaç olan tek bir ayet bile yoktur. Dolayısıyla Kuran'ı anlamak için sürekli olarak meal, tefsir okuma ihtiyacı da yoktur."
dedikten bir kaç satır sonra da şöyle devam etmektedir;
"asıl gayemiz ve niyetimiz iyi bir Müslüman, fazilet sahibi bir şahsiyet olmaksa şayet, bu gaye ve niyeti gerçekleştirme noktasında Kuran'ı anlamak ya da bugüne kadar anlayamamış olmak gibi bir problemimiz yoktur. Zira Kuran bizden önceki Müslüman nesiller tarafından yeterince anlaşılıp açıklanmış, hatta Kuran'dan ne anlamamız ve almamız gerektiği bazı klasik metinlerde öz ve özet olarak sıralanmıştır."
daha da devamında;
"Kuran'ı anlamak adına Müslümanlığı yeniden keşfetmeye girişmek nafile bir iştir" dedikten sonra tefsir ve meal okuyucusuna ufak bir tavsiye de bulunmaktadır.
Bu noktada ihl mezunu ve bir ara ilahiyat kapısından geçmiş şahsım adına hayatımda sadece 3 defa meal bitirdiğimi ve hiç bir tefsiri neredeyse okumadığımı varsayarsak şahsım adıma ibretlik bir çok nokta mevcuttur,
zaten mustafa hocada ilerleyen satırlarda menim minvalimdeki insanlara bayağı giydirmeler de bulunmuş, bunların bir kısmını "büyüğümüzdür ne diyek" diyerek sineye çeksem de... kolay olmadı...

"Biz Müslümanlar, en ilkeli ahlak hocamız olan vicdanımızın sesine kulak vermedikçe, neye nasıl inanırsak inanalım, hangi inancı Kuran'ın hakemliğine arz edip sahih ve sağlıklı bir kalıba sokarsak sokalım, adam olma yolunda bir arpa boyu mesafe almamız pek mümkün değildir. Bu sebeple de adamlık yolunda sahih bir niyet ve sağlam bir azim bulunmadıkça, sonsuza dek Kuran, meal, tefsir okunsa da hemen hiç bir işe yaramaz, onca okuma hiç bir yaraya merhem olmaz."

Ön sözün girişinden sonra hoca en çok Türkiye'de ki meal furyasını eleştirmiş hele son 10-15 yılda "her cemaatin kendine ait bir meali olmalı" düşüncesine ise bayağı sinirlendiğini yazılarında ki öfkeli kelimelerden anlamaktayız.

22 Mayıs 2014 Perşembe

eşşsiz bir tad olarak güllü çay lezzeti

Hiç Güllü çay içtiniz mi?

ben güllü çay'ın olduğunu dahi geçen çarşamba'ya(14.05.2014) kadar duymamıştım ...

bir dosttan unutulmaz bir hatıra olarak öğrenmem gerekecekmiş meğer!
unutulmaz bir hatıra ve unutulamayacak bir tad...


Hayyam hocamın bir çay davetinin bu kadar kalıcı bir tad bırakacağını asla bilemezdim.

Hayyam hocamın ilk başta ikram ettiği ıhlamurları isam'ın bahçesinde oturmuş keyifle yudum yudum tadarken,
bana teklif edilen bir lezzet...

ilk duyduğumda şaşırmadım diyemem..
o ne dedim;
 gül ve çay..

hayyam hocam azerbaycana has tadı olduğunu söylediği zaman kafamdaki son şüphe kırıntısı da yok olmuştu...
Gerçi kafamda o son kırıntı kalsa dahi sırf hayyam hocamın hatırına dahi o tadı denemekte tereddüt etmeyeceğim bir başka husustu.

Hayyam, kamelyamızın hemen yanı başında duran güllerden bir nefeste iki adet kapıp gelerek hemencecik yanımda bitiverdi.
bir de baktım ıhlamurumun içinde güller açmış...   



Ama ne güller..

(gerçi kabul ediyorum çok mor'a benzemiyor, biraz renk körü farzedin)

Çay'ın lezzetini nasıl tarif etsem diye düşünüyorum...
ilk içtiğinizde ağzınızda değişen bir şey çok fazla yok gözüküyor, normal bir taddan biraz farklı geliyor o kadar...

ama iş bu kadarla bitmiyor asıl lezzet bundan sonra başlıyor.
Boğazınıza inmeye başladığı zaman sımsıcak bir gül tadı resmen sizi yakıp sanki sarhoş ediyor... 
boğazınızda o kadar güzel bir tat bırakıyor ki,
boğazınızı yakan tatlımsı bir gülll...
eşşsiz bir şey ya...

20 Mayıs 2014 Salı

Yedi Hilal üniversite gençliği alev alan ateş söner mi hiç özgürlük türküsü marşı

Yedi Hilal Üniversite gençliğini 19.05.2014 tarihinde Sakarya da Poyrazlar gölü kıyısında düzenlemiş olduğu piknikte söylenen marşlardan birisi olan özgürlük türküsü ya da alev alan ateş söner mi hiç  yahut dağlardayız biz ovalardayız adlı parçanın toplu olarak söylenmesi.







alev alan ateş soner mi hiç,

özgürlük türküleri söner mi hiç.
özgürlük türküleri biter mi hiç.
göge savrulan yumruklar,
zalim gitmedikce iner mi hiç.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

yedi hilal üniversite gençliği yalla irhal ya beşşar ya sisi

Yedi Hilal Üniversite gençliğini 19.05.2014 tarihinde Sakarya da Poyrazlar gölü kıyısında düzenlemiş olduğu piknikte, Beşşar esad'ın ve mısırli darbeci sisi'nin zulümlerine karşı söylenmiş, türkiyeli gençlerden bir haykırıştır.



18 Mayıs 2014 Pazar

Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar Doğu Akdenizde Savaş Diplomasi ve Korsanlık – Nicolas Vatin özet

Osmanlı Tarihi dersi için hazırlanmış bir ödevdir. Ödev içeriği Nicolas Vatin'in Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar: Doğu Akdeniz'de Savaş, Dİplomasi ve Korsanlık Kitabı için hazırlanmış bir bireysel yorum içerikli ve de bütün bölümlerden hususi olarak bahsedildiği uzun bir kitap tanıtım ve incelemesidir.

Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar: Doğu Akdeniz’de Savaş, Diplomasi ve Korsanlık – Nicolas Vatin
( Kitap İnceleme Ders Ödevi)


Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar: Doğu Akdeniz’de Savaş, Diplomasi ve Korsanlık
  “Yazar Nicolas Vatin bu eseri kalem almasının nedenini Doğu Akdeniz’de önemli bir yeri olan Rodos Şövalyelerinin tarihini efsanelerden arındırmaya ve belgesel bir zeminde oturtmaya girişmiştir.”
Coğrafya ve İnsan Unsuruna Toplu bir Bakış
    Yazar bu bölümde “Hospitaller” şövalyeleri tarikatının Rodos’a geliş sürecini anlatmıştır. Ardından Rodos’un coğrafi ve fiziki yapısını bize göstermiştir. Rodos ile 12 adanın Anadolu ile olan bağı ve fetih öncesi buradaki yaşam hakkında bize kesitler sunmaktadır. Son olarak bu bölgede Rodos Şövalyelerinin askeri bakımdan nasıl konumlandıklarını anlatmaktadır.  
    “Rodos Toplumu” başlıklı bölümde ise Rodos ve civarında şövalyelerin egemenliği altındaki bölgelerde yaşayan halkların sosyal durumlarıyla ilgili bilgiler verilmektedir. Ayrıca şövalyelerin hangi milletlerden oluştuğu ve idari yapıyı nasıl seçtiğine dair bilgilerde mevcuttur. Adada ki şövalyeler İtalya, Almanya, İngiltere, Fransa, Auvergne(Fransanın güneyinde bir bölge), Provence(Marsilya yakınlarında bir bölge), Kastilya (Portekiz), Aragon(Katalonya) milletlerinden oluşmakta ve her milletin başında bir amiral/baş balyos/ şansölye ve büyük komodor gibi adlar verilen liderler mevcuttur. Bir dini tarikat olduğu için adada ki dini masrafların tüm gruplar tarafından ortak karşılandığı bilgiside metnin son bölümlerinde verilmektedir.
 Yazar birinci bölümde “Ekonomiye Toplu Bakış” adlı bölümde Rodos’un etrafındaki adaların tarım için verimli arazilerin mevcut olduğunu ama etraflarında her daim tehlikenin mevcut olması ve düşmanlardan gelecek baskın tehditlerine karşı tetikte olunması nedeniyle yeterince gelişmediğini öne sürmüştür. Bundan dolayı bu bölgede ki ekonominin ana damarını ticaretin oluşturduğunu ve bunun aynı zamanda bir canlılık ve süreklilik arz ettiğini söyler. Bu ticaret Rodos ve çevresini daima dışa bağımlı bir hale de getirmiştir.
  “Rodos’un Gereksinimlerinin karşılanması” bölümünde Rodos ve çevresi için en hayati nesne olan gıda ihtiyacının ve Rodosluların baskın ve savunma için levazımat ve materyallerin nasıl ve nerelerden temin edildiği açıklanmıştır.  Burada yazara ilginç gelen nokta ise, Rodosluların dibinde Anadolu, Yunanistan, Kıbrıs ve Mısır dururken, ispanya ve İtalya’dan tahıl ithal etmesidir. Askeri levazımat ve gemi temin noktasında ise Rodos tamamen ithal edici konumdadır ve her türlü askeri malzeme ve gereçler Batı’dan gelmektedir.

Annales Ekolü/Okulu özet değerlendirme ödev metni

Sosyolojide yöntem sorunu dersi için 2014 bahar döneminde hazırlanmış ve deerste sunum yapılması için hazırlanmış ve ağırlıklı olarak Peter Burke'nin kitabından yararlanılmış Annales okulu/ekolü hakkında kısa ve özet bir bilgi çalışmasıdır.



Annales Ekolü/Okulu
1929 yılında Lucien Febvre ve Marc Bloch tarafından Fransa da kurulmuş olan Annales dergisi etrafında ortaya çıkmış olan ekoldür. Bu derginin amacı standart tarihi dergilerin aksine, diğer coğrafya, ekonomi, siyaset vb. bilimleri de kullanarak disiplinlerarası bir yöntem düşüncesi geliştirmektir istemişlerdir.[1]
Tarihçi olarak bu dergiyi kurmalarında diğer disiplinlerden neler öğrenebileceklerinin farkına varmayı amaçlamışlardır. “Bloch ve Febvre, sosyal bilimcilerin öncelikle çağdaş sorunlarla ilgilendiklerini belirtmekle birlikte, tarihçilerin kaynaklarına hangi sorunlarla yaklaşacaklarını ancak toplumsal bilginin diğer alanlarıyla uğraşan meslektaşlarının yardımıyla kavrayabileceklerini savunmuşlardır.[2]

Kurucular
Annales hareketinin ilk kurucuları 16.yy uzmanı Lucien Febvre ile Ortaçağ uzmanı Marc Bloch’dur. L. Febvre, Ecole Normale Superior’a 1897 yılında kaydolmuştur. “Bu okul o yıllarda Paris üniversitesinden ayrı küçük ama düşünsel etki gücü geniş olan bir kolejdir. Her sene 40 kadar öğrenci kabul eder ve bunları standart üniversite eğitimi yerine, seminer tarzında; bir öğretim üyesinin önderliğinde bir konuyu incelemek veya tartışmak için genellikle ileri düzeydeki öğrencilerden oluşan gruplara verilen metod ile işlemektedir.” L. Febvre’nin burada ilerdeki bilimsel çalışma hayatına etki edecek 5 önemli isimden ders alma imkanı bulmuştur. Felsefeci Henri Bergson, coğrafyacı Paul Vidal de La Blache, Felsefeci-antropolog Lucien Lewy-Bruhl, Snat Tarihçisi Emile Male ve Emile Durkheim’in öğrencisi olan dilbilimci Antoine Meillet idi. Özellikle Meillet’e hayranlığını, Febvre devamlı dile getirecektir. Kendisi ayrıca sol çizgide çıkarılan ekonomik ve toplumsal kurumlar hakkında incelemeler açısından çok zengin bir çalışma olarak nitelendirdiği “Historie Socialiste de la revolution Française’in (1901-03) etkisinden de söz etmektedir.”[3]
Marc Bloch’da Ecole Normale Superior’a girmiştir. Babası bu okulda eski çağ tarih kürsüsü olan bir araştırmacıdır. Marc bloch Ecole’de kendisine en çok etki eden kişinin Emile Durkheim olduğunu söylemiş ve özellikle onun çıkarmış olduğu “Anne sociologique” dergisinin kendisinde tesirinin büyük olduğunu ifade etmiştir. M. Bloch burada çağdaş siyasete ilgi duymasına rağmen orta Çağ tarihi üzerine uzmanlaşmayı tercih etmiştir.[4]
                                                          
Marc Bloch ve L. Febvre aynı okulda okumalarına rağmen Febvre, Bloch’dan 8 yaş büyüktür. İkili 1920 yılında Strasbourg üniversitesinde ki görevlerine başlayıncaya kadar ortak bir birliktelikleri olmamıştır. “M. Bloch’ün coğrafyaya ilgisi, Febvre’ün ise sosyolojiye olan merakı daha güçlüdür. Bununla birlikte ikisi de disiplinlerarası ve sorun odaklı bir düşünme tarzına sahiptiler. Bütün bunlar Strasbourg üniversitesinde hoca olmalarıyla aralarındaki bağın daha da güçlü bir şekilde oluşmasıyla sonuçlanacaktı.[5]
 “Bloch ile febvre’in her ün bir araya geldikleri 1920-1933 arasındaki Strasbourg dönemi Annales hareketinin filizlenmesi ve doğmasına yol açacaktır. Bu ikilinin çevresinde son derece canlı bir disiplinlerarası grubun yer alması, ayrıca onların bir araya gelmesine vesile olan Strasbourg kentinin Almanlardan daha yeni geri alınmasından dolayı ve de Strasbourg üniversitesinin yeni oluşturulmakta olması, ortamın da düşünsel yeniliğe elverişli olması sayesinde disipliner sınırların aşılarak fikir alışverişinin yapılmasını kolaylaştırıyordu.[6]
Avrupa da Annales Öncesi Tarih Yazımı

“Heredotus ve Thukydides’in çağından beri Batı’da tarih çeşitli janrlar içerisinde- manastır vakayınameleri, siyasi anılar, antika meraklısı denemeler vb.- yazıldı. Gelgelelim büyük adamların –şeflerin ve kralların- yaptıkları büyük işlerin öyküsü olarak sunulan siyasi ve askeri olayların anlatısı uzun bir süre tarih yazımının başat biçimi oldu. Bu başat biçim ilk ciddi itirazlarla Aydınlanma döneminde karşılaştı.[7]